Naftalin

Leyla’lı Öyküler | 2

10 Aralık 2019

Yazı: Leyla'lı Öyküler | Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

* Leyla’lı Öyküler’in birinci bölümü için 👉🏻 Leyla’lı Öyküler | 1

3. Katil Leyla

Cinayet gri havalarda işlenmeli. Leyla’ya kalırsa mevsim önemli değil; soğukta da olur, sıcakta da. Ama yağmur yağacağını fısıldamalı kulaklara. Çünkü yağmur yağacak diye herkes evine kaçar. Ancak Leyla gibi kaçıklar kaçmaz yağmurlardan. Leyla hiç korkmaz ıslanmaktan.

Terkedildiği gün de sırılsıklamdı yalnızlıktan.

Bütün gün kapadı da kapadı hava. Önce çiseledi sonra gürül gürül boşaldı bardaktan. Dışarı çıkmak ne kadar zordu. Ama Leyla yağmurların kadınıydı. Anahtarını kaptığı gibi cebine attı. Kapıyı yavaşça kapadı. Kulaklığını taktı. Toprak kokan mahalle aralarını hızlı hızlı adımladı: Hiç kötü bir niyeti yoktu aslında.

Biraz hava alıp, bir kahvecik demlenip evine gidecekti. Ne yazık ki öyle olmadı. Bütün iyi niyeti ile kalbinin arasına, geçmişiyle bir türlü hesaplaşamadığı, ölmüş olmasını umduğu o yalancı girdi. Girmeseydi ölmeyecekti. Ölmüş müydü? Belki, keşke… Hatta ölsündü.

Leyla’yı üzen her adam ölmeliydi artık.

Gözlerinin içine keskin bir kalem darbesiyle. Yavaş yavaş hem de. Ama gece nasıl gündüzse Leyla için, gün nasıl siyahsa, ölmek de başka bir şeydi onun lugatında. Anlardı görünce yüzünü öldürdüklerinin.

Anlayacaktı, anlatacaktı da. Geçmişini de savuracaktı bulutlara. Bir görseydi yüzünü öldüremediğinin. Leyla yürüdü, yürüdü, yürüdü. Yorulmadı hiç. Her şeye rağmen oturdu denizin kıyısındaki o masaya. En acı, en sert kahveyi istedi garsondan. Yeşil seramik kupasına.

Bir film hep aynı yerde kaç kere çekilebilirdi ki? Aynı masa, aynı bardak, aynı sandalye, aynı yağmur. Aynı şehir manzarası, hatta aynı mevsim, yönetemeyeni de aynı. Esas kadını oyunun. Esas adamın suretiyse hep farklı. Kimisi esmer, kimisi kırlaşmış saçlı. Kimi de bu son bilinmez adam gibi kumral. Kaşı gözü değişik. Hepsininki aynı. Bakışlar oynak.

Derin bir iç çekti Leyla. Kendisi izin verdiği için bu filmin sonu hep belirsizdi. Bekledi biraz dinsin yağmur. Sakince ve artık kendine kızmadan, Kabullenmiş, kendine bir son bulmaya çabalarken. Dakikalar geçti aradan, müzik kulağında inceden içine işlerken. Bekledi. İstediği iki çift cümleydi aslında hayattan. Dönüp gelsin. Sorsun.

Uyudun mu Leyla?
Uyandın mı Leyla?
Geçti mi acın?

Üzüldü Leyla, düşününce.

Hani aciz değildi artık? Hani artık yalnız değildi? Yıllar önce bu masada duyduğu güzel bir sözü düşündü; “Leyla’nın yüzü ne güzel bir yüzdü.”

Ceketinin cebine koyduğu zehirli kelimelerle dolu şırıngalara baktı Leyla. Yalan dolu cümleler bu kadar acıtmalı mıydı onu? Gerekmedikçe kullanmayacaktı ya, yine de değişmeliydi ucu. Bir saat kadar sonra oturmaktan yoruldu. Tahta masayı sildi. Kuruttu. Yağmur başlamıştı yeniden; işte şimdi tam zamanıydı. Telefonunun ekranına yorgun parmaklarıyla yazdı:

“Sevmeyi bilen kalbim,
Öldürmeyi de bilir.”

Ve cinayetler gri havalarda işlenmelidir.

Sen görmeyeceksin seni nasıl öldürdüğümü. Zehirli kelimelerle dolu bu iğne tam şakağından girip kendiliğinden dönecek içeride. Çok güzel dediğin yüzüm gözünün önüne geldiğinde etkisi daha da sertleşecek. Nefesin kesilecek. Sancı beynini kemirecek. Yavaş yavaş öleceksin. Artık sen “merhaba” de sevgilim, içindeki cehenneme. Gelmeyişinle Leyla bir daha doğacak. Bir güneyli bir kez daha ölecek.

Leyla yürürken bunları yazdı. Yazdı yine. Hiç durmadı hep yazdı. Yağmur da hep yağdı, hep yağdı. Yağardı. Mayıs yağmurlarıydı. Leyla gecesine uyandığında, ekranında ölen bir adamın haberi vardı. İnsanlar toplanmış bir şeye bakıyorlardı. Mavi büyük bir çift göze. Acı çeken bir adamın gözlerine. Adam şakağını tutuyordu. Adamın gözü kanıyordu.

“İğne buradan girdi” diyordu can havliyle. Kimse bir şey bulamıyordu. Sonra bir hırıltı duyuldu adamın yattığı betondan.

Ah! Ah Leyla!

Leyla tam o sıra kahvesinden bir yudum aldı. Adam da o acıyla bayılmıştı. Ölecek miydi acaba? Her acı veren adam gibi damarları büyüye büyüye. Zamanla, ağlaya ağlaya ve Leyla’yla. Ölecekti.

4. Hoşgeldin Leyla!

Ne diyordu o güzel kitap önsözü: İyi bir hikâye, asıl bittiğinde mi başlar? Kısmen öyle. Kötü bir hikâye biter… Belki uzun bir roman başlar. Ama her şey kafada bittiğinde başlar.

Leyla’nın kendisi için yazdığı uzun romanın başlangıcı gibi.

Hayatta olduğunu bilmese, o korkak ruhun ölmüş olabileceğini ve onu her nefesinde takip ettiğini hala düşünüyordu Leyla. Her yaşadığı minicik mutlulukta ceza gibi aklındaydı. Beyninin içinde taşsız sopasız cephanesiz ilkel bir savaş vardı. Öldürmüştü. Katil oldum diye ağlamıştı bile. Ama ne hikmetse yeniden hortlamış bir hayalet gibi gözlerinin önüne serilmişti eskiler işte.

Şu güzel gelen gecede bile.

İyi kurgulanmış uzun sezonluk dizilerdeki gibi karşısındaki yeni, belki yine çok seveceği adama her baktığında beyninde ışıklar patlıyor, bir kaç sene evveli kendi kendine anlamlar yüklediği ask hikâyesinin en unutulmaz görüntüleri geliyordu aklına.

İnce bir sızı göğsünü delip geçiyordu. Nasıl oluyordu bu? Neden oluyordu hâlâ? Terapiler bitmiş, ilaçlar atılmıştı. Bitti demişti kendisi de. Azletmemiş miydi doktoru onu? Daha iki gün önce yatağının başındaki panoya “Güzel şeyler oluyor galiba” deyip tarih atmamış mıydı?

Ne gariptir ki ona çok benzeyen, bütün alışkanlıkları neredeyse aynısı olan, belki kalbinin yeni sahibi adam, kalın ses tonuyla ve biraz da buruk “Çok sevmişsin onu” dediği anda kendine geldi. Büyük kanepede aralarında bir metre mesafe ya var ya yok geçmişlerini döküyorlardı ortaya. Ama tabi ki daha çok Leyla.

Biraz uzakta, sarı ışığıyla el yapımı salaş abajur, geçmiş bütün hikâyelere tanıktı. Ve tamamen Leyla’nın tarafındaydı.

Ki; o uzun hikâyeden, bitmek bilmeyen savaştan sağ salim çıkan da bir o abajurdu zaten. Leyla sarı ışığın desteğini de alarak çok gerilmiş olmasına rağmen devam etti.

“Evet, sevdim. Ama ondan bağımsız çok sevdim. Kendi kendime abartarak, anlamlandırarak, fazla üstüne giderek, rahat bırakmayarak sevdim. O da sevdi belki ama korkularıyla, bütün cesaretsizliğiyle çok aşağı seviyelerde, sevilmeye alışabilir miyim diyerek. En ufacık bir sorumlulukta vazgeçmeyi seçerek sevdi.”

“Ki; bu sevmek değildi” dedi ve sustu.

Gözlerini yumdu. Yutkundu. Günah çıkarma işlemi de böylelikle bitti. Kafasındaki ekranda uzun sezon diziyi kapattı. Bu bir sezon finali değildi. Bitmişti. Finalin de finaliydi. Hem zaten çook uzun zaman olmuştu.

Yeni bir öyküye başlıyordu belli ki.

Kocaman yeşil gözleriyle ona bakan gözlere daha dikkatli baktı. Hayalet sandığı adamın yüzünü aklına kazımaya niyetlenmişti. Bağımlı olmadan olması gerektiği gibi.

Makas değiştiren bir trene benzetti kendisini Leyla. İçindeki bütün yolcularla beraber yepyeni bir yoldu çıktığı. Bu yolda diğer başladığı yolculuklar gibi korku olmayacaktı. An da kalmaya niyetlenerek, doğruldu. Ağzına kadar dolmuş kül tablasını boşaltmak üzere kalktı.

“Hadi artık yat” dedi, gerçek mi olduğunu hâlâ farkına varamadığı o hoş olana.

“Yoldan geldin. Git, temiz çarşaflar serdiğim benim büyük rahat yatağıma yat. Ben burada yatacağım.”

Hiç bir temas gerçekleştirmemiş, olabildiğince saygılı ve yorgun bedene iyi geceler diledi. Onu yatırdı. Kendi de yattı. Minik evinin kapanmış balkonun demirliklerinden yine en sevdiği yere sığındı. Gökyüzüne doğru içinden en yüksek sesiyle bağırdı.

“Ne olur gerçek olsun, ne olursun!”

Uyuyamadı Leyla.

Gidip gidip baktı ona. Gerçek mi diye dokundu bile. Derin ama huzursuz uyuyordu gerçekimsi hayalet. Nefesi sık ve boğuktu. Uykusunda konuşuyordu. Yatağın tam ortasındaydı. Kendine gelmiş ama açılmamış bir mektup gibi uyuyordu adam. Bir milim sağa kaymadan.

Bekledi Leyla. Salona dönüp yastığını koluna sıkıştırıp, pikesiyle beraber yanına kıvrıldı. Yıllar olmuştu biriyle beraber uyumayalı. Bir el kavradı omzundan Leyla’yı.

“Hoş geldin” dedi.

Uykusunda kısık sesle bir daha “Hoş geldin.”

Bir minik öpücük de kondurdu sırtına. O güvenli sıcakta uzun zamandır dalamadığı uykuya daldı Leyla.

Esas hoş gelen kendisiydi. Bilseydi ne kadar iyi geldiğini. Upuzun kalacağı, yepyeni tertemiz hayatının bembeyaz sayfalarına. Geceler gerçek gece, gündüzler gerçek gündüz olmuştu artık.

Horoz bile iyileşmiş, neşeli bir günaydın şarkısı söylüyordu Leyla’ya. Ve artık aylardan mayıs değildi. Mis gibi bir eylüldü şimdi.

Aşk dolu mutlu bir eylül.

Hoş geldin dünyaya Leyla!

Başla bakalım yeni romanına..

-Son-

Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Sibel Erol 10 Aralık 2019 at 23:19

    Havaların gri olmaya başladığı bu günlerde aman dikkatli olun!! Kalbini kırdığınız bir Leyla çıkabilir karşınıza.. Ve o Leyla kelimelerden oluşan zehirli şırıngalar ile zehirleyebilir sizi.. Bu bir suç mudur, cezası var mıdır, bilmem… Kanunda karşılığı yok!! Ama Leyla var ve Leyla iş başında…

  • Cevap Yaz