Dip

Ruh Halimden Uzak Yazlık Ayakkabı

15 Mart 2019
Yazlık Ayakkabı
Arı bende bal yok, çiçeklerde bal var.

Kaygı hissiyatını kaybedeli uzun zaman oldu. Öncesinde bazı sinyaller duyuldu tabi ama yine de ne zamandır böyleyim konusunda sağlıklı bir bilgi veremem. Kaybetmek kara delik, kazanmaksa planlı işler. Anadan üryan poposuna vurulan şaplakla her âdemoğlu gibi dünyaya ağlayarak “merhaba” diyen ve bundan sonra dökeceği gözyaşı sadece mutluluktan olacak, başarmak için özene bezene yaratılmış insanları tenzih ediyorum. O insanların aldıkları her nefesin kenarları altın yaldızlı ışıl ışıldır.

Askerlik görevimi yerine getirmek üzere yeşil üniformayı giymeden önce adımın telaffuz edilmesine çok sinirlenirdim. Şahsıma hayran olduğum, varlığımın yüzünün güldüğü ergenliğe girdikten sonraki üç beş yılda bile durum değişmedi. Birisi adımla seslendiğinde, sağa sola zoraki yazma mecburiyetimde, hatta aklımdan geçirdiğimde dahi suratım düşer, kendi kendime söylenirdim (genelde içimden). Yumruğumu sıkar, kimseciklere yakalanmadan dişlerimi gıcırdatırdım (hayal de olabilir). Vücudumun hassas noktaları terlerdi (belki de içime attığım gözyaşlarımın ıslaklığının hissiyatı).

Esas olan şu ki ortaya çıkmasından sakındığım durumum kazara ahalice bilinecek, acımasız olanların aşağılayıcı bakışlarına, sert pornografik gülüşmelerine mazur kalacağım diye ödüm patlar ve ölesiye kaygılanırdım. Hissiyatı kaybedeli tam olarak ne kadar oldu gerçekten bilmiyorum fakat farkına varmam dediğim gibi asker ocağına isabet etti. Defalarca seslendiler…

Burhan TOK!
Burhan TOK!

Yahu Burhan bazen aç, bazen tok.

Anlamıyorum. Bak yine hatırlayıp, efkârlandım.

Ne var ne yok yutan ve dans ederek sindiren dünya mide küçültme ameliyatı geçirdi de Burhan’ın yediği birkaç kırıntı mı göze batıyor? Lütfen sözüme inanın; askerden geleli kırk iki gün oldu ve ara vermeden iş arıyorum (Meltem’le üç gün buluştuk, saymazsak otuz dokuz). Kabul, herhangi bir vasfım yok ama iş seçtiğim de yok. Vasıfsız eleman kategorisinin gözdesiyim. Fırsat verin… İşte yeni bir ilan daha… Asgari ücret, çalışma sistemi vardiyalı bir fabrika. Güzelce Metrobüs Durağına sadece beş dakika mesafede. Beş dakika da dönüş desek eder on dakika (genelde kimse böyle hesap etmez). İletişim Serpil Hanım.

“İyi günler Serpil Hanım’la görüşecektim.”
“Nasıl yardımcı olabilirim?”
“Serpil Hanım’la! (Salaksın Burhan bir şeyi de anla hemen) Burhan Tok ismim. İş ilanı için aramıştım, numaranızı internetten aldım.”
“Burak Bey üzgünüm.”
“Burhan.”
“Birini bulduk.”
“İlanı kaldırmanız icap etmez mi?”

Telefon kapandı (dıt dıt dıt).

Ha Burhan ha Burak. Kadının adı Serpil sanki. Madem birini buldunuz kodumun ilanını neden kaldırmazsınız? Haybeden umutlandım. Kaç kişi müracaat edecek diye araştırma maksatlı olduğunu düşünüyorum bu sevimsiz ilanların. Ya da devletin parmağı var, olur mu olur. Kozmetik işine hem de Güzelce’de vasıfsız, asgari ücretle çalıştıracak eleman arıyoruz diye ilan versek kaç dangalak başvuracak mantığıyla nabız yoklama amacı taşıyabilir. Hezeyan. Eskiden gazetelerden baktığımız sarı sayfalar şimdi Internet’te sayfalar. Değişmeyen tek şey değişmezliğin kendisi…

Son üç haftadır salı günü akşam 19:15’te kapalı caddenin batı yönünün sonlarında yan yana olan iki simit salonunu geçtikten sonra çok fazla tercih edilmeyen mekânın, sigara içilen üst bölümünde Meltem’le buluşuyoruz. Kendileri tiryaki (ben ağzımı sürmem). Günde yarım paketten fazla içtiğini söylüyor. Dikkat ettiğim bir husus var ki her seferinde başka marka paket ve içlerinde tek tük olması. Meltem ilk üç bardak çayı, ince dudaklarını dokundurarak seri halde tüketiyor, dördüncü bardakta kesiliyor. “Ya sen ne boş beleş adamsın kızın yediğini içtiğini mi sayıyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim. Vallahi ondan değil, o son bardağı yarım bırakınca buğulu camın üzerinde dudağının adi ruj lekesini görüyorum. Derdim ruj lekesi, batıyor bana!

Her neyse.

Meltem biçimsiz bir hatun, Safinaz yanında afet.

Yaşından bağımsız, gözlerinin altı halka halka. Bereket, sevimli gamzeleri açığı kapatıyor. Fiziksel özellikleri beni ilgilendirmiyor da laf olsun, torba dolsun diye anlatıyorum. Annesiyle aralarının bozuk olduğundan, devamlı kavga ettiklerinden bahsetiyor. Yüzünün solundan boynuna doğru silik, dikkatli bakınca gözüken, tırnak izlerinin kendisine ait olduğunu söylerken nedensiz bir kırıtmayla gülümsüyor. Haklılığını savunuyor, sadece çarşamba günleri izin kullandığını, ev işlerinden başını kaldırmadığını ve hiç dışarı çıkmadığını anlatıyor. Muhtemelen Meltem doğru söylüyor çünkü devamlı ekranı çatlak telefonunun saatine bakıyor.

Yaklaşık 45’er dakikalık üç buluşmamızın yine de popüler konusu “Yusuf”. Yusuf çok kaba diyor (çocukluk arkadaşımı bilmezmişim gibi). Kolunu sıkmış, tokat atmış. Gözleri doluyor, içerleniyor yazık… Sonra hiçbir şey yokken Yusuf’la semtimizin tek lunaparkının gondoluna binmeleri anısını anlatıyor. Küçük kahkahalar patlatıyor, tam o esnada daha demin gözlerinde parlayan gözyaşlarından bir kaçı halkaların arasından süzülerek düşüyor. Filmlerde, dizilerde olur ya işte, aynısı. Solgun gökkuşağı… Kurduğu cümlelerin bazılarını kaçırıyorum. Hep şu oturduğumuz kata bakmakla görevli apaçi saçlı, sivilceli garsondan ötürü. Dikkatimi dağıtıyor puşt.

Milena’nın bir mektubunda Franz Kafka’nın normal şeyleri olağanüstü gibi görmesini anlatması aklıma geliyor. Çok enerjiksin dostum eyvallah ama masallarda hoplaya zıplaya eğlenen hayvanlar gibi takılmanın bir manası yok. Kırk beş dakikada beş-altı kez on üç basamaklı merdiveni inip çıkmakta ne? Can sıkıcı bir neşe, iki üç notadan ibaret kulakları taciz eden şarkılara eşlik etmeler, arada sırada kafa sallamalar, garip figürler…

Üç salı akşamıdır Meltem’le randevularım böyle geçti. Zaman doldu, hesap geldi, ödedim ve kalktık. İnsan “Bu sefer benden olsun,” demesini bekliyor o ayrı mesele, o da onun ayıbı ne diyeyim şimdi. Çalışmasa yine şey yapmam da…

Yine salı, erkenden gözlerimi açtım.

82 ekran plazma karşımda. Kanalları geziyorum. Devlet kanalı, Burhan dur! En eskiden beri bildiğimiz kanal, yenilerden değil. Belgesel oynuyor. Konu Kapalı Çarşı. Güzel. Ekranın sesi kısık, tavırlarından belli ciddi sunucu eşliğinde baharatçıların önünden geçtik. Karabiber burnumu sızlattı. Neyse ki kahve kokusu baskın çıktı, içime çektim. Boğazıma şekerleme tadı yapıştı. Sahi ya kaç yıldır İstanbul’dayım insan bir kez gitmez mi? Yolum mu düşmedi? Hayır. Zengin kalkışı buna denir, aferin Burhan. Hava serin, yağar mı? Amannn yağmazsa… Yarım botum nerede acaba? Anneme sorsam? Melekleri kıskandıran uykusunda, olmaz. Yazlık ayakkabıya devam… Altı biraz çatlak ama keçe var, toparlar.

Eminönü’nün dar, kalabalık sokaklarında hamalların “değmesin” nidaları eşliğinde kaybolarak turladım. Büfede gördüğüm nar gibi dönere sulandım. Yarım istedim, turşusuz. İlk ısırığımı atıp tuzlu ayrandan bir yudum aldım. Çaprazımdaki taburede oturan top sakallı, yaşı benden küçük adamla göz göze geldim.

“Burhan abim, nasılsın tertibim?”
“İyiyim, sen nasılsın?”

Adamla tokalaştık, biraz daha ileriye giderek sarıldı bana.

Eşlik ettim. Tam ayrılırken hatırladım, Mustafa. Tabi yaa Mustafa. Biraz cıvık çocuktu ama herhangi bir saygısızlığını görmedim. İspitçi hiç değildi. Askerde çok olur öyle tipler. Dönerler yendi, Mustafa’nın peşine takıldım. Babasıyla birlikte çalışıyordu, söylemişti. Dükkânına gittik, çırağı yolladı. Az sonra kahveler geldi.

“İş güç nasıl gidiyor?”
“Boştayım Mustafa.”
“Eski yere girerim diyordun, yalan mı oldu?”
“Başkasını almışlardı, memnunlarmış.”
“Şerefsizler. Onca sene sırtında taşı (yalan söylemiştim yıllardır aynı yerdeyim diye aklında kalmış). Muhasebeydi dimi Burhan abi?”
“Yok lan, kasaya bakıyordum. Tencere, tava…”
“Aslında buralarda bulunur, aklımda olsun.”
“Bakıyoruz işte. İş seçecek halim yok, çok sıkıldım.”
“Ne diyeceğim abi, idareten bir yer var uyar mı ki bilemedim.”
“Ne işi?”
“Bizim hemen hanın bitiminde çay ocağı var. Bardak yıkar mısın? Dur… Dinle bi’. Piyasada olursun hem, öyle anlık gelişiyor abi. Tahsilli adamsın illaki bir yerde çıkar adam arayan. Günlük zaten. 75 veriyor. Lokantayla anlaşmalı, sulu yemeğini yersin.”
“Bilmem.”
“Sigaranı da alıyor. Sen kullanmıyorsun. O da cebine kalır. Patronun durduğu yok kolpadan iki üç tane içer gibi yaparsın…”
“Tamam. Kahveler bitsin, gidelim. 1000 mi dedin?”

Bir buçuk metrekarelik bir alanı var.

İki gençten eleman çay dağıtımını yapıyor. Benim görevim bardakları üstünkörü yıkamakmış. Sadece yıkamak. Çayı demleyen, dolduran pala bıyıklı Adıyamanlı bir dayı.

“Adın ne yegen?”
“Burhan.”
Burhan, Burhan… Benim bibimin oglu da Burhan. Az ileride o da Han’da çaycı.”
“Burhan öz abim gibidir, asker arkadaşım. Kraldır he Pala dayı.”
“Hemen başlasın. İşin var mı yegen?”

Yarın başlasam diyecektim, diyemedim. Meltem ararsa bir şey uydururuz. Kirli önlüğü üstüme giydim…

İlk başlarda çok kolay ve yorucu değil imajı veren bardak yıkama kariyerim aynı günün akşamı sonlandı. Yevmiyeme 10 lira kesik attılar, haram olsun. Ayaklarım çok üşüdü, alt tarafı keçeyle hallettik evet ama üst taraftan aldık ayazı. Şimdi uzanmış üçlü koltuğa, televizyona bakıyorum. Kanalları geziyorum ve yine devlet kanalı. En eskiden bildiğimiz kanal, yenilerden değil. Yok artık! Sabahki belgeselin tekrarı… Kumandayı televizyona atmamak için kendimi zor tuttum. Abartıyorum tabi. Tepkimi kırmızı tuşa basarak verdim. Telefondan sosyal medyaya bakındım. Kaçırılan çocuklar, dayak atılarak öldürülen kadınlar, ayakları kesik halde bulunan köpekler, gündeme dair siyasi laf sokmalar, bilmem neler, karikatürler… Derken telefon çaldı, arayan Yusuf. Hoparlörü açtım, büyük icat.

“Klip yapalım mı?”
“Para yok (Sevgiline psikologluk yapıyorum, yarım aklımla).”
“Lan ne olacak, hallederiz.”

Yarım botumu aradım, yine bulamadım.

Annem de evde yok, mecbur yine yazlık ayakkabımı giydim.

Kapalı lastikçi dükkânının insanın içini bayıltan yağ kokulu köşesinde çömelerek biraları açtık, içiyoruz. Yusuf, bayat tuzlu fıstıktan ötürü tekelcinin annesine “orospu” dedi. Yoğurt ve süt servisinin zorluklarından bahsetti. Bu kaçıncı baskı Allah bilir. Öğle saatlerinde trafikte kavgaya tutuştuğunu, kafa atıp adamın birinin dişini kırdığını anlattı. İşaret parmağımı avucuna alarak alnında gezdirdi.

“Belli oluyor di mi kanka?”

Kafa salladım, elimi bıraktı. Yusuf’un alnına telefonun fenerini tutup bakmaya yeltendim, vazgeçtim. O da şükür, çok uzatmadı. Üçüncü birasını çakmağıyla açtıktan sonra konuyu nihayet Meltem’e getirdi. İlk cümlelerin dilinden akmaya başlamasıyla büyük bir sabırsızlık içerisinde olduğumu fark ettim. Kaygı duymadım lakin biraz heyecanlandım.

“Kardeşiyle haber yollatıyor.”
“Ne diyor?”
“Konuşamadık doğru düzgün. Sen askerdeyken yol verdim buna.”
“Söylemiştin.”
“Barışalım, çok pişmanım. Geçti o tren yavrum, daha seninle işim olmaz.”

Sessizlik oldu. Telefondan şarkı açtı. Müslüm Gürses, Duman düeti canlı performans (son pişmanlık neye yarar).

“Bak bak görüyor musun Kaan’a bak… Babaya nasıl hürmetli, helal lan. Çektin gittin dinlemeden bana bir…”

Alkol kana karıştı belli. Boynumdan tutup kendisine doğru çekiştirdi.

“Son pişmanlık neye yarar… Her şeyin olmadı ki yarr…”

Şarkı bitti. Yusuf birasını hiç etti, elimde duran şişeye baktı. Şişeyi uzattım, aldı. Sessizliği bozdum, çenemi tutamadım.

“Meltem’i seviyor musun?”

Yusuf arada küfürler ederek bağıra çağıra sevmediğini anlattı, bense yarım botumun nerede olduğunu düşündüm…

Üç gündür evden dışarı adımımı atmıyorum, devamlı yağmur yağıyor. Kafamı kurcalayan meseleler inzivayla birlikte daha da beter sıkıntı doğuruyor. Meltem’le neden buluşuyorum? Yusuf duyarsa ne olur? Ahlaksızca davrandım. Meltem’le görüşür görüşmez anlatsam Yusuf’a kurtarma şansım olurdu. Gerçi yok Yusuf bu. Geçen yaz Meltem’in ablasının düğününde olay çıkarmıştı. Salonun önünde Meltem’le gülüşerek sohbet eden gencin birine saldırmıştı, çocuk kuzeni çıkmıştı. Kaçarı yok bana da saldırır, kafa atar. “Kanka uygun anı kolladım, aranızı yapmaya uğraşıyordum, sen çok kızgındın, niyetim kötü değildi, Burhan lan ben manyak mısın?” desem nafile. Sırf arkadaş ortamında küçük düşmemek için uzatır, kelebek gibi uçar, arı gibi sokar. Eli de ağır pezevengin. Boku yedin Burhan!

Sır kapısı aralanmak üzere, beklenen an geldi.

Yusuf acil görüşmemiz gerekiyor diyerek Meltem’le buluştuğumuz kafenin önüne çağırdı. Aklı sıra sadece saldırmakla kalmayıp, ders verme amacında. Dizi izlemeye bayılır, başkarakteriyle kendisini özdeşleştirir keko. Oyun kurarak intikam almacalar revaçta ya kim bilir yine hangi diziye takılıyor. Yapılan her türlü kahpeliğe rağmen kimsenin birbirine kıyamadığı duygusallıkla seyirciyi etkilemeye çalışan şu meşhur diziden etkilenmiştir inşallah.

Suçum da yok hani, başlı başına fiyasko. Meltem’e ne yan gözle baktım ne de bir şeyleri ima ettim. Ulan ya! Burhan bir karşı cinsle sadece oturmak, çay içmek istemiş olamaz mı? Kafelerde yalnız başına oturup telefonla oynuyor gibi yapmaktan sıkılmış olamaz mı? Aman kimse anlamasın hayatıma bu yaşıma kadar hatırı sayılır kimsenin girmediğini, narin bir yüzü avuçlarımın arasına almadığımı… Ne yaptım ki? Masumum ben. Vurmaya kalkarsa karşılığını alacak. Hele dinlemeden, etmeden zarar vermeye kalkışırsa onun ağzını burnunu kıracağım!

Al işte klasik Yusuf bekleyişi… Elleri cebinde kımıl kımıl çişi var gibi, kaşlar çatık… Yanına yaklaştım, gülümsedi, koluma girdi. Hiç konuşmadan kafenin önünden yürümeye devam ettik. Üç yan dükkandaki kuyumcuya girdi ben de peşinden… Alınan iki alyansla dışarı çıktık, boynumu çekiştirdi, sıkıca sarıldı. Mahalleye kadar heyecanla olan bitenden bahsetti. Meltem’le barıştıklarını, söz keseceklerini onca zaman tanıdığım adama ait olmayan cümlelerle, önemli usta bir oyuncu tiradı havasında aktardı. Tekrar sarıldık ve ayrıldık. Arkamdan bağırdı.

“Burhan her şey için teşekkür ederim kadim dostum. Biliyorum, Meltem bahsetti adamsın.”

Kadın milletinden korkulur arkadaş. Yusuf gibi adamı sen hangi ara bağladın da söz kesmeye kadar ilerledi. Ya ben Burhan. Kendine hayrı olmayan ben ne yaptım! Hangi yalanların, entrikaların yan rolü oldum kim bilir?

Annem pazarda eski patronumun hanımını görmüş.

Hanım baya dertliymiş. Yerime alınan çocuk para çalıyormuş. Yüklü ganimet kaldırmış, kadının anlattığına göre. Necmi (eski patron) çocuğu güzelce benzetmiş. Polise vermekle tehdit edip çocuğun babasından zararına karşılık senet almış. “Burhan böndü, kasaya bakan birine göre fazla sakindi ama en azından iyi çocuktu. Askerden gelir gelmez alacaktım, hata yaptım hanım,” demiş. Gururlu adammış Necmi, gel oğlum Burhan tekrar başla dese karşılığında yok dersem uyuz olurmuş. Parasızlıktan kafamı dışarı çıkaramıyorum, egoya bak… Annem sevinçle tesadüf çarşı karşılaşmasının detaylarını şakıdı. Çantasından bir miktar para verdi.

“Oğlum git traş ol, böyle gidilmez,” dedi. Anneme teşekkür edip, sarıldım. Onca günden sonra eskisi gibi beni kapıda uğurladı. Yazlık ayakkabımı giydim, göz göze geldik. Kelimelerle değil, bakışlarla sorumu anladı.

“Burhan, ayakkabını askerdeyken ihtiyacı olan birine verdim. Kızarsın diye söyleyemedim oğlum, idare et haftaya alırız.”

Tek kelime edemedim, gözlerim doldu.

Sakın! Hakkımda kötü düşünmenizi istemem, problem ayakkabı değil. Ne yapsın kadıncağız? Yıllarca rahmetli babamın kızacağı bir mesele olduğunda iyi bir anına denk getirip söylerdi.

Alışkanlık…

Savaş Yıldırım

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

3 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 16 Mart 2019 at 12:25

    “Ruh Halimden Uzak Yazlık Ayakkabı” sevdiğim öykülerinden biri. Aslında neredeyse yazdığın her şeyi seviyorum. Tamam tamam “Siyah Şeritli Kırmızı Eldiven” haricinde yazdığın her şeyi 😝
     
    O kadar gerçek geliyor ki anlattıkların, genelde bir kurgu okuduğunu unutuyor insan 👌🏻
     
    “Ruh Halimden Uzak Yazlık Ayakkabı” biliyorum ki senin için de özel hikayelerden biri. Aylardır taslaklarda duruyor olmasına rağmen, bir türlü yayınlamaya kıyamadın 😉 Sonunda öykü, okurlarımızla buluştuğu için mutluyum.
     
    Sevgiler

  • Cevapla Esat Öğütveren 16 Mart 2019 at 21:08

    Savaş, Didem Hanım’ın yorumu ile güzel hikayenin raf ömrünü öğrenince acayip kızdım ha, hadi bizi düşünmedin de hikâyeye acısaydin be kardeş. Ama sen de haklısın. Bu kadar zaman harcayarak emek verip yazıyorsun, bir kişi de çıkıp ne iyi ettin de yazdın sayende hayatımız güzelleşti demiyor. Ama bence okuyup çok da iyi vakit geçiriyorlar, ama değil hikâye, yorum yazmak bile zorlarına gidiyor. Görüntülenme sayısı vs Didem Hanımda vardır mutlaka. Bekletme güzel hikayeleri, hele de ilk yazdıklarının devamı gibi olsa, romana doğru büyüse, tadından yenmez.

  • Cevapla Savaş Yıldırım 18 Mart 2019 at 00:51

    Güzel yorumlarınız icin teşekkür ederim.

  • Cevap Yaz