Uykusuz Klavye

Gölge

14 Mart 2019

Öykü: Gölge | Yazar: Beril Erem
Nasıl başlayacaksın?

Henüz bir fikrim yok.

En azından ne anlatacağını bildiğini umuyorum.

Elbette, ama sabırlı olman gerekiyor.

Bu konuda sabırsız olmam inan daha çok hoşuna giderdi.

Neden bahsediyorsun?

Merak değil mi aramızdaki ilişkiyi kuran diye soruyorum.

Of! Rica ediyorum, sessiz ol. Dikkatimi dağıtıyorsun.

Tamam, tamam susuyorum. Ama en azından iyi bir yerden başla!

Peki, öyleyse şimdi iyi dinle beni.

O gün, Ali Cevat hızlı adımlarla önümden geçip gitti. İlk başta o olduğunu anlamadım tabi. Neden sonra biraz ileride tam da Maide’nin önünde aklına bir şey gelmiş gibi durdu. Anlamsız, hatta biraz da deli gibi başını öne eğip sanki yere düşürdüğü bir şeyi arıyormuş gibi kendi etrafında dönmeye başladı. Üzerinde her zaman giydiği o kırçıllı ceket vardı. Yakasını da hafifçe yukarıya kaldırmıştı. Sonra iç cebinden küçük bir not defteri çıkardığını gördüm. Ama kalem bulamamış olacak ki; benim az ötedeki kafede oturup yazdığımı fark edince yanıma geldi.

“Pardon, kaleminizi bir dakikalığına ödünç alabilir miyim?” diye sordu.

“Elbette, buyurun.” diyerek kalemimi uzattım.

Not defterine aceleyle bir şeyler yazdı. Sonra hiçbir şey söylemeden öylece uzaklaştı. Kalemimi de geri vermedi. Ben o an, onun o haline kendimi öyle kaptırmıştım ki değil kalemimi vermediğini, senin geldiğini bile fark etmedim. Sonra sana az önce tanık olduğum sahneyi anlattım. Sen tabi hemen sordun. “Ne arıyormuş yerde?” diye. Ah, bilsem… Keşke. O zaman belki kalemimi feda etmemin bir değeri olurdu. Ama yani sen de az meraklı değilsin. Ali Cevat’a karşı bu ilgimin nereden geldiğini sordun hemen.

İlginç buluyorum onu.

Bir kere yaşamı ya siyah ya da beyaz. Öyle keskin çizgileri, sınırları var ki. Çok zor o sınırlardan içeri girmek veya onları esnetebilmek. Mesela ona göre bir şey ya güzeldir ya çirkin. Bir yemeği ya seversin ya sevmezsin. Bir insan ya kadındır ya erkek. Ya iyidir ya da kötü. Ortası yok. Denemek ve yanılmak ona göre değil. O bütün hayatını genetik yollardan edindiği yatkınlıklarına göre formüle etmiş biri. Dış görünüşü de öyle. Saçları mesela. Hayatı boyunca bir kere berber yüzü görmemiştir. Kendi keser saçlarını. Yamuk mamuk…Allahtan saçları kıvırcık da belli olmuyor. Bir de hep aynı saatte aynı şeyleri yapar.

Etrafındakiler de artık alışmışlar. Onunla geçirdikleri ortak zamanı onun bu dümdüz, kıvrımsız hayatına göre ayarlıyorlar. Sıkıcı tabi. Sıkıcı olmaz mı? Düşünsene, ne zaman Ali Cevat ile dışarıda buluşmak istesen, hep aynı yerde buluşup, aynı masada oturuyorsun. Üstüne üstlük menüdeki çeşitliliğe rağmen o hep aynı şeyi sipariş ediyor. Hemen sorarsın tabi. Neymiş o? diye. Halbuki ben olsam nerede buluşuyorlarmış diye sorardım. Çünkü bana göre mekân da aynı bir coğrafya gibi bir insanın kaderi olabilir. Ama hadi seni fazla merakta bırakmamayım:

Robespierre.

Ne tuhaf bir çelişki değil mi? Böyle dümdüz bir adam, sen git yiyeceğin yemeğin adı Fransız Devriminin liderlerinden birinin adı olsun. O kadarla kalsa iyi. Ne zaman kendisiyle ilgili bir anekdot anlatmaya kalksa, kendi süfli yaradılışından bahsederek konuya girer. O da bir garip. Bu kadar heyecansız bir hayat nasıl olur da hırpalamış olabilir ki seni? Öyle değil mi ama? Yanılıyor muyum? Ha, tabi sen şimdi süfli yaratılış kısmı tartışmalı olabilir dersin.

Tamam, öyle olsun. Ama onu şimdi tartışmayalım olur mu? Zaten ne konuşuyorduk, nerelere geldik. Cebinde not defteri taşıyan bir adam, illa kalem de taşıyordur ve belki de yerde o düşürdüğü kalemi mi arıyordur dedin? Pek ihtimal vermem. Yahu neden olacak, bir kere onun gibi bir adamın kullandığı kalem mutlaka aile yadigarıdır. Ne bileyim belki bir Cartier ya da Mont Blanc. Hani şöyle ağır olanlardan. Düşürecek olsa öyle kolay kolay aramaktan vazgeçeceği türden olmayanlardan yani. Benim aklıma ne geldi biliyor musun? Bu kesin kendi gölgesine taktı. Bak yine kaşlarını şaşkın şaşkın kaldırdın.

Yapma öyle! Şaşıracak bir şey yok, bak devam ediyorum.

İki gün önce Ali Cevat, Caferağa’dan yukarıya Moda’ya doğru yine bugünkü gibi hızlı adımlarla çıkarken Palmiye pastanesinin köşesinde önüne bir kedi yavrusu atlamış. Çok hayvan sever biri olduğu söylenemez ama o gün durup, uzun uzun seyretmiş o yavruyu. Simsiyah tüyleri varmış kedinin. Ama tam böyle alnının ortasında beyaz bir leke. Üçüncü göz gibi bir şey. Bizimkisi ne eğilmiş ne de yanından dolanıp geçip gitmiş. Önünde öyle kazulet gibi beklemiş. Bakalım ne yapacak diye. Kedi de sanki Ali Cevat’ı tanır gibi o ne yapıyorsa aynısını yapmış. Eee bir tek sen değilsin hayatta böyle net, keskin çizgileri olan. Al sana, bak ben de öyleyim der gibi. Ali Cevat sanırım onun bu netliğinden, eh bir de tabi renklerinden etkilenmiş olsa gerek hemen pastaneden bir kutu istemiş ve yavruyu içine koyup eve götürmüş. Elbette başına geleceklerden haberi yok daha.

Neyse, kedinin adını ne koysa beğenirsin?

Gölge.

Şaşırmadın değil mi? Hikâyenin zaten bu noktaya geleceği belliydi. Ama asıl konu şu: Ali Cevat o akşam yeniden yazmaya başlamış. Sanki Gölge’nin sakarından ilham fışkırıp, onun üzerine yağıyormuş gibi derin bir teslimiyetle yazmış da yazmış. Bütün bir gün ve gece. Hiç uyumadan. Öyküsünü bitirdiğinde onun da artık pili bitmiş. İçindeki tüm yaratım enerjisi çekilmiş gibi kof bir zihinle atmış kendini yatağa. Uyandığında neredeyse akşam olmak üzereymiş. Bir kere bozuldu ya günlük rutini, içine garip bir kuşku düşmüş Ali Cevat’ın. Kesin bir şey olacak bugün diye.

İlk başta, günlük rutinin döngüsüne tekrar girebilmek için, hiç evden çıkmamayı düşünmüş. Ama aksi gibi o gün de derginin dağıtım günü. E bizimkisi de takıntılı, mutlaka o gün gidip almalı dergiyi. Yoksa öyküsünün bir daha yayınlanmayacağına dair sabit bir inancı var çünkü. Neyse apar topar çıkmış evden. Hızlı adımlarla yürürken, gözü birden kendi gölgesine takılmış. Gri, puslu bir karaltı. Ayaklarının dibinden incelerek uzayıp giden, ne yapacağı ona bağlı olsa da yine kestirilemez bulutsu, uçucu bir hali olan karaltıyı incelemiş bir süre. Varmış gibi görünen aldatıcı bir şey, kuruntu gibi mesela. Varlıkla yokluk arası bir şey. Ne ışık ne de tam karanlık.

Arada kalmış şeytani bir oyun.

Tahmin edebileceğin gibi bu düşünce rahatsız etmiş onu. Hemen cebinden not defterini çıkarıp hissettiklerini yazmak istemiş. Çünkü hayatında ilk defa tam tanımını yapamadığı, üzerine düşündükçe yeni yeni fikirler türeten bir zincir misali uzayıp gidiyormuş düşünceleri. Sadece bir gölge deyip geçememiş. Bir garip arada kalmışlık duygusu çöreklenmiş zihnine. Bütün bildiklerini, yaşam deneyimini kendi zihin ummanında, şehir hatları vapuru gibi bir o kıyıya bir bu kıyıya ne kadar yüzdürürse yüzdürsün yine de işin içinden çıkamamış.

Ve tüm bu aklından geçenleri işte o an yazmak istemiş. Tabi dede yadigarı kalemini telaşla evden çıkarken, masanın üzerinde unuttuğunu ancak o an fark etmiş. Biliyor musun aslında unutmazdı. Ama farkında değil. Sabah yattıktan sonra o, Gölge yazı masasının üzerine çıkıp kalemiyle oynadı. Kalem masanın arkasına yuvarlandı. Ve hala orada. Yoksa kalemi her zaman bıraktığı gibi masanın sağ üst köşesinde görür ve her zaman yaptığı gibi alıp ceketinin iç cebine koyardı.

Her neyse, sonra birden önünden geçip gittiği kafede oturan kadını fark etmiş. Elindeki kalemi işaret parmağı ile orta parmağı arasına sıkıştırmış sallıyormuş kadın. Sanki aradığın bende, gel al der gibi. Ali Cevat kadına yaklaşıp kalemini istemiş. Kadın vermiş. Ancak oldukça garip bir kadınmış bu. Gözlerini dikmiş üstüne, bir sanatçı titizliği ile uzun uzun incelemiş onu. Sanki suretini çıkarır gibi. Ali Cevat kadına çok takılmadan hızlıca aklına gelenleri not etmiş ve kadının bakışlarından bir an önce kurtulmak için de kaçar adımlarla oradan uzaklaşmış.

Sustun bakıyorum.

Ha, tabi sen şimdi o kadınla Ali Cevat bir daha bir araya gelecekler mi diye merak ediyorsun. Evet, doğru. Kalemi kaldı onda çünkü. Ama gerçek şu ki; bu romans işleri hiç Ali Cevat’a göre değil. Kalemin onda kaldığını ancak eve döndüğünde fark edecek. Cebinden çıkarıp yazı masasının üzerine bırakacak.

Ve Gölge, her kedi yavrusunun yapacağı gibi heyecanla masanın üzerine atlayıp, patisiyle kalemi ittire ittire dede yadigarı kalemin yanına düşürecek.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

13 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 15 Mart 2019 at 02:08

    Öykü yayınlanmadan önce yaptığımız konuşmada, tüm zaman kiplerini kullandığın farklı bir teknikle yazdığını söyleyince açıkcası çok merak etmiştim. Okurken de bir yandan acaba “gelecek zaman”ı nasıl kullanacak diye düşünmüştüm. Harika olmuş. Ba-yıl-dım 👌🏻 Hem tekniğe, hem anlatıma, hem de konuya. Bullseye baby 🎯

    • Cevapla Nilay Özkan 15 Mart 2019 at 19:58

      Merhaba,
       
      Ben genelde sizin sessiz takipçilerinizdenim ama bu öykünüzü okuyunca yorum yapmadan duramadım. Okuyucuyu öykünün içine katmanız, ara ara diyaloglarda sarkastik bir biçimde okuyucunun varlığını ve hikayenin gidişatındaki rolünü ortaya koymanız bence çok hoş bir ayrıntı olmuş.
       
      Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabında da bu hoşluk vardır. Sizi okurken o geldi aklıma.
       
      Çok beğeniyorum öykülerinizi, başarılar diliyorum 👏😊

      • Cevapla Beril Erem 19 Mart 2019 at 15:25

        Nilay’cım,
         
        Sessiz takipçim 😍 o kadar da sessiz sayılmazsın aslında, Facebook sayfasında çok güzel yorumlar bırakıyorsun, çok teşekkürler güzel yorumların için 🙏
         
        Sağ ol, var ol 😘😘

    • Cevapla Beril Erem 19 Mart 2019 at 15:23

      Canım benim sen zaten hep destek tam destek 😍
       
      Teşekkür ediyorum yine her zamanki gibi güzel yorumun için, bu sefer pek bir çekinerek acaba boyumdan büyük bir kurguya mı kalkışıyorum (altta bir okuyucu yorumunda da var🙈) diye endişe ederek girdim bu öyküyü. Ama işte hem kurgularken hem yazarken bazen cesur olmak gerekiyor ki; bir sonraki sefer daha iyisini yapalım.
       
      ♥️♥️

      • Cevapla Didem Çelebi Özkan 20 Mart 2019 at 15:59

        Canikommmm benimki destekten çok ortada olan başarıyı takdir etmek sadece.
         
        Ama harika bir ekip miyiz 😉 Elbette öyleyiz 😘😘

  • Cevapla Emin 16 Mart 2019 at 02:01

    Gerçekten çok başarılı buldum ama tabi yine de bence akışta bazı eksiklikler var. Haddime düşmeyerek söylüyorum ama sanki biraz boyunuzdan büyük bir işe kalkışmışsınız gibi. Buna rağmen iyi iş çıkarmışsınız, çok beğendim bu öyküyü. Bence denemeye devam edin, çok iyi bir kaleminiz var.

    • Cevapla Beril Erem 19 Mart 2019 at 15:30

      Çok teşekkür ediyorum yorumunuz için 🙏Evet, yukarıda sevgili editörümüze de yazdığım gibi gerçekten yazarken bu endişe vardı bende. Ama anlıyorum ki; fena da olmamış 😀
       
      Okuyucuyu, kurgunun içinde bir karaktere dönüştürmek, hatta onunla fikir alışverişi yapmak, esas karakterin kaderine etki etmesine imkan vermek… yazarken bir puzzle’ın parçalarını yerleştirmek gibi hem zevkli hem de dikkat isteyen bir olay.
       
      İlk deneme için eksiklerim olabilir, doğrudur. Bunu da ele getirdiğiniz için ayrıca teşekkürler 🙏

  • Cevapla Esat Öğütveren 16 Mart 2019 at 18:14

    Öykü harikalar diyarından gelme güzellikte. Ama benim icin gölge önemli oldu bugün. Hangisi? Kedicik olan mı? Hayır kendiminki(ler)e takmıştım bu sabah. Ler??? Insanın birden fazla gölgesi olabiliyor, bugün sabah güneş doğmadan iş yerine gelirken bir baktım beni takip eden 2 tane ve önümde giden 2 tane olmak üzere 4 tane gölgem vardı. Iki büyük hangar arasında yürüyordum ve iki ayrı kuvvetli ışık kaynağı vardı her birinden bana bakan.
     
    Öyküler güzel, öyküler okunası.. Hayalinize ve bulacağınız kalemlere, klavyelere kuvvet, zamansızlık içinde yetiştirdiğinize inandığım yazılara devam lütfen.

    • Cevapla Beril Erem 19 Mart 2019 at 15:38

      Esat Bey,
       
      Yine yorumsuz bırakmamışsınız beni 😊 Gönülden teşekkür ederim bunun için 🙏
       
      Evet, gölgeler hep var. Üstümüze güneş vurduğunda, bizden uzayıp giden ama hiç kopamayan gölgeler. İnsanlar? Fikirler? Alışkanlıklar? Öfkeler?
       
      Aydınlandığımızda, kemale ermeye yakın bir türlü atamadığımız safralar… Bir türlü bizi oldurmayan gölgeler.
       
      Çok teşekkürler tekrar 🎈
       
      Var olun 🙏

  • Cevapla Günay Aydın 17 Mart 2019 at 18:56

    Kurgu diyecektim. Tamam, her kurgu kendine özgüdür. Eskilerin deyimiyle ki çok severim bu ifadeyi (niyeyse); “nev-i şahsına münhasır”. Belki de sözcüğün anlamına daha yoğunluklu bir vurgu yapıyor gibi geldiğinden, bilmiyorum. Ama her zaman da kullanmam, kullanamam. Yorumladığım her neyse belirler bunu. Yani kullanana değil, kullandırtana bakmalı. Tıpkı bu öyküde olduğu gibi…
     
    Efendim, bunca laf kalabalığından sonra…
     
    Kurgusu “Nev-i şahsına münhasır” bir öykü okudum ve çok beğendim, keyif aldım. İyi ki okumuşum.
     
    Belirtmeden de geçemem; bir romanın girişi olmaya aday nitelikteydi. İçtenlikle kutluyorum, devamını diliyorum.

    • Cevapla Beril Erem 20 Mart 2019 at 11:18

      Merhaba,
       
      Çok teşekkür ederim değerli yorumunuz için.
       
      Sevgiler.

  • Cevapla Mustafa Çağa 18 Mart 2019 at 09:06

    Gölge başlığını görünce çocukken izlediğim çizgi filmden hareketle “Gölgelerin Gücü Adına” diyesim geldi, yazmadan edemedim 🙂 ama öyküyü çok beğendim, kaleminize sağlık.

    • Cevapla Beril Erem 20 Mart 2019 at 11:23

      Ben aslında o çizgi filmin ikinci cümlesini daha çok seviyordum.
      Güç bende artık!
       
      Gölgelere veya başka bir şeye bağlı kalmadan hayatla mücadelemizi kendi içimizde, bizden ötürü var olan gücün bilgeliğine dayanarak vermek en güzeli.
       
      Bu da benim “Gölge” ile alakalı olmadı ama olsun 😁 içimden geldi.
       
      Çok teşekkür ediyorum yorumunuz için 😊

    Cevap Yaz