İndeks
Zam Oranı | Ofistopia | Bölüm 1
Büyük Toplantı | Ofistopia | Bölüm 2
Feda Listesi | Ofistopia | Bölüm 3
Saat 10.17
Ofiste gerginlik had safhada, hepimiz Amerikan Merkez Bankası FED’in tarım dışı istihdam verilerini bekliyoruz! Oradan gelecek haberle dolar kuru, kura göre faizler, faizlere göre kredibiliteler, ona göre şirketimizin büyümesi ve nihâyetinde birkaç günlük fısıltı gazetelerinin manşeti; işten çıkarmalar listesi gerginliğimizi had safhaya çıkartıyor.
Kahvemi ikinci kez ısıtıyorum, çünkü ilkini “acil” etiketiyle gelen ama aslında kimseye aciliyeti olmayan bir raporla boğuşurken soğuttum. Masama döndüğümde WhatsApp grubunda bomba düşmüş:
Açık ofiste artık klavye sesleri yerine iç çekmeler, mırıldanmalar, ve “sessize alınmış dedikodu” uğultusu var.
En sevmediğimiz oyun başlıyor: “Kim gidebilir?”
Tabii ki kimse “Ben giderim” demiyor. Herkes, kimin gideceğine dair en mantıklı teoriyi üretme çabasında.
Ben?
Bekârım. Kimsesiz.
Yani kurumsal merhamet katsayısında 0.5 puanlık değeri olan evlilik cüzdanım yok.
Sırtımı yaslayabileceğim tek şey: “performans geçmişim”.
Ama biz burada neyi bilerek yapıyoruz ki? Belki en son e-posta gönderim saatine göre elerler. Belki de isimlerimizin yazılı olduğu kağıtları havaya atarak masada kalanlar çalışma hayatına devam edecektir?
Sevil Hanım masama yaklaşıyor, bu sefer mesaj göndermemiş, doğrudan geliyor; kötüye işaret!
“Ay, çok kötü şeyler konuşuluyor. Ama sen iyisin canım, çalışkansın sonuçta! Senin gibisini nereden bulacaklar?”
Bu cümleyle listeden çıktığıma mı emin olayım yoksa listede olduğum için bana “ön konuşma” mı yapılıyor, karar veremiyorum.
Öte yandan Cengiz Bey, üç çocuk babası, geçen yılın “En Uyumlu Ekip Çalışanı” ödülünü alan ama beş senedir masasını, koltuğu hiç silmeyen adam:
“Yani çocuklar okula gidiyor, araba kredisi hâlâ ödeniyor… Evli barklıyız biz, çıkaramazlar öyle kolay kolay, di mi?”
Evli olanlar kendi aralarında bir tür bağışıklık zırhı kurmuş. “Çocukluysan dokunulmazsın” teorisi ve temennisi.
Ama benim gözümde bu daha çok: “Kurumsal Aile Koruma Paketi”.
Nermin Hanım kave makinesinin başında ağlamaklı dert yanıyor, sesi titrek:
“Annem hastanede… Eğer beni çıkarırlarsa ben sigortayı kaybederim. O zaman annemi nasıl götürürüm özel hastaneye?”
Kurumun “vicdan algoritması” devreye girse, Nermin Hanım hayat boyu maaşlı yaşar. Ama burası vicdanla değil, dashboardlarla yönetilen bir yer.
Mahmut Bey’i merak ediyorsanız, evet o hâlâ güvende, aramızda en rahat olanı. Çünkü Mahmut Bey’in adı her yerde var. Geçen sunumda “Stratejik Proje Yöneticisi” olarak adı geçiyordu oysa o gün puzzle yapıyordu.
Bugün yanımdan geçerken fısıldıyor:
“Kanka, bak bana dokunmazlar, niye? Çünkü kimse ne iş yaptığımı bilmiyor. Gizem önemli, kapiş!”
Mahmut Bey aslında bir çalışan değil, bir kurumsal hayalet. Ne dokunulabilir ne silinebilir.
Öğle arasında “risk sıralaması” çıkarıyoruz:
- Bekârlar: Tehlikede. (Merhamet puanı düşük)
- Yeni gelenler: Alelade bir mutfak robotu gibi, fişi çekilebilir, eksiklikleri pek hissedilmez.
- Doğum izninden dönenler: “Zaten kopuktu” bahanesiyle gidebilir.
- En çok izin kullananlar: Liste başı.
- Kimsenin ne yaptığını bilmediği ama pozisyonu havalı olanlar: Muhtemelen güvenli bölgede.
Ben?
Bekârım ama haftada üç rapor çıkartıyorum, her toplantıya zamanında giriyorum, sunumları ben yapıyorum. Ama aynı zamanda 3 dil biliyorum, yüksek lisansım var. Bu da başka bir tehlike. Bazen birini sadece “Çok şey biliyor, bize fazla” diye yollarlar.
Bir taraftan da hummalı bir tazminat hesaplamaya girişmiş herkes. Kıdem, ihbar kelimeleri havada uçuşuyor! Tazminatın ne kadarı kredi kapatmaya yeter, kalanı yeni bir iş bulana kadar bizi kaç ay hayatta tutar matematiği herkesin cebinde.
Saat 14.43
Mail geliyor. Konu: “Çalışan Memnuniyeti Anketi – Geri Bildirimleriniz Bizim İçin Değerli!”
Kendi işinden emin olmayan bir kurumun, çalışanın ne düşündüğünü öğrenmek istemesi ne tuhaf. Yine de tıklıyorum.
İlk soru: “Kendinizi bu kurumda değerli hissediyor musunuz?”
Cevabım: “Hissediyorum. Ama bu değer, piyasa koşullarına göre düşebilir.”
Saat 16.00
Müdürüm beni çağırıyor. Şakaklarda beliren terlemeler eşliğinde kalp atışım hızlanıyor. USB’yi elime alıyorum, stres topumu yan cebime atıyorum. Kapıyı tıklatırken içimden Ömer Hayyam mırıldanıyor:
“Kimseye güvenme, Güven; kurumsal hayatta yapılan hataların en büyüğüdür.”
Kapı açılıyor. İçeriden gülerek çıkıyor Mahmut Bey. Omzuma bir şaplak indiriyor.
“Kanka, seni övdüm az önce, senlik bi şey yok merak etme. Süpersin, canımsın!”
Gülümsüyorum.
Kurumsal hayatta tek gerçek güvencem Mahmut Bey’in övgüsü olmamalıydı!
Ali Erdönmez©





No Comments