Aşk ve Farkındalık

Karavan Günlükleri – 2

2 Mayıs 2019

Öykü: Karavan Günlükleri – 2 | Yazan: Ateş Karadeniz

* Birinci Bölüm ➢ Karavan Günlükleri – 1

10 Temmuz

Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Planladığım güne başlamadan, günlüğe biraz zaman ayırmak istedim.

O eski vakur duruşum, şimdilerde pek de sağlam değil. Sonu belirsiz bir gelgitin ortasında sürükleniyor gibi hissediyorum.

Masal’ın hala dokunmadığım, dokunamadığım yüzünde, daha önce hiç fark etmediğim simetrik benleri yeni yeni görüyorum ve her birine şarkı tutasım geliyor artık. Aşık mı oluyorum acaba? Yoksa her akşam yaptığımız sohbetlerin alışkanlığı mı bu, bilemiyorum.

Her akşam olduğu gibi Masal dün akşam da geldi.

Arabasını park edip bana doğru yürüdü. Bu manzaranın, alışkını olduğum doğayla kadifemsi bir uyum yakaladığını fark ettim. Omuz hizasında kesilmiş açık kahve saçları ve aynı tonda gözleriyle, çok zarif görünüyordu.

Kederli zamanları geçirip, çekingenliğimizin de sonuna geldiğimiz için karşı koyamadığımız bir neşeyle sofrayı hazırladık. İki tabaklık makarna, yanında içecekle gayet sıradan bir yemeği bile keyifli hale getirdik. Gökyüzündeki pembelik yerini karanlığa bıraktığında sandalyelerimizi denize doğru çevirdik ve o başını omuzuma yasladı. Tanıştığımız günden bu yana ilk defa saatlerce hiç konuşmadan oturduk. Gitmesine yakın başını omuzumdan kaldırdı ve yüzüme baktı. Gözlerinde çocuksu bir tatmin oluş ve geç kalmış bir heyecan vardı. Gözbebekleri titrerken; dudaklarında yarım bir gülümseme belirdi.

“Sanırım varlığınla bulduğum bu huzura, bağımlı oluyorum. Korkmalı mıyım?”

Hiçbir şey diyemedim; duymak istediğini söyleyemeyecek kadar korkuyordum. Zaten o da cevap beklemeden ayağa kalktı ve yanağımı öperek hiçbir şey söylemeden gitti. Bütün gece cevap versem nasıl olurdu diye düşündüm. Her cevaba karşılık yeni yeni senaryolar yarattım ve o senaryoların sonunda hangisinin olmasını daha çok isteyebileceğime karar vermeye çalıştım. Tüm bunları düşünürken de uyuyakaldım.

11 Temmuz

Dün yeni bir gündü. Yep yeni bir gün. Ergen bir çocuk gibi erkenden kalkmış ve günlüğüme hislerimi yazmıştım. Aslında yapmam gereken çok iş vardı ama öncesinde canım güzel bir kahvaltı istedi. Nedenini bilmediğim bir neşe, saçma bir gülümseyişle scooter’ıma atladım. En yakın pazar yerine gittim; pembe domates, bir demet fesleğen, minik şişe zeytinyağı ve sıcacık bir ekmek aldım. Karavanıma dönünce bir dilim beyaz peynirle, dalından yeni kopmuş tatlı biberleri masama dizdim. Hemen çayı demledim ve domatesleri soydum. Dilimlediğim domateslere zeytinyağını gezdirdim ve incecik doğradığım fesleğenleri üzerine serpiştirdim. Her yer fesleğen ve domates kokarken sofraya oturdum. Tam o sırada yoldan benim tepeliğe doğru Masal’ın arabası döndü. Arabadan inerken;

“Neden bilmiyorum ama evde duramadım ve buraya gelmek istedim. Tam zamanında gelmişim,” dedi gülerek.

Elinde küçük bir sepet vardı, içinden iki minik kavanoz reçel ve zeytin çıkarttı. Gözlerime öyle bir gülümsemeyle bakıyordu ki sadece bu kadarı bile sofradaki tek eksiğin o olduğunu anlamama yetiyordu. Kendi yaptığı gül ve lavanta reçellerini sofraya koyduktan sonra karşıma oturdu. Uzun zamandır ihtiyacım olan bir pozitiflikle kahvaltımızı ettik.

Yemekler bitip, çay keyfi de yaptıktan sonra, çok da özen göstermeden sofrayı topladık ve ikimiz de nereye gittiğimizi biliyor gibi benim scooter’a atlayıp yakınımızdaki koya gittik.

Yazın ortası olmasına rağmen neredeyse bomboş olan bu koyda, minik bir kafeteryadan başka hiçbir şey yoktu. Biz de kafeteryadan iki bira alıp çakıl taşlarının üzerine serdiğimiz havluların üzerine oturduk. Karşımızda uzanan mavi deniz, arkamızda bıraktığımız yemyeşil ağaçlar ve çalan müziğin derinlerinde öten kuş sesleri huzurumuzu ikiye katlamıştı. Biralarımızı içerken, konudan konuya geçiyor ve kahkahalarla gülüyorduk. Birbirimizi öyle güzel tamamlıyorduk ki resmen aramızdaki sarsılmaz anlayışla iyileşiyorduk.

Biralar daha bitmeden denize girdik.

Belki iki saate yakın yüzmüşüzdür. Sohbetimiz denizde de bitmedi. Bir ara çocuklar gibi yarıştık sonrasında da sırt üstü yatıp uzunca bir süre gökyüzüne baktık.

Sahile çıkınca üç tur tavla attık, iki kere ben bir kere de o yendi ve iddiamız üzerine sofra kurmaktan kurtulmuş oldum. Saat yediye gelirken kalktık ve karavana gittik. Sırasıyla duş aldık, o içeri de giyinirken ben taksi çağırdım. Karavandan çıkınca nedenini merak eden gözlerle bana baktı. Buraya geldiğimden beri gitmek istediğim ama tek başıma gidemediğim bir balıkçaya gideceğimizi söyledim. Tavlada kazanmış olmam umrumda değildi; bu kadar eğlenmişken artık bir adım atmam gerektiği hissetmiştim.

Gittiğimiz yer, denizin içine kurulu dört masasıyla, küçük bir meyhaneydi. Karşılıklı oturduk ve sipariş verdik.

Bende ince beyaz bir gömlek ve mavi yazlık bir kot, onda da toz pembe tiril tiril bir elbise vardı. Elbisesine uygun makyajıyla, yeni açmış manolya çiçeğine benziyordu. Her zaman o kadar pozitifti ki onun yanında bulduğum ferahlamayı daha önce hiç hissetmemiştim.

Yemeğimiz bitip sohbete dalmışken, radyodan çalan Zeki Müren’le durulduk. Henüz iki kadeh içmemize rağmen ikimizin üzerinde de bir tatlılık vardı. Ben de şarkınında etkisiyle ayağa kalktım ve elimi ona uzattım. Meyhanenin kenarında yükselen incir ağacına, yuvarlak koltuktan salıncak kurulmuştu.

Elini tuttum ve oraya doğru yürüdük.

“Geldiğimizden beri hep bu salıncağa bakıyordum. Teşekkür ederim. Her şey için” dedi ve salıncağa oturduk. Bu sefer başını göğsüme yasladı. Bende ona sarılarak;

“İnsan ararsa, uçan bir kuştan bile huzuru yakalayabiliyor ama hiç bir şey sevgiyle bakan bir çift göz kadar doyurucu olmuyor. Bana bunu gösterdiğin için asıl ben teşekkür ederim.”

Şarkı değişip; “Yıldızların altında” çalmaya başladığında sanki her şey tamamlanmıştı. Ay, ağacın dallarıyla gölgelenmiş sadece denizle kendini belli ediyor ve yıldızlar gökyüzünde asılı kalan inciler gibi bize yön gösteriyordu. Zeki Müren “sevmek günah değildir” derken Masal gözleri dolmuş bir şekilde bana baktı. Sonra kısık bir sesle;

“Sevmek günah mıdır?” dedi.

“Çoğu zaman.”

Yüzünü ellerimin arasına aldığımda ikimiz de titriyorduk.

Baş parmağımla yanağını sevdim ve onu hafifçe öptüm. Dudaklarımız birbirine değdiğinde sanki ruhum bedenimden aktı ve bambaşka bir zaman dilimine yola çıktı. O saatten sonra hızla karavana döndük. Birbirimize değdiğimiz her saniye; bedenimizle birlikte ruhumuzu da yeniliyor gibiydik. Aramızdaki bu anlayışlı tutku geçmiş yıllarda yaşadığımız sahte sahiplenişleri yok ediyordu. Durulup yanıma uzandığında, göğüsümün üzerinde yazan ismi hiç sormadı aksine parmaklarını üzerinde gezdirdi ve gözlerimin içine baktı. Öğrenmek istediği cevabı gözlerimde gördüğü için sımsıkı sarıldı. Öylece uyuya kaldığımız kısa bir andan sonra yanağımı okşamasıyla gözlerimi açtım. Kahverengi gözleri karanlıkta gece gibi parlıyordu. Yanağımdan öptü ve kendini geri çekmeden;

“Şimdi ne olucak?” diye sordu.

“Hatırlıyor musun? O ilk gece hayallerimizden bahsetmiştik. Ben, sahilden ayrılmadan ilerlersem balık tutarak para kazanabileceğimden bahsetmiştim.”

“Ben de ‘İnternet siteme düğün ve bebek fotoğrafçılığıyla ilgili ilan koyarak para kazanabilirim’ demiştim.”

“Peki neden hayallerimizi birleştirmiyoruz?”

“Neden olmasın? Hem gezer hem çalışırız. Bir iş biterse diğerine koşarız.”

Ona minnet dolu gözlerle baktım.

Burnuna minik bir öpücük kondurdum ve aynı anda “İyi ki” dedik. Aynı duyguyla aynı anda aynı şeyleri söylemek özellikle ikili ilişkilerde imkansız bir şeydi ve biz imkansızı başarmıştık.

Şimdilik zamanın neler getireceğini bilmiyorum ama muhtemelen Masal uyandığında yola çıkacağız. Egosuz, beklentisiz ve kıymet bilerek geçecek zamanlar olacağına inanıyorum. Bunu bana her baktığında hissediyorum. Bu yüzden karavanın anahtarının asılı durduğu anahtarlığı, karşımdaki zeytin ağacının dibine bıraktım. Yıllarca koruduğum acılı hatıramı kendimce özgürleştirdim.

Şimdi güneş doğarken, çayımı içip Masal’ın uyanmasını bekliyorum.

Dilerim bu sefer aşk kazanır…

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz