Sentez

Mahkûmiyet – 2

9 Haziran 2019
Öykü: Mahkûmiyet- 2 | Yazan: Özge Can

Kulağında hep aynı sözün çınlamasını durduramadan meydanı izliyordu Meltem.

“Kaçtı onlar.”

Meydandaki tüm insanların yönü lojmana çevrilmiş, oradan gelecek bir hareket, belki de bir cinnetin seyirliğinde yüreklerine su serpmeyi bekliyorlardı. Oysa Osman vardı yanlarında, diğer terk edilen eş. Herkesin gözlerindeki merak, normalin aksi duruşuyla Meltem’den gelecek inancında, Osman’ın yarasının bilindik kanı ilgilerini çekmiyordu. Kırılıp dökülecekler Meltem’den gelmeli, kopartılacak bir kıyamet varsa Meltem’in hakkı olmalıydı.

Bir de o yabancılık!

Kasabadaki aidiyetsiz duruşunun insanlarda oluşturduğu ukala imaj, içten içe “Hak etti, iyi oldu; Mehmet hoca sıcak adamdı, bu soğuk nevaleyle ne işi vardı ki?” dedikodularının karşılığını bulmanın rahatlamasını yaşatıyordu. Görmek istedikleri yıkık Meltem’in, kendi içlerinde düştükleri çelişkili duygularına yön vermesini bekliyorlardı.

Meltem ise ortada yoktu. O, insanların gözlerindeki merakın samimiyetsiz uçuşlarının evine girmesine izin vermeden, kendi dünyasında bu sorunu çözmenin yollarını aramaya koyulmuştu. Ezberi bozulmuş, zihni karışmış, içinde kanat çırpan kelebekler yerini akbabalara bırakmış, her kanat çırpışlarında hoyratça içini parçalıyorlardı.

“İç kanama geçirmek böyle bir şey galiba, kanın sızmasını hissediyorum içimde,” diye düşündü. Pencerenin önündeki berjerin yönünü ters çevirip, karşı duvara çevirerek oturdu. Oturmaktan ziyade koltuğa sığınmış gibi bir duruşla kendini bıraktı. Dizlerini göğsüne çekip, elleriyle kendini sardı. Olduğu yerde sallanarak duvardaki deniz manzaralı tabloyu izlemeye koyuldu. Çocukluğunun maviliklerine dalıp orada kalma dürtüsü her zamankinden çok daha kuvvetli sıkıştırdı kalbini.

Tablodaki evde olduğunu hayal etti; Arnavut kaldırımda yolda yürüyüp ardına meltemin esintisini alıp denize doğru gidişini… İskeleye bağlanmış sandala atlayıp, mavilikte kürek çektiğini…

Basit fikirlerle zihnini korumaya çalıştığının farkında değildi. İllaki bir kitapta okumuştu bu yöntemi, bilinçaltı ihtiyaç halinde ortaya çıkartmıştı sadece. Krizlerden kurtulmak için sade, basit şeylere odaklanmak, bir süre hayal dünyasına dalarak beyne “her şey yolunda” mesajının verilmesi gerektiğini. Farkında olmadan, kendini kendinden koruyordu Meltem.

Bu koruma kalkanı başkaları için vardı hatta Mehmet için bile vardı, en kalını, en güçlüsü Mehmet için oluşturulmuştu. Zehirli fikirlerinin, hayata tutunma sebebi yaptığı huzursuz ruh halinin kendine bulaşmasına engellemek adına hep korumuştu kendini. Mehmet’in tutunamayan ruhuyla, kendi kararlı ruhu çatışıp, yeni kimlikler edinerek ev arkadaşlığına çevirdikleri bir yaşam döngüsü halini almıştı. Bunu Mehmet tabi ki anlayamamış; kendine kalkan yaptığı “anlaşılamıyorum” kavramına sarılıp aranıp durmuştu sürekli. Meltem, hangi duygunun ya da inancın Mehmet’in yanından gitmesine engel olduğunu bilmiyordu.

Ortada bir mahkûmiyet varsa o Meltem’e aitti

Buna inanıyor ve Mehmet’e en çok da bunun için kızıyordu. Şımarıkça, hep kendinin çevresinde dönüp duran Mehmet, görmüyor, anlamıyordu Meltemi.

Anlaşılmadığının farkındalığı bir kaç yıl önceye denk gelmişti. Bu kasabaya gelmeden önceki yıl Mehmet ile birlikte gittikleri bir şairin şiir dinletisinde. Bozkırın sarısını şiirine yüklemiş; sesindeki sancılı neşeye inat, hüznü damla damla dizeleriyle damıtmış şair kendi sesinden kedere çekiyordu dinleyenleri.

“Dönelim…
Dönmek yenilmektir biraz da yarım kalmasıdır çıkışlarımızın,
korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır…
Olsun dönelim biz yine de.
Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.”*

Dizelerin derinliğini kalbinde damıtmaya almış, Mehmet’in gözlerinde gördüğü kaybolmuşluğun anlamını bu dizelerde bulmuştu.

“Sırtımızın kamburu evlere…”

Evlerinin içinde iki ayrı dünya vardı.

Meltem’in insan ruhunu lime lime edip ayrıştırdığı, her ruhta kendinden bir parça bulduğu, sentezci ruhunun yansıması insanlık hallerinin portesi gibi kitaplarının alanı. Bir de Mehmet’e ait benmerkezci, karamsar, sadece düşüncelerin hüküm sürdüğü, adı çalışma odası olduğu halde çalışmak adına hiçbir icraat yapılmayan, fikir dahi üretilemeyen karanlığın vücut bulmuş odası.

Her ikisinin de ayrı ayrı mahkûmiyet olarak adlandırdıkları evlilikleri sırtlarında birer kambura dönmüş, silkinip kurtulmaktansa bu hayatın oluruna düşmüş savruluyorlardı. Kaçışı bulup giden Mehmet’e teşekkür mü etse lanet mi okusa bilemiyordu.

Kendi ile yüzleşmenin peşine düşen Meltem, bir de dışarıdaki kalabalık ile yüzleşmenin sancısında Mehmet kadar sorumsuz olabilmeyi diledi. Her şeyden kaçmayı başaran Mehmet, ardında bıraktığı hiç bir enkazı devralmadan her daim kaçmanın yolunu bulurdu. Ve her daim suçlayacağı bir insan, fikir, topluluk katılırdı inandığı fikre. Meltem için bu kaçışın terk edilmekten çok daha derin bir anlamı vardı. Özgürlüğünü ilan etmişti Mehmet, yanına aldığı yeni bir mahkûmiyet ile Meltem’den yana kurtuluşunu sağladığına inanmıştı illaki. Yoksa neden desin ki mahkûmiyetimden kurtulmak için gidiyorum diye?

Hangi özgürlüktü ulaşmak istediği?

Yanına kattığı Azize’nin masumiyetine mi inanmıştı? Onunla erişebileceği bir mutluluk mu kurmuştu Mehmet? Yoo, hiçbiri değildi, çok iyi tanıyordu onu. Yanında söndüreceği bur ruh olmadan yola çıkamazdı, bir başkasının varlığında ispat ederdi varlığını. Yanında kendine inanan biri olmalı ki ruhunu yok sayarken fark edilmesin.

Evin odalarını gezmeye koyuldu Meltem. Her odadan eline aldığı bir şeylerle salonda küçük bir tepecik oluşturdu. Oluşturduğu yığının karşına geçip bir sigara yaktı. İşte bu kadarsın sen Mehmet, koca evin içinde sana ait olanlar bu kadar. Masa üzerine yarım iliştirilmiş çerçeve gözüne çarptı. Evde ikisinin birlikte olduğu tek fotoğraf. Meltem ruhunun esintisini saçlarına takmış, tek eliyle başındaki şapkayı tutuyor, çalkantıları dudaklarından dışarıya sızmasın diye yarım ağız gülümsüyor. Mehmet, gözünü gökyüzüne dikmiş, karartmadığı bir gökyüzünün kaldığı bilincinde, ışıltılı maviliğe grilik bulaştırmak ister gibi inatçı kararlılıkla objektiften gözünü sakınıyordu.

Evin kapısını açıp bahçeye fırlattı çerçeveyi Meltem. Sonra birer birer yığından aldığı parçaları fırlattı. Kasabanın meydanındaki kalabalık beklediklerinin gerçekleşiyor halinin memnuniyetinde seyrin keyfine bıraktılar gözlerini.

Meltem her şeyi dışarı çıkardığından emin olduktan sonra kalabalıkta muhtarı aradı gözleriyle.

Kirli sarı bıyıklarının altından sırıtan muhtar Meltem’in gözleri ile buluştuğu anda sırıtışını toplamak zorunda kaldı.

“Muhtaaar, haber et kasabalılara özgürlüğümü ilan ettim ben, prangalarımı döktüm bahçeye, dileyen alsın.”

*Şükrü Erbaş, Ömür Hanımla Güz Konuşmaları

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Şule Özbayram 11 Haziran 2019 at 07:41

    Harika bir yazı… kaleminize ve yüreğinize sağlık. Devamı gelecek mi?

    • Cevapla Özge Can 11 Haziran 2019 at 08:45

      Teşekkür ederim 🙏 Devamı gelmeyecek, hem Mehmet’i hem de Meltem’i okumuş olduk. Sonrası yeni yaşamlar artık.
       
      Sevgiler.

    Cevap Yaz