Uykusuz Klavye

Tıraş

14 Eylül 2017

Hasdal çöplüğünde o akşam büyük bir olay vardı. Kedi büyüklüğündeki lağım farelerinin parlak kuzguni gövdelerini gezdirdikleri çöp tepeciklerinin önü, patlayan flaşlar ve kameraların ışıkları ile şenlik yerine dönmüştü. Bütün bu debdebenin sebebi, altı metrekarelik naylon barakada yaşayan zavallı bir kağıt toplayıcısıydı. Dişleri ile koparıp tükürmeye alışık olduğu uzun tırnaklarının içi pislikle doluydu. Neredeyse göğsüne değen sakalı, yediklerinin artıkları yüzünden tiftik tiftik olmuş, uzun zamandır sabun değmemiş saçı ise yağdan kirden keçeleşmişti. Üzerinde yarısı sökük kir içindeki kazaktan yayılan ekşi ter kokusu barakadaki bütün temiz havayı yutuyordu.

Sunta kapı, üzerine inen yumruklardan yıkılacak gibiydi. Arif korkudan barakanın en dip köşesine sinmişti. Etrafını saran naylonun üstünde sinsi sinsi oynaşan gölgelerin yarattığı rahatsızlıktan nasıl kurtulacağını düşünüyordu. Üzerine çektiği eski battaniyeye sinmiş ter kokusu midesini bulandırdı. Gülmek geldi içinden. ‘Yav bu necel iş kelee! Hemi çöplükte yaşayeysin, bi de şu dıbık çuldan tiksiniysin.’ dedi içinden.

Kapı daha da gürültüyle çalmaya devam ediyordu.

“Ariiif Beeyy! Arif Bey içerde olduğunuzu biiliyoruz. Lütfen açar mısınız kapıyı?”
Dışarı çıkmasını istiyorlardı. Birine bir halt mı etmişti? Polis miydi bunlar yoksa? Yok, arada çırtık bir karının sesi geliyordu. Öylesinden polis olmazdı. Hem sonra ‘Bey’ diye sesleniyorlardı ona.

“Gimsin?” diye bağırdı dışarıya.

Aynı anda birkaç farklı ses bağırarak bir şeyler söylediler. Hiçbir şey anlamadı Arif. Bir tek o çırtık dediği kadının ‘Kızınız Rüya Duman ile ilgili röportaj yapmak istiyorduk.’ dediğini duydu.

Rüya Duman. Sokaklardan topladığı gazetelerin magazin sayfalarında görürdü ara sıra. Kestane rengi saçları omuzlarına dökülmüş bir fotoğrafı vardı bir keresinde. Aynı Gülten’e benziyordu o fotoğrafta. Tam fotoğrafı gazeteden yırtıp alacakken rüzgârla uçup çamur deryasının içine düşmüş, sayfa resmen hamura dönmüştü. Yine de Arif, o küçük gazete parçasını alıp barakaya götürmüştü. Naylon alev almasın diye sunta kapının hemen yanı başında yaktığı tenekenin üstüne taş koyup kurutmuştu bir güzel. Sonra da portakal sandıklarından yapılı yatağının yan duvarına yapıştırmıştı. Kendi çıkıp söylese –bu benim kızım- diye, kimse inanmazdı.

Yavaşça kalktı sindiği köşeden. Sunta kapı ile arasında sadece üç adım vardı. Ağır ağır yaklaştı kapıya. Çöplükte bulup da taktığı sürgü kilidi açtı. Kapının önü mahşer yeri gibiydi. Burnuna kadar uzatılan mikrofonlar yüzünden kimsenin yüzünü dahi göremiyordu. Korkmuştu. Bir adım geri attı. O geri adım atınca, kalabalıkta ona doğru ilerledi. Baktı olacak gibi değil. Bir cesaret, attı kendini insanların ortasına. Herkes sağa sola kaçışıverdi. Kimse bu kirli adamın kendisine değmesini istemiyordu. Arif, hemen bir iki adım daha ilerledi. Artık kalabalığın tam ortasındaydı.

Dört bir yandan sorular geliyordu.

“Efendim, kızınız sizin burada olduğunuzu biliyor mu?”

“Rüya Duman, bunca yıl beni arayıp sormayan biri benim babam olamaz demiş. Siz bir cevap verecek misiniz?”

‘Ne değeyim, dooru demiş zaar’ diyecekti. Sustu.

Onun kızı olsa adı Rüya olmazdı bir kere. Hayriye olurdu. Hadi bilemedin en afilisinden Gülden falan olurdu herhalde. Onu da Gülten’in hatırına koyardı zaten. Yoksa anasının adı dururken başka isme ne hacet?

İçinde yeşeren umut ona yeni bir hayatın eşiğinde durduğunu fısıldıyordu. Kaypak, yılışık bir kıvrım oturdu dudaklarına. Kızım diyemezdi belki ama sonunda sıcacık bir yuvaya kavuşmak, eh bu saatten sonra bir de insan gibi yaşamanın ihtimali varsa her şeyi yapardı. Barakanın kapısında şaşkınlıkla öylece dururken; kalabalıktan bir adam ona doğru yaklaştı. İlk başta korktu. Fakat adam, öyle yumuşak bir şekilde yakaladı ki onu kolundan, Arif böyle iyi giyimli bir adamın nasıl olup da ona dokunduğuna şaşırdı.

“Arif Bey, bu taraftan lütfen.” dedi adam. Bir taraftan da koluyla Arif’i sarmış, arkalarından koşturan muhabirlere kaptırmamaya çalışıyordu. Az ötede farlarını yakmış bekleyen siyah minibüse bindiler birlikte. Arif minibüsün içindeki bembeyaz deri kaplı koltukları görünce çekindi önce. Fakat onu saran kolun verdiği güven ile cam kenarındaki koltuğa kuruluverdi.

Şaşkınlığı biraz geçince “Begim siz ne istiysiniz?” diye sordu.

Adam karşısındaki koltukta bacak bacak üstüne atmış, onu seyrediyordu. Yüzünde belli belirsiz bir tiksinti vardı. Arif’ten böyle bir soru geleceğini bekliyormuş gibi hemen girdi lafa.

“Arif Bey, öncelikle bana güvendiğiniz için teşekkür ederim. Adım Umut Candan. Kanal C’nin magazin servisi müdürüyüm. Kızınız ile ilgili size sormak istediklerimiz olacak. Ancak şimdi saat geç oldu. O yüzden bu geceliğine sizi bir otele yerleştireceğiz. Yarın sabah canlı yayınımız var. Sizi televizyonda yayında ağırlayacağız”

“Yav begim sen eyi söyleynde ben hic bişicik bilmiym ki. Kele sen sor gene de.”

Umut Candan, bu zavallı kâğıt toplayıcısının ne dediğini umursamadan gözlerini şehrin ışıklarını yansıtan cama doğru çevirdi.
“Hele bir yarın olsun da.”

Siyah minibüs TEM otobanının pürüzsüz asfaltında hızla ilerledikten yarım saat sonra Sıraselviler’de bir otelin önünde durmuştu. Arif otelin siyah mermer kaplı görkemli girişine bakıp şaşakaldı. Umut Candan, Arif’in aklını okur gibi atıldı hemen.

“Arif Bey siz bu gece burada bizim misafirimiz olacaksınız. Bakın bu bizim yapım asistanımız” derken eliyle gençten bir oğlanı işaret ediyordu. Oğlan bunu görünce yedi davarı güdülmüş celep gibi fırlayıverdi içeriden.

“Hoş geldiniz Umut Bey”
“Her şey hazır mı Fuat?”
“Murat efendim!”
“Pardon?”
“Adım Murat da…”
“Adını mı sordum ben senin?”
“Hayır ama…”
“Kes! Odasına kadar eşlik et Arif Bey’e. Sabah da erkenden hazır olmasını sağla. Saat onda stüdyoda olacak”
“Peki Umut Bey.”
“Haa Fuat, bir de berber ayarla bir yerlerden. Sabaha tıraşlı olsun Arif Bey” dedi ve gitti.

Arif ve Murat otelin lobisinde kala kaldılar. Önce Murat bozdu sessizliği.

“Buyrun ben sizi odanıza çıkarayım”
“Yav, ne zahmet etçin, ben çıkardım oglim”
“Yok efendim ne zahmeti, buyrun lütfen” derken neredeyse kusacaktı Murat. Daha önce uzaktan hep izlemişti bu adamı ama şimdi böyle yanında bütün çöpün ekşi, bozuk, çürümüş, leş kokuları üzerine yapışmıştı. Birlikte dördüncü kata çıktılar. Kanal hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Arif, naylon barakanın çöp manzarasından sonra İstanbul boğazını ta Salacak’tan Beylerbeyi’ne kadar içine alan yekpare bir hayal içinde buldu kendini. Bu hayale yaraşır şekilde odanın tam ortasına yerleştirilmiş neredeyse kendi barakası büyüklüğünde kocaman bir yatak vardı. Ayakyolu diye de ayrı bir oda tahsis edilmişti. Hatta onun içinde de küvet dedikleri şeyden bile vardı. Yerler duvardan duvara yumuşacık halı kaplıydı. Arif, çamur kaplı ayakkabılarını odanın dışında çıkarıp girdi içeriye. Murat güldü onun bu naifliğine.

“Nasıl beğendiniz mi odanızı?” diye sordu. Alacağı cevabı zaten biliyordu.

“Hee ya, begendim oglim” diye cevapladı Arif.

Murat saatine baktı. Oda servisi hala çalışıyor olmalıydı. Telefonla odaya birkaç çeşit yemek sipariş etti.

“Arif Bey siz yemeğinizi yiyin, bu arada ben de çok geç olmadan bir berber ayarlayayım da sizi bir güzel tıraş etsin.” deyip çıktı odadan.

Murat yanında berberle odaya döndüğünde saat neredeyse on olmuştu. Arif, pencerenin önündeki koltuğa çömelmiş dışarıyı seyrediyordu. İçeri giren Murat’ı görünce ayaklarını indirip, düzeldi. Murat, berbere içeri girmesi için işaret etti. Tıraş olacak adam bu dermiş gibi Arif’i gösterdi eliyle.
Berber, asıl müşterisini görünce tiksinip geri kaçmak istese de; verilen para günlük yevmiyesinden bile fazlaydı. O yüzden kollarını sıvayıp bir an önce işi bitirmeye koyuldu. Bir saat sonunda Arif banyodan çıkarken Murat gözlerine inanamadı. Otelin girişinde ilk defa gördüğü adamla hiç alakası kalmamıştı Arif’in. Bir kere o iğrenç bozuk, ekşimsi ter kokulu adam gitmiş, yerine tıraş losyonu kokan bir adam gelmişti. Tiftik tiftik olmuş saçlarını yıkayarak açamayacağını anlayan berber, Arif’in kafasını hepten sıfıra vurmuştu. Ama kafası kavun gibi olduğu için sıfır numara tıraş onda güzel durmuştu. Üzerine Murat’ın dışarıdan getirdiği temiz siyah pantolonla beyaz gömleği giymişti.

“Ooo Arif abi çok janti olmuşsun ya” dedi Murat.

“Ula mezek geçme benleyn” derken yüzü apak gülüyordu Arif’in.

“Yok abi” dedi Murat. “Valla güzel olmuş, yakışmış”

Arif bu genç adamın dolaysız ve yakın davranışlarını içten bulmuştu. Derdini ona anlatırsa, Murat’ın yardımcı olabileceğini düşündü.

“Yav, Murat oglim bu Röya denen gızı benim gızım deyoğlar amma gel gör ki ben bu gızı heyyül hağyatımda görmedim. Ne diiciim ben bu kamaracılara yağrın?” diye sordu.

Murat hiç beklemediği bu soru karşısında afalladı ilk önce. Ne diyeceğini bilmiyordu. Umut Candan, Gaziantep’teki ödül töreninden dönerken havaalanı yolu üzerinde, tezgah açmış çitlembik satan kadından laf arasında Rüya Duman’ın annesinin arkadaşı olduğunu öğrenmişti. Adı Hatice miydi neydi. Önce pek inanmasa da anlattığı hikaye ilgisini çekmiş, İstanbul’a dönünce haberi kovalasın diye Murat’ı görevlendirmişti. Az koşturmamıştı bu haber için Murat. Hatice denen kadının ve Rüya Duman’la aynı dizide çalışan arkadaşlarının anlattıklarından sonra nihayet babası dedikleri adamı bulmuştu. Önce inanmamıştı bu adamın aradıkları kişi olduğuna. Saç sakal birbirine karışmış, leş gibi kokan adamı görünce… Pek yakıştıramamıştı. Ama şimdi tıraş olmuş, temizlenmiş hali ile Arif’e baktığında, Rüya Duman’a bakıyordu Murat.

Hikâyeyi gerçekten ilk defa merak etti. Yardım edeceğinden değil, sadece Umut Candan’ın bildiğinden daha farklı bir hikâye yakalamaya çalışıyordu.

“Abi sen anlatsana nedir senin bu Rüya Duman ile olan ilişkin?” diye sordu. Arif ilişki kelimesine biraz bozulsa da, anlatmaya başladı.

On sekiz yaşındaydı. Bir kızı sevmişti. Kız da onu. Adı Gülten idi. Omuzlarına dökülen kumral saçları, mutlulukla gülümseyen kahverengi gözleri vardı. Arif dokundu Gülten’e. Gülten karşılık verdi. Yaz çabuk bitti. Ayrılık vakti gelmişti. Gülten yüklü döndü köyüne. Kimseye anlatamadı Arif’i.

Arif, bir sonraki yaz haber alamadı Gülten’den. Aylıkçı olarak gittikleri Seferihisar’da başka tenleri tanıdı ve başka nefeslerde aradı Gülten’i. Pavyonlarda, içi sinek dolu, ter kokan aylıkçı çadırlarında unuttu Gülten’in bembeyaz tenini. Deniz kenarında içilen biraların sabahında, erkekliğini akıttığı aşiftelerde dindirdi özlemini. Ve yaz yine bitti. Gülten olmadan. Ondan haber alamadan koskoca bir yaz daha bitti.

Arif hapse girdi o kış. 15 ay yattı içeride… Yaz boyunca gecelerine eşlik eden ucuz kadın parfümlerin yerini testosteron basmış bir koğuşun ayak ve ter kokusu aldı. Ziyaretçileri oldu köyden. Anası, babası, Abdullah dayısı, Muzaffer Emmi ve Gülten’in abileri.

Kaçmıştı Gülten. Ulan sen misin o piçin babası diye soruyordu abileri. Evet benim diyememişti. Gülten kaçmıştı. Arif de… Gülten’in bacım dediği Hatice deyivermişti bir gün İstanbul’a kaçtığını. Ulan sen gidersin de, ben gelemem mi deyip emmioğlundan aşırdığı mukavvadan hallice valize birkaç eşyasını koyup İstanbul’a zerzevat taşıyan kamyonlardan birine kaçak binivermişti. Şoför Kırşehir’de fark edip, yaka paça indirmişti Arif’i. Temiz bir de dayak atmıştı. Haklıydı ama. Neredeyse bir kasa domatesi mideye indirmişti! Kırşehir’den Ankara’ya, oradan da İstanbul’a vardı Arif..

Daha önce büyük şehirlere gitmişti. Diyarbakır’a, İzmir’e… Ama hiçbiri İstanbul’un büyüklüğü ile kıyaslanamazdı. Burada insan ufalıyordu. Kalabalıklar içinde görünmez oluyor, sesi duyulmuyordu. Korkudan günlerce halin dışına çıkamadı Arif. Sebze kasaların arasında, çürük sebze-meyve kokuları içinde geceledi. Gündüz hamallık yaptı karın tokluğuna. Halin bekçilerine yakalanmasaydı uzun bir süre daha kalacaktı orada. Dışarıya atıldığında duvarın dibine çöküp ağlamaya başlamıştı. Koca adamın ağlaması, oradan gelip geçen insanların da dikkatini çekince önüne bozuk para atmaya başlamışlardı. Gün sonunda Arif’in önünde akşam yemeğini çıkaracak kadar para birikmişti. Sokak sokak ilerledi Arif. Her sokağın başında dilendi. Mutlaka bir duvar dibini buluyor, gözlerini kapatıp memleketini düşünüyordu. Sırtını dayadığı soğuk beton duvarı, köyünün girişindeki asırlık menengiç ağacının kabuklu gövdesine benzetmeye çalışır, geride bıraktığı anasını, babasını düşünüp iyice dertli görünmeye çalışırdı. Arada yine birkaç damla gözyaşı döker, onu bu hale koyduğu için Gülten’e ilenmeyi de ihmal etmezdi. Aylarca dilenerek Bayrampaşa’nın bütün sokaklarını dolaştı Arif. Gülten değildi onun derdi artık. Bu büyük şehirde tutunabilmek istiyordu.

Bir gün kağıt toplarken kaldırıma yapışmış gazete ekinde gördü fotoğrafını Gülten’in. Yaşlanmıştı yaşlanmasına ama Arif gibi yaşlanmamıştı. O güzel kumral saçlarını örten yazması yoktu. Hatta kumralda değildi saçları artık. Menengicin çitlembiği gibi kıpkızıla boyanmıştı. Gözleri ve dudaklarında da bir ton boya vardı. Yanı başında ise neredeyse Gülten’in 25 sene önceki hali ayakta duruyordu. ‘Rüya Duman’ın güzelliği annesindenmiş’ yazıyordu başlıkta. Arif bakakalmıştı gazetedeki fotoğrafa. Kendinden bir şeyler aranır gibi inceliyordu hiç görmediği kızının yüzünü.

Sonraki günlerde, kızının oynadığı dizinin setine kadar gidip ‘Ben onun babasıyım’ demişti kim olduğunu soranlara. Settekiler inanmayarak bakmışlar sonra da alay edip göndermişlerdi. Birkaç sefer de evinin olduğu sokakta pusuya yatıp Gülten’i beklemişti görmek için. Görmüştü de… Gülten inanamamıştı karşısında görünce Arif’i. Önce sinirlenmiş ama sonra üzülmüştü onun için. O da anlatmıştı kızıyla birlikte ilk zamanlar nasıl perişan olduklarını. Allah’tan Seferihisar’da onlara mevsimlik iş bulan dayıbaşının yeğeni İstanbul’da zengin bir ailenin yanında bahçıvan olarak çalışıyordu da onu da aynı evde işe aldırmıştı.

“Evin hanımı sağ olsun okuttu Hayriye’yi de bu günlerini gördük işte” dedi Gülten.
“Hayriye mi?”
“Evet ya, Hayriye. Kıza senin ananın adını koymuştum. Ama sonra şehir yeridir, genç kıza yakışmaz diye büyük hanım Rüya ismini verdi ona.”

Arif, otel odasında Murat’a hikâyeyi anlatmaya devam ediyordu ki Murat oturduğu yerden fırladı birden.

“Dur abi, dur ya! Hayriye mi dedin sen?”
“He eyle dedim.”
“Abi bomba haber diye ben buna derim”

Arif Murat’ın hoşuna giden bir şey yaptığını anlayıp gülümsedi. Hızla odadan çıkan Murat’ın arkasından bir şey diyecekti vazgeçti. Murat çabucak lobiye inip çantasından laptopunu çıkardı. Şirket mailini açıp, magazin servisinden hiç haz etmeyen haber müdürüne bir e-posta yazdı. Tabi Umut Candan’ı bu gönderiye dahil etmemişti. Haberi ondan önce hatta magazin bülteninde değil, ana haber bülteninde çıkarabilmeyi umuyordu. Elbette haberi de kendisinin sunması şartıyla. Öyle büyük bir şaşkınlıkla fırlamıştı ki odadan, şimdi yukarı çıkıp Arif denen o zavallıyı gidip öpebilirdi bile. Ama onun yerine laptopunu ve çantasını toplayıp çıktı otelden.

Ertesi sabah Arif erken kalkmıştı. Murat’ın akşam odadan çıkarken kapatmayı unuttuğu televizyonda Kanal C hala açıktı. Sabah haberlerini sunuyordu bir kadın. Sonra Murat’ı gördü ekranda. Kızıyla ilgili bir şeyler anlatıyordu. Ekranın sağ üst köşesinde de dün akşam çöplükte çekilen görüntüler vardı. Sonra tekrar Murat göründü ekranda. Kızının evinin önündeydi. Birden evin büyük garaj kapısı açıldı ve lüks bir otomobilin içinde kızı göründü. Murat, arabanın yanında koşturuyordu. ‘Hayriye Hanım’ diye sesleniyordu kızına. ‘Babaannenizin adını taşıdığınızı biliyor muydunuz Hayriye Hanım?’ Aynı anda ekranda yanıp sönen büyük yazılar çıkmıştı. Flaş Flaş Flaş! Rüya Duman’ın gerçek adı Hayriye’ymiş!
Arif sevinmişti. Vay anasını! diyordu içinden. ‘Şu Murat denen hergele ne de essahlı oglanmiş! Getti gızımın yözüne tak tak tak dedi gerçee. Yaaa Röya Hanım bak gör işte, anan peh bi sevdalalıymış ki erinin anasının adığı goymuş sağa. Eh artıh ariciin, sorciiin bubanı enşallah’

Tam o sırada odanın kapısı çalındı.

“Gimsin?” diye seslendi dışarıya Arif.
“Resepsiyon” dedi biri.
Anlamadı Arif.
“Ne istiyin?” diye sordu.
“Umut Candan’ın asistanı aradı. Hemen odayı boşaltmanız gerekiyor. Bir gecelik ücret ödenmişti sadece” diye cevapladı dışarıdaki.

Şaşırdı Arif. Hâlbuki onu almağa geliciilerdi, kamaralara konuşiciidi. Hel böyleyken şööle şööle oldi diciidi. Olmadı. Yatağın karşısındaki boy aynasında süzdü kendini. Bir gün önceki halinden eser yoktu. Antep’te bile böyle tıraş görmemişti kafası.

‘Tee Allam’ deyip güldü haline. Bu gıccır gafaylen çöplüğün en gosga begi sen olciin he Arif! dedi aynadaki görüntüsüne.

Son kez Salacak’tan Beylerbeyi’ne bir selam çakıp kapının dışında duran çamurlu ayakkabılarını giydi.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Emel Erem 16 Eylül 2017 at 09:26

    Bir solukta okudum, ellerine sağlık…

    • Cevapla Beril Erem 25 Eylül 2017 at 21:06

      🙂 😘😘😘

    Cevap Yaz