Gönül Köşesi

Mezuniyet Zamanı

5 Mayıs 2018

Mezuniyet Zamanı

Biraz önce geldi oğlum okuldan. Çantasından çıkardığı davetiyeyi uzattı. Mezuniyet zamanı gelmiş meğer, kep töreni var yakında.

O binaya ilk götürdüğüm günü hatırlayınca biraz içim burkuldu. Minik adamım büyüdü, delikanlılığa doğru gidiyor, şükürler olsun. Sekizinci sınıf bitmek üzere ve ben birinci sınıfa başlarkenki halini hiç unutamıyorum. Hele anaokulun ilk gününü unutabilmem mümkün değil. Öğretmeni anlatıyor “Gelen çocuk ağlıyor, her yeni ağlayan diğerlerini de ağlatıyor” diye. Bizimki aşırı hevesle gitti okula, biz kapıdan bıraktık. Öyle vedalaşma falan yapmadık, doğrusu ne ise araştırıp öyle davranmaya çalıştık. Tabi gözümüzün yaşını saklayıp, bağrımıza taşı basarak ilk ayrılığımızdı bu. Öğretmeni “Eyvah, şimdi bu da ağlarsa yandık” diye düşünürken, bizimki sınıfa girer girmez “Herkese günaydıııın ben geldiiiim” diye bağırmış. “Oh!” demiş öğretmeni. “Ekin sınıfın havasını değiştirdi” diye anlattı bana. Daha sonra anlatacağı, yine sınıfın havasını değiştiren bir sürü yaramazlığı gibi 😉

Hiçbir zaman okula gitmek istememezlik yapmadı, hep sevdi okulu. Dersler olmasa daha da sevecek öğrenci tipi var aslında azıcık da 😉

İlkokul Bir

Kabus gibi bir yıldı. Neden mi? Ele avuca sığmayan bir çocuk, her şeyi tam yapmaya çalışan ben, soğukkanlı olması gereken fakat bizi panikleten bir öğretmen, çocuklarını ha bire senin çocuğunla kıyaslama derdine düşmüş abuk subuk kişiler…

O yıl yaşadıklarım, benim okula, eğitime, öğretmene, başarı denen kavrama bakış açımı o kadar çok değiştirdi ki inanamazsınız. Eğer izin verseydim, anaokuluna 3,5 yaşında koşa koşa giden oğlumu; okuldan soğutacak, sadece başarı odaklı, tek tip davranışı doğru bulan, farklılıkları acaiplik, anormallik gibi göstermeye çalışan bir zihniyetin medarı iftiharı yapacaklardı. Düzene uyduğumuz için, sesimizi çıkartmadığımız için arada bizi pohpohlayıp ama daha çok kendilerini alkışlatacak, belki bir ömür bize kattıklarıyla övüneceklerdi. İzin vermedim, mücadele ettim. Başarının eninde sonunda gereklilikleri yapılarak kazanılacağını, hiç bir başarının hayatla olan bağı koparmaması gerektiğini, hele hele ağzı süt kokan küçücük çocuğa saçmasapan sınav gerçeğinden bahsetmenin, aldığı notlara göre kişiliğine, benliğine değer vermenin ne kadar büyük bir acımasızlık olduğunu anlattım durdum. Tek başıma üstelik. Çok yordu beni birinci sınıf, çok hırpalandım.

Çocuğumun yapısı bozulmasın, etiketlenmesin, en iyisi olsun diye verdiğim mücadele, benimle kişisel bir savaşa giren öğretmen ve onun kalıplarına tapan bir kaç kişi sayesinde beni depresyona sokup bedel ödetip yorsa da bu gün o şartlarda nasıl en doğru şekilde davranabildiğime, kendime, gücüme, inancıma, o cadı kazanının içindeki sakinliğime, belki parmakla gösterilen akademik başarısı olmasa da oğlumun hala okula gitmeyi ve öğretmenlerini çok seven bir öğrenci olarak kalmasındaki çabama şapka çıkartıyorum 🙃

Müsamere Annesi

Hem bir anne, hem de bir sürü çocuk ve veli tanımış bir öğretmen olunca, kendimi çeşitli durumlara, olaylara verilen tepkileri daha iyi anlamaya zorluyorum. Bilemediğim, hiç içinde olmadığım bazı ortamların sonucu yapılan davranışları, hissiyatı sadece izliyorum yorum yapmıyorum. Neden mi?

Henüz çocuğum yokken, okuma bayramlarında, yaptığım korolarda, etkinliklerde çocuklarını izlemeye gelen velilerin ağlamasını hiç anlayamazdım. “Allah Allah neden bu kadar duygusala bağladılar ki?” diye yorum yapardım içimden. Ta ki bizim oğlanın ilk etkinliğine kadar. O gün yaşlar gözümden istemsizce aktı; “yaaa” dedim kendi kendime “Gönülcüm bak, nasıl oluyormuş kendi evladının bir iki repliği, bir şarkısı nasıl da ağlatıyormuş insanı. Mutluluk gözyaşı dedikleri şey neymiş öğren bakalım.”

Müsamere annesi olmak, çocuğun yapılan gösteride öylece duran bir ağaç bile olsa, dünyanın en güzel ağacını seyretme lütfuna erişmekmiş meğer…

Mezuniyet Zamanı

Komik geliyor bazılarına “Bu ne ya, sanki tıp fakültesinden mi mezun olunuyor? O kep falan ne saçma” diyenler var. Aslında bir yandan haklılar, çok abartınca bu tören olayını, her şeyde olduğu gibi bu durumda da asıl mevzunun içi boşalıyor. Tamam belki bir fakülte mezuniyeti olmayabilir ama o sekiz yılın yaşanmışlıklarını, öğrettiklerini, yetişkinliğe doğru yol aldığını, uzayan boyunu, taze bıyıklarını, artık babasının kıyafetlerine ortak olduğunu görünce bir de o binaya yıllar önce elini tutarak girdiğin minik adamı düşününce bir tuhaf oluyor insan.

Yaşanan her mezuniyet zamanı bir kanat daha takıp, özgürlüğe uçacak çocuklarımız. Hiç farketmez, ilkokuldan ortaokula, anasınıfından ilkokula, ortaokuldan liseye… Ve biz o kanatların bir yenisi daha takılana kadar, sıkıştıkları içinden çıkamadıkları, yardıma ihtiyaçları olduğu her durumda, bir dualık mesafede yanıbaşlarında olacağız, artık tamamen yardımsız uçacağı güne, ayağını yere sapasağlam basacağı günlere dek…

Bu yazının şarkısı:
Büyü de Gel/Lâl, Sertab Erener
Youtube linki için tıklayın.

Gönül Verim

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz