Uyanış Öyküleri

Sen ve Ben Biriz

19 Kasım 2020

Yazı: Sen ve Ben, Biriz  | Yazan: NUket Doyuran

Gecenin ilerleyen saatlerinde tüm mahalle en derin uykularının içinde kaybolmuş kendilerini aramakta iken, Banu yatağının sıcağından sıyrılmış; kanepede cenin gibi büzülmüş yatmaktaydı. Ona neler olduğunu kendisi de anlamıyordu; tek bildiği şu an sanki dünya dursa, o ölüp gitse, yaşam bitse, umurunda bile olmazdı. Bir hapishane hücresinde tek başına bırakılmış, çaresiz haykırışlarda kaybolmuş, sesinin ulaşacağı kimsenin olmadığı derin kuyularda, bir başına kalmış gibiydi. Neden bu durumda olduğunu düşünemiyordu. Tek istediği bu hapishaneden kurtulmak, doyasıya alacağı derin bir nefesin hazzına varmaktı.

Gece gayet sıradan geçmişti.

Ayhan’la akşam yemeklerini yemişler, yemekten sonra Ayhan, her zaman yaptığı gibi masadan kalkarken birkaç parça bulaşık alıp lavabonun içine bırakmış, doğruca kendini televizyonun karşısında duran, şu an Banu’nun üzerinde can çekiştiği kanepeye atmıştı. Banu yemek masasını toparlayıp bulaşıkları yıkayıp mutfağı kullanılmadan önceki ilk haline getirdiğinde, kocası televizyon şekerlemesine başlamıştı bile.

Son dönemlerde, zaman zaman Banu’nun kendini sebepsiz mutsuz hissettiği anlar oluyordu. Ama bu anları önemsemeden çabucak atlatmanın bir yolunu mutlaka buluyordu. Özellikle alışveriş ve kuaför, ona kısa bir müddet kendisini iyi hissettiren bir terapi oluyordu. Fakat bunlar sadece semptomları yok eden ağrı kesiciler gibi, derin bir kaynaktan beslenen mutsuzluğunu ancak bir yere kadar erteleyebiliyordu. Gecenin bir yarısında, doğal olarak bunların analizini yapabilecek bir durumda değildi. Kaçmak istiyordu her şeyden, herkesten ama en çok da kendisinden. Zihni onu delirtmeye ant içmişti sanki bu gece.

Nefeslerini yavaşlatmaya çalıştı. Evet bu biraz daha iyiydi. En azından şimdi az da olsa bedeninin kontrolünü ele almaya başladığını hissediyordu. Sadece nefesine odaklanmayı denedi: nefes alırken havanın bedenine girişi, yavaşça tüm hücrelerine yayılışı ve sonra yavaşça dışarıya çıkışı…

Bilinçli yaptığı nefes alışveriş süresini uzatma gayreti, nabız atışlarında etkisini göstermişti. Nihayet kalp atışı yavaşlamış ve Banu biraz zihninden kurtulmayı başarmıştı. Ama kendisini maratondan çıkmış gibi yorgun hissediyordu. Önce içinde bir sıkılma hissiyle gece yarısı uyanmış, bu his kısa bir sürede tüm bedenini ve ruhunu ele geçirmiş, onu kıskıvrak yakalamış ve korkunç acılar çekiyor hissi yaratmıştı. Bu da yetmiyormuş gibi ardından gelen kalp krizi geçiriyorum dedirtecek nabız yükselmesi ve nihayetinde hafif sakinleşme…

Banu’nun kıvrıldığı yerde gözkapakları ağırlaştı ve kendini uykunun kucağına bırakırken bilinçsizce dudaklarından şu kelimeler döküldü: Lütfen affet…

Sabahın ilk ışıkları mahalleyi aydınlatmaya başladığında, Banu rahatsızlık hissiyle olduğu yerde kıvrandı. Her yeri tutulmuştu, ama bu fiziksel acının, dün gece ruhunda yaşadığı hezeyan yanında hiçbir önemi yoktu. Yavaş hareketlerle koltuktan doğruldu ve içindeki boşluk hissiyle yatak odasına yönelip uyumakta olan kocasının yanına uzandı. Ona sarılıp, duymayı arzuladığı güven hissinin sıcaklığına kendini bırakarak bir kez daha uykuya daldı.

Ayhan olan bitenden habersiz olağan bir güne uyanmanın sıradanlığıyla yataktan kalktı. Karısını uyandırmamaya özen göstererek doğruca banyoya gitti. Onun sabah uykusunu sevdiğini biliyordu. Aslına bakılırsa karısı hakkında bilmesi gereken her şeyi bildiğine emindi.

Bugün bir satışı tamamlama ihtimali yüksekti. Aklına bu geldiğinde kendi kendine gülümsedi, uzun zamandır işler pek iyi gitmiyordu ve bu büyük satışın getireceği komisyon onu rahatlatacaktı. Aksilik olmadan şu işi bitirebilmek için sessizce dua etti ve o an ne kadar uzun zamandır dua etmediğinin farkına vardı. Sanki gizli bir şey yaparken yakalanmış biri gibi bir suçluluk duygusuna kapıldı. Şimdi bunları düşünmekten vazgeçip işe koyulmak gerektiğine karar vermesiyle çarçabuk hazırlanıp evden çıkması, onu bu duygunun karamsarlığından kurtardı. Nasıl dua etmeliyim sorusu sorulmadan kaldı.

Herkes için aynı başlayan gün, herkes için farklı senaryolar yazıyordu.

Mahalleli usta aktör ve aktrisler olarak kendi rollerini icra ederken, aralarında senaryoya katkıda bulunup bulunmayacağının hesabını yapmaya yanaşan yok gibiydi. Ancak rolünü unutan olursa sorgulama başlayabilirdi, ki Banu şu an şaşkın uyanmış; oyunun neresinde olduğunun ayrımına varmak istercesine aynanın karşısına dikilmiş gözlerinin ta içine bakmakta ve bir cevap için yanıp kavrulmaktaydı.

Dün gece yaşadığı, önemsenmeden göz ardı edilebilecek türden bir şey değildi; bu kesin.

Yanlış giden neydi? Banu bunu bulmakta kararlı olduğundan aynanın önünden çekilemiyordu. Uykuya geçiş yaparken içinde duyduğu “lütfen beni affet” sözü beyninde uğulduyordu. Bunu söyleyen o değildi, bundan emindi. Şu an bile nedenini bilmediği sözlerdi bunlar. “Yoksa aklımı mı kaçırıyorum?” diye düşündü bir an. Ama öyleyse bile artık geri dönüş yoktu, durmak da istemiyordu.

Aynada gördüğü gözler ile bağ kurmayı denedi. Sanki bir yabancıya bakıyor gibiydi. İçinden gelen ses tekrar konuşmaya başladı, “Seni seviyorum, seni seviyorum…”

Kendini bıraktı ve artık sadece seyirci olma niyetinde dinlemeye başladı:

“Seni seviyorum… Sen ve ben biriz.”

Banu, eskiden beri tanıdığı ve çok sevdiği bir dosta kavuşmuş gibi gülüyordu şimdi ve bu hisse bayılmıştı. Konuşan sesin hep onunla kalması, tek arzusuydu.

“Şu an hissettiğim herhalde dün gecenin hediyesi” diye geçirdi içinden. Eğer öyleyse buna kesinlikle değerdi yaşadıkları.

Uzun zamandır kendi ile bağını koparmış bir kadındı, sarsıcı bir şekilde bu durumuna uyandığını anlıyordu.

Duygularını önemsememeye ne zaman başlamıştı hatırlamıyordu bile. Bir de onları örtmek için kullandığı ikincil duygular, bunlar nasıl peydahlanmıştı? Hiçbir fikri yoktu. Aktris esas senaryoyu bırakmış, rolünde kaybolmuş, ona sunulanı oynamaya başlamıştı. Kim bilir ne zamandan beri. Belki çocukluğundan beri… O zaman anladı ki, “lütfen beni affet” diye yalvardığı kendisiydi, içindeki çocuğa sesleniyordu belki de.

“Seni bıraktığım için beni affet, senin isteklerini görmezden gelip başkalarının istekleri için yaşadığım için beni affet, sen boğuluyorum diye çığlıklar atarken, ben bunu can sıkıntısı sanıp alışverişte kendimi mutlu etmeye çalıştığım için affet ama bil ki seni seviyorum, sen ve ben biriz…”

Bir sihir gibi her şey değişmeye başladı. Yavaş ama gizemli ve şaşırtıcı bir değişim…

Yaşamının geri kalan kısmının ilk gününde umutla aynada kendine gülümserken gideceği uzun bir yolun başında durduğunun farkındaydı. O uzun yol, inanmakta güçlük çekeceği müjdelerle doluydu. Bu kez gerçekten uyanmıştı; hayata, yaşamaya, hakikate uyanmıştı.

Artık gerçek benliğine itinayla, olan bitene farkındalıkla seçimlerini yapan ve hayatın hem sorumluluğunu almaya hem de neşesini sonuna kadar yaşamaya hazır bir kadın duruyordu karşısında. Ama henüz bunu nasıl yapabileceğini bilmeyen de bir kadın.

Yaşadığı zihinsel patlamalarla dolu o gizemli geceden sonra, hayatı sanki ağır çekimde yaşıyormuş hissi oluştu Banu’da. O geceyi izleyen birkaç gün garip bir vurdumduymazlık vardı hallerinde ama bir vazgeçiş, bir miskinlik tavrı değildi bu. Aksine huzurun kutsal sularında yıkanmanın hazzını keşfetmiş gibiydi.

*

Yine bir sabah erkenden uyandı.

Güneş henüz yeni yeni doğmaya hazırlanıyor, kızıllığı tüm gökyüzünü büyülü zarafetiyle kuşatıyordu. Banu salondan mutfağa doğru geçerken, gördüğü bu muazzam şölenin etkisiyle büyülenmiş gibi doğruca balkona yöneldi. Kapıyı açıp balkona çıktı. Derin bir nefes aldı. Hava soğuktu, insanın içini ürperten keskin bir soğuk. Tüm hücrelerini hafiften üşütüp titreten hava mıydı yoksa şahit olduğu gün doğumu muydu, bilemeden durdu ve öylece gökyüzünü seyretti. İçi huzurla, sebepsiz bir neşeyle dolu…

Orada ne kadar süre, öylece durup seyre daldığının farkında değildi. Sessizce içinden geçen hislerin, bazen zihninden kısa kısa dökülen inci tanesi gibi sözlerin ruhunda açtığı kıymetli alana kendini bıraktı. Güneş doğup etraftaki her şey apaçık görünür olma haline geçtiğinde Banu içeri girdi. Balkon kapısını yavaşça kapadı, mutfağa gitti. Çay suyunu koydu ateşe; ocağın çakmak sesi, bardağının tezgâha değdiğindeki çıkardığı ses, musluğu açtığında akan suyun sesi hepsi bir senfoni gibi birbirini takip ederken, Banu’nun zihni susmuş, bilinci dinletiye seyirci kalmıştı.

Farklı bir durumdu Banu için ama biri sorsa ne olduğunu anlatabilecek ifade gücüne sahip değildi. Kendisi de çok anlam yüklemeye çalışmadan devam etti sabahın huzurlu saatlerinin arasında kaybolmaya.

Uzun ve sessiz ama bir o kadar sesli bir kahvaltıdan sonra Banu kendisine güzel bir kahve yaptı. Girişteki konsolun çekmecesinde hep hazır bulundurduğu ama pek de kullanmadığı not defterini ve kalemini aldı, salona geçip yemek masasına kuruldu. Zihni serbestti, sanki düşünceler boşluğa yayılıyordu. Rahattı, tüm kaslarının gevşediğini hissetti. Yavaşça eline kalemini alıp önündeki defteri açtı ve derin bir nefes alıp yazmaya başladı. Ne yazdığını planlamadan, üzerinde hiç düşünmeden yazıyordu şimdi. Sanki kelimeler kendiliğinden düşüyordu önündeki kâğıda, o, kaleme alandı sadece…

Masada ne zamandır oturduğunun farkında olmadan saatler akıp geçti.

Esir edilmiş hisler bir bir kâğıda dökülmüş, zihin susturulmuş, kalp açılmıştı. Ne de çok şey biriktirmiş olduğuna şaşırıyor, yazdıklarının yoğun duygusallığından etkileniyor, arada bir iki damla yaş akıtıyordu gözlerinden. Artık yazmaktan yorulduğunda arkasına yaslandı. Birkaç nefes kaldı öylece. Kahvesinden son yudumunu alıyorken okumaya başladı yazdıklarını; hislerini, söyleyemediklerini, varlıklarından bile habersiz olduğu korkularını okudu; kendini okudu. Duygularıyla yakınlaştı, kendisiyle bağ kurdu, sessizlikte, içindeki yepyeni kadın ile buluştu.

Korkuları, incindikleri, takındığı maskeleri, güvensizlikleri, yaşamak istediği hayat, yaşayamadıkları, öfkesi, neşesi, pişmanlıkları, hayalleri fütursuzca dolu dizgin çıkmıştı ortaya ve hayat bulmuşlardı kendilerine, önündeki küçük defterde. Banu şimdi kendi resmini görüyordu önünde. Kaba taslak çizilmiş ama onun siluetinin belirdiği resmi…

Derin bir oh çekti, fazlasıyla hak ettiği bir rahatlamaydı onun için. Ve kalbine taht kurup oturmuş olan huzura şükretti. Banu kendi kalbine kendisini açmıştı, hem de en yalın haliyle, sadelik ve dürüstlükle kendini kucaklamıştı.

Ve çok sevmişti Banu’yu… olduğu haliyle…

Önünde yazdıklarına bakarken kelimeler ses bulup açığa çıktı:

Seni seviyorum, sen ve ben biriz…

Nuket Doyuran

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz

Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan