Martan'ın Sepeti

Meselâ

5 Ocak 2019

Meselâ
Üniversitede ilk öğrendiğim bilimsel veri gözün bin yıllar süren rejenerasyonu sonucunda en çok yeşil rengin tonlarını ayırt ettiğiydi meselâ. Çok etkilendim; kendi kendime arkadaş ihtiyaç gerçeği doğurup geleceği planlıyor doğruymuş dedim. Demek avlanmak karnını doyurmak için bile olsa imkansız seferber olabiliyormuş gibi bir sonuca vardım.

Meselâ Mısır’da firavun cesetlerinin bozulmasını önlemek için hep aynı istikamete yatırıldığını, bunun mumyalama kadar önemli olduğunu öğrendim. Kendi kendime bilim şart doğru yerdeyim diye düşündüm.

Daha sonraları bilimin yoldaşının felsefe ve gözlem olduğuna iyice kanaat getirmiş olacağım ki ne bulduysam okudum, inceledim, gözlemledim. Çok sonraları bir gün gözlem altındaki parçacıkların gerçek davranışlarını sergilemediklerini, bunu inceleyen bilim dalına da Kuantum Mekaniği dendiğini öğrendim. Durun !…Hatta şu bildiğimiz soya sosunun bekleme süresinde eğer gözlenir ya da ses duyarsa daha hızlı mayalandığını lezzetinin değiştiğini de öğrendim. Bunu öğrendiğimde daha akıllı telefonlar bu denli becerikli ve görsellik bu kadar hayatımızın içinde değildi meselâ.

Günlerden birgün karnını doyuramazken, gördüğü işitsel ve görsel iteklemeler etkisiyle herkesin değil ama çoğunluğun, iş adamlarının kullandığı SmartPhoneları yaya bırakacak kadar pahalı ve işlevsel telefonları kullandığına şahit oldum. Sonrası çorap söküğü zaten; memlekette akıllı, komik, işini bilen, iyi yaşayan, arada çeşitli mimikler, espriler eşliğinde birbirine göndermeler, giydirmeler yapan, zeki! mutlu, kendiyle/etrafıyla barışık bir yığın halinden memnun insan evladının varlığını keşfetmenin mutluluğu ve hayretine düştüm…

İyi de bilimsel veriler öyle demiyordu ama… Her geçen gün ruh dikicilerin kapısının önü daha bir kalabalıklaşmaktaydı… Eee ??? Hani en güzel biz eğleniyor, en güzel biz geziyor, en güzel biz aşık oluyor, en güzel sofralarda en güzel dostları biz ağırlıyor, en hakiki kankalarla gittiğimiz her yere güneşi götürüyor, en çok biz kazanıp, en güzel biz harcıyorduk?

Sanırım bütün bunlara sebep mayalanma sürecinde duyduğumuz sesler ve acele edelim derken tadımızın kaçması, özümüzün kesilmesi… Hiçi var gibi algılamak tadı bozuyor vesselam…

İşin kötüsü tepemize dikilen onca mecburiyetten vazgeçip dağlara kaçsak, orada kendimize bir dam yapıp iki uç hafta ruh temizlesek desek, o yüreği de bitirdi bu çok bilmiş kişisel gelişimciler… O kadar inandırdılar ki bizi her şeyin en iyisine layık olduğumuza. Bizi, o kadar iteklediler ki en iyiyle buluşmamız gerekliliğinin üzerine. Değil dağın başında yaşayamak, iki yudum kahve içip çene suyuna ot pişirilen faydasız muhabbetler için bile mekanın adı yıldızları çağrıştırmıyorsa evden çıkamaz olduk…

Peki ne yapalım ki bu ışıksız, yorucu, sonsuz devinimden kurtulalım ve ruhlarımız göstermeye çalıştığımız hayali güzelliği değil de gerçek huzuru bulsun?

1) Önceliğimiz birbirimizi değil, kendimizi gözlemlemek olsa, meselâ önce kendimizi tanısak. Hiçbirimiz bir diğerinden mükemmel değil bununla birlikte her birimizin diğerini aratmayacak ölçüde kendine has özellikleri ve güzellikleri var ama bunlar yarıştırmak için değil ilham almak için olsa gerek.

2) Birilerini, bir şeyleri gerçek ve karşılık beklemeksizin aşkla sevsek meselâ. Ama sonra başedemiyecek gibi olunca ormana bıraktığımız, sokağa fırlattığımız kediler, köpekler, çiçekler gibi olmasa mesela… Çünkü aşk başkasının kalbindeki o yere usulca dokunmak değil miydi? O duymasa da dokunduğumuzu, yalnızca orayı gördüğümüz ve dokunabildiğimiz için kendimizi mutlu hissetsek, işi alışverişe, hesap kitaba dökmesek meselâ…

3) Bilime inansak, sanata yeşerecek alan bıraksak, edebiyata göz kırpsak, okunmaya değil de önce okumaya adasak kendimizi…

4) Hoşgörüyü dost edinsek, art niyet bin kere bizi yere çarpsa da hoşgörüden vazgeçmesek…

5) Karşılıksız iyilikle süslesek, dinlendirsek, arındırsak,
iyileştirsek mesela kendimizi…

6) Yanıbaşımızda büyüyen yaşam çiçeklerimiz, hayat ağacımız evlatlarımızı daha çok dinlesek, duysak, onlar için kazandığımızı iddia ettiğimiz paraya ayırdığımız zaman kadar onlara da zaman ayırsak. Bir keresinde genç bir meslektaşımın hayretle anlattığı deneyimden sözedeceğim size. “Hocam; bebeğinizi karnınıza oturtun diyorum annelere, “Nasıl yani?” diye soruyor hepsi, bunlar hiç bebeklerine dokunup oyun oynamamış,” demişti buğulu gözlerle.

7) En güzel gülen, en güzel ağlayan, en geç yaşlanan, en güzel giyinen, en güzel konuşan, en güzel yaşayan, en çok bilen değil de “Biz” olsak, “Kendimiz” olsak meselâ daha iyi, daha özgün, daha yaratıcı değil mi? Büyürken, gelişirken insan olurken dışardan gelen ettirmeleri değil de yetenek ve becerilerimizi takip etsek daha mutlu, daha dingin, daha zengin mi oluruz acaba?

2019 öyle bir yıl olsun ki meselâ, herkes ruhunun ışığını bilimle, sanatla, edebiyatla, dostlukla, kendine olan inancıyla yıkasın. Kendine inanmak, çalışmak, araştırmak, emek harcamak ve bilime güvenmek uçurumları aşıp Simurg’a götürmez mi bizi?..

Meselâ…

Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 5 Ocak 2019 at 12:50

    “Göstermeye çalıştığımız hayali güzellik”lere sanırım en çok da kendimiz inanıyoruz. Belki de çağımızda hayatta kalmanın yolu, düşsel dünyalarımız içinde kendimizi hakikatten soyutlayıp mutlu paralel gerçeklikler kurmaktan geçiyordur. Çoğunluk bu yanılgı içine düşüyorsa eğer, muhakkak olmalı büyük bir çekim gücü 😉
     
    O kadar, o kadar sevdim ki bugünkü yazını her satır üzerine, yazında da bahsettiğin kahve eşliğinde -büyük ihtimalle benim için o kahve şarap olur 😝- seninle uzun uzun konuşabilirim.
     
    Örneğin maddeler, ne kadar iyi gözlemlenip oluşturulmuş öneriler. Birincisi mesela; kendi özünde güzelliği bulanın başkalarındaki cevheri de görebileceğine, hatta farklılığını bile olağanüstü bulabileceğine ben de inanıyorum. Önce kendini sevecek insan sonra yaratılan her şeyi. Harmoniyle akacak işte o zaman yaşam. Bizden farklı olandan korkup nefret etmek yerine, onu gerçekten anlayınca önce korku ardından nefret kalkacak ortadan. “Kendine bil, ardından empati kur.” Formül olarak bu kadar basit olanı, uygulamak neden bu derece zor?
     
    İşte böyle tek tek her maddeyi seninle tartışmak harika olurdu. Kim bilir yakın zamanda yaparız belki 😉
     
    Sevgiler canım ❤️

    • Cevapla Zeynep Mete 5 Ocak 2019 at 13:32

      Sevgili Didem;
       
      Güzel yorumun umut verdi, yeni güne de ışık oldu, çok teşekkür ediyorum. Bir gün mutlaka sohbet edeceğiz, kalbimle inanıyorum….
       
      “Neden zor?” Ben de hep soruyorum… Bir küçük anekdot belki bu günlük “neden?” sorumuzun yanıtı olabilir, kimbilir? Belki…
       
      Bir öğrencimle aramda geçen konuşma:
       
      _ Çok sevilmekten hoşlanmıyorum ben öğretmenim…

      _Neden?

      _Çünkü senin gibi yüzümü ellerinin içine alıp sana böyle bakamam ben…

      _Benim sana nasıl baktığımı görüyorsan sen de bana öyle bakıyorsun demektir oğlum…
       
      Önce kendinizden, sonra başkalarından korkup vazgeçmediğimiz zaman kolay olacak belki…
       
      Hep sevgiyle kal…

    Cevap Yaz