“Akşam vakti, büyüleyici bir masalın tam ortasındaki bir çocuğa, kerameti kendinden menkul bir gerekçe göstererek okumayı kesip yatması gerektiğini hiçbir zaman anlatamazsınız.”
Franz Kafka
Öğretmenseniz, özellikle de dil alanını destekleyen dersler yapan bir öğretmenseniz, karşılaştığınız en büyük sorunlardan birinin öğrencilerinize okuma alışkanlığı kazandırmak olduğunu düşünürsünüz. Onlar için listeler hazırlarsınız, yapmaları gerekenleri anlatırsınız, ailelerine reçeteler verirsiniz, okuma alışkanlığını geliştirmeyi hedefleyen projeler üretirsiniz.
Hepsini ben de yaptım, oradan biliyorum. Ama bazen hiçbir sonuç vermez denemeleriniz, olmuyorsa olmuyordur ve bazen yapacak hiçbir şeyinizin kalmadığını üzülerek fark edersiniz.
Ya da… Karşınıza bir kitap çıkar ve hâlâ denemediğiniz bir şeyler olduğunu fark ettirir size. İşte böyle bir kitaptan bahsedeceğim size bu yazımda: Daniel Pennac’ın Roman Gibi | Kitaplara ve Okumaya Dair isimli eseri.
Roman Gibi | Kitaplara ve Okumaya Dair | Daniel Pennac
Metis Yayınları’ndan 1992’de çıkmış ve 2012’de tekrar basımı yapılmış. Bir kitapçıda gezinirken tesadüfen keşfettim kitabı. Bende onu elime alma ve inceleme isteği uyandıran şey kapağıydı. Edebiyatseverlerin çok yakından tanıdığı bir görsel var kitabın kapağında, Gustave Dore’nin Don Kişot için yarattığı illüstrasyon… Hikâyeyi pek çoğumuz biliriz: Yel değirmenlerine karşı savaşan şövalye. (Aslında çok da öyle değil ya…)
Murat Gülsoy, Don Kişot’u bize anlatırken şöyle diyor:
“Don Kişot aslında öncelikle bir okurdur. Evindeki devasa kütüphanesi ağzına kadar şövalye hikâyeleri ile doludur. Bu şövalyeler öyle kimselerdir ki dünya üzerinde karşılaştıkları tüm yanlışlık ve kötülüklerle savaşmayı aşkla bağlı oldukları lady’lerinin onurunu korumakla bir tutarlar. Aslında Don Kişot, kaybolmuş bir dünyanın nostaljisini yaşamaktadır. Onun yaşadığı dönemde şövalyelerin devri çoktan kapanmış, şövalyeler romantik ve cesur kahramanlar olarak sadece hikâyelerde kalmıştır. Gustave Dore’nin o harika çiziminde tasvir ettiği gibi kitap okuyan ve aslında odasında yolculuk eden bir okurdur Don Kişot. Hayallerin kitap sayfalarından çıkıp etrafını sardığı o büyülü dünyada bir meczuptur artık.”
Okumak, özellikle de kurmaca edebiyat eserlerini okumak tam da bu resimde görüldüğü gibi kişisel bir yolculuktur. Dilin büyüleyici canlandırma ve tasvir etme gücü, kurmacanın dramatik hikâye anlatma özelliğiyle bir araya gelince muazzam bir imkân olur okumak.
Don Kişot sadece modern romanın değil modern okurun da atasıdır.
Yerinden kalkmaksızın, güven içinde maceradan maceraya koşar modern okur. Başkalarının dünyalarına çıkılan bu yolculuk insanın o bitimsiz açlığını bir nebze olsun bastırır: Ötekilerin ne düşündüğüne ne hissettiğine duyduğumuz sonsuz merak! Ayrıca başka yerlerde ve zamanlarda olma arzusu!
Yani aslında Don Kişot kendine yolculuk yapar ve bu anlamda ilk varoluşçu romandır.
O halde biz de çocuklarımızın iyi birer okur olmasını varoluşsal kaygılarının bir nebze olsun azalması için istiyor olabilir miyiz? Belki de… David Benatar, İnsanın Çaresizliği kitabında “İyi sürdürülen bir okuma kişiyi kendisi dahil her şeyden kurtarır. Ve hepsinden önemlisi ölüme karşı okuruz” derken bunu anlatmak istiyor galiba.
Ardından kitabı elime alıp kapağını açar açmaz karşılaştığım cümle beni gülümsetti:
“Bu sayfaların pedagojik işkence malzemesi olarak kullanılmaması rica olunur.”
Ben de niyet ettim, öğrendiklerimi öğrencilerim üzerinde denememeye. Ancak sonradan niyetimi hemen bozdum çünkü Pennac’ın bahsettiği uygulamaları kullanmak öğrenciler için işkence değil, olsa olsa eğlence olur.
Kitabın içeriğinden bahsetmeden önce ön kabullerimizi yoklamak yerinde olur sanırım.
Ben hem bir öğretmen hem de bir anne olarak çocuğumun, öğrencilerimin kitap okumasını neden bu kadar tutkuyla istediğimizi de düşünürüm zaman zaman… Hiçbirimiz “Çocuğum resim yapmıyor, voleybol oynamıyor, dans etmiyor” diye dertlenmeyiz. Her aile ya da öğretmen okumayan çocuklardan şikayetçi. O zaman belki de doğrusu okuma eylemini ve getirilerini irdeleyerek işe başlamak…
Okuma eyleminin önemi ile ilgili olarak yazar, müzisyen ve felsefeci Zülfü Livaneli’nin sözlerini ben çok anlamlı buluyorum. Konu ile ilgili bir videoda diyor ki:
“Kitap okumanın dünyadaki en büyük zevk olduğunu ben biliyorum. Bir tek aklım var ama okuduğum her kitaptaki insanın aklına yaslıyorum aklımı. Düşünsenize tarihin en büyük romancıları, beyinleri, filozofları, düşünürleri sizin arkadaşınız oluyor. Size yol gösteriyor. Siz onlarla konuşuyorsunuz, tartışıyorsunuz. Ve sonunda çok daha zengin oluyorsunuz ve bunun yaşamınızdaki diğer alanlarda da faydalarını görüyorsunuz. Hangi mesleği seçerseniz seçin kitap okuyan insanla okumayanın bakışları bile farklılaşır.”
Sanırım bu yüzden istiyoruz çocuklarımızın iyi birer okur olmasını…
Kitabımızın Simyacının Doğuşu adlı ilk bölümü şöyle başlıyor:
“Okuma fiilinin emir kipine tahammülü yoktur. Başka fiillerle de paylaşır bu nefretini: Sevmek ve hayal etmek mesela… Haydi beni sev!” “Hayal et!”…
Düşününce ne kadar mantıksız geliyor değil mi bir insana bunları yapmasını emir kipi ile söylemek. Bir insanı hayal kurmaya zorlamak ya da bir şeyi zorla sevmeye…
Peki şunlar nasıl geliyor kulağa?
“Oku!”
“Oku diyorum sana, okusana, sana okumanı emrediyorum!”
“Odana çık ve oku!”
Aynı derecede mantıksız, değil mi? Öyle gelse de okuma ile ilgili olan cümleleri hem öğretmenler hem de aileler olarak sıklıkla kurmak zorunda kalıyoruz. Çünkü çocuklarımızı kitaplardan uzaklaştıran pek çok uyaranla karşı karşıyayız. Bilgisayar oyunları, komik videolar, tüm sınıf arkadaşlarının izlediği ve üzerinde konuşmak isteyecekleri televizyon dizileri… Ne kadar uğraşırsak uğraşalım bu tuzaklardan kurtarıp kitabın başına oturtamıyoruz onları ve hemen geçmişin şarkısını söylemeye başlıyoruz: Biz böyle miydik?
Evet, değildik. Hatta bazen ailelerimize rağmen okurduk. Eğer okumayı seven bir çocuk olduysanız, geçmişte en az bir kere;
“Çok okudun, gözlerin bozulacak.”
“Hava çok güzel, dışarı çıksana biraz.”
“Uyu artık, okula geç kalacaksın!”
cümlelerini duymuş olmalısınız. İşte bu noktada fark ediyoruz ki aslında biz de düzene karşı bir eylem olarak okuyorduk belki de… Pennac’ın deyimiyle romanın keyfine aileye itaatsizliğin keyfi de katılıyordu. Buradan başlamak doğru olabilir belki:
Okumayı Bir Zorunluluk Olmaktan Çıkarmak
Okumayı sorumluluk olarak kabul etmek, evlerimize, sınıflarımıza okuma çizelgeleri asmak, ailece sahte okuma saatleri düzenlemek sadece bizi rahatlatıyor zaten aslına bakarsanız. Kimse bunlar yapıldı diye okuma alışkanlığı kazanmıyor. Okulun rolünün okuma tekniklerinin öğretilmesi ve yorum ödevleriyle sınırlı olması Pennac’ın deyimiyle bilgiyi, ancak iyi kavranmış bir acının meyvesi haline getiriyor. Bu sınır diğer taraftan okulların, ebeveynlerin ve öğretmenlerin okumayı kendi içinde amaç haline getirmesi gibi başka bir olumsuz sonuca neden oluyor.
Çocuklarla Felsefe disiplininin kurucusu Matthew Lipman bunu “Okumanın kendisi içinde bir amaç haline dönüşmüş olması gariptir. Çünkü geçmişte okuma basit bir araç olarak kabul edilirdi. Ebeveynler çocuklarının büyüdüklerinde zeki bir yetişkin olmasını istiyordu; çocuğun zekâsını geliştirmek için okumaktan daha büyük bir araç olabilir miydi? Ancak okumaya yapılan vurgu giderek artarken, okumanın inşa etmesi beklenen düşünme süreçleri ihmal edilmiştir. Yani hedeflerimizi unutup harcadığımız çabayı artırıyoruz” diyerek açıklıyor.
Kendi çocukluğumuzu bırakıp çocuğumuza dönelim tekrar.
Genellikle anne babalar ilkokul çağındaki çocuklarının okumadığından şikâyet eder ve eklerler:
“Eskiden çok okurdu, adeta yutardı kitapları. Şimdi varsa yoksa tablet. Sürekli arkadaşları ile konuşuyor.”
İşte ikinci şifremiz de bu: Çocuk büyüdü ve artık okumuyor.
Kitabımızda, Fransız şair Paul Valery’nin bir cümlesi üzerinde duruluyor. Valery, nezaket timsali genç kızlara okul kurumuna sonuna dek saygı gösteren eğitici bir konuşma yaparken çocukların masalları sütlerini içer gibi içtiklerini söylüyor ve ekliyor; “Acımasız ve kusursuz bir okur kitlesidir çocuklar.”
Yani diyor ki: Daha başlarken iyi okurdur çocuk. Çevresindeki büyükler kendi yeteneklerini ispatlamak yerine onun coşkusunu besler, ezberlenecek ödevlerini belletmeden önce öğrenme arzusunu uyarırlarsa hep öyle kalma ihtimali de yüksektir.
Çocukları yolun sonunda beklemekle yetinmeyip gayretlerine eşlik edebiliriz. Çok yorucu bir iş günü bitip de eve döndükten sonra en büyük isteğimiz kendimize zaman ayırmakken zor da olsa akşamlarımızı kaybetmeye razı olup şimdiki zamanı heyecanla doldurabiliriz. Bu şekilde onları gelecek kaygısında boğmak yerine zevkle yaptıkları bir eylemin sıkıcı hale gelmesini engelleyebiliriz. Bu şekilde çocuklar iyi okur olmayı sürdürebilirler. İşte o zaman yani çocuklarımız okumanın zevkine varıp iyi birer okur olarak kalırlarsa bambaşka bir çağ başlar hepimiz için…
Funda Yıldız Çağlar©






No Comments