Genç Kalemler

Nim Muzlim Mağara

7 Haziran 2019
mağara

“Düşler zorlaştırır hayatı, bazen düşleri bir kenara bırakıp gerçeğe odaklanmalı insan.”
– Hikmet Ahgeri Efendi

“Yunanistan’a taşınmak zorunda kalan bir aile düşün. Her şeyi geride bırakmak zorunda kalıp giden bir aile. Selanik’ten bahsediyorum. Hani şu Atamızın doğduğu şehir. Tüm düzenleri alt üst olmuştu. Babaları yüzündendi her şey. Üniversite sınavına on sekiz gün kala okuldan ayrılmak zorunda kalan bir ağabey, her şeyi düzeltmek için uğraşırken kendini yıpratan bir anne ve hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranan ama olacak değişikliklerden korkan bir kız çocuğu düşün.”

“Alper ve pek de küçük sayılmayan kız kardeşi Leyla ile birlikte her şeyi düzeltmeye çalışma maceraları. Nasıl olur sence? İşte bende son durum bu şu an. Biliyorsun, babam kendi işini kurma konusunda takıntılıdır ama bir türlü başaramaz. Bu sefer de başaramadı ve ne yazık ki taşınmak zorunda kaldık. Ben de bunu yazayım dedim; ne dersin? Biliyorsun, yazmayı severim. Güzel hikaye çıkar diye düşündüm. En iyi tavsiyeler senden geliyor. İyi ki seninle tanışmışım. İyi ki okul, bu mektup arkadaşlığını organize etmiş. Her neyse, umarım mektubun tez zamanda ulaşır bana.”

Bu arada buraya geldiğimden beri herkes “Nim muzlim mağara” deyip duruyor.

“Loş mağara imiş anlamı. Nedir bu mağara; araştır bence. Hani ‘Sosyal bilgiler dersi öğretmeni proje ödevi verdi. Ne yapacağım ben? Bittim!’ diye ağlıyordun ya, bu mağarayı araştırabilirsin işte. Çok bakmadım ben ama senin için bakarım bir ara. Yeni adresim zarfta yazıyor. Umarım cevap tez gelir.”

Mektubu göndereli üç hafta oldu ama hala cevap yoktu. Acaba o da şu an benden bıkkınlıkla bir mektup mu bekliyordu? Sıkıldım. İt gibi çalışan ağabeyimin odasına gittim. Geçen sene babam yüzünden sınavı kaçırınca, daha çok çalışmaya başladı. Bu sene kazanmak için ümitli. Odasından bile çıkmıyor inek. Babam bizi zorla Selanik’e götürünce ağabeyim çok sinirlenmişti. Hala dün gibi aklımda o yediği tokat. “Senin yüzünden geleceğim karardı!” diye bağırmıştı Alper. Babam bu sözler üzerine sinir küpüne dönmüştü ve Alper’e sağlam bir tokat atmıştı. O zamandan beri konuşmuyorlar.

Alper sofraya gelmeyi bile reddediyor. Babamın umurunda değil hiçbir şey. Annem ve ben ise arada kalan kişiler olarak yorulduk. Hele annem çok yıprandı. Bir yandan işleri kötüleşen babama destek olmaya çalışıyor; bir yandan da derslerinin başından kalkamayan, içi nefret dolu ağabeyimle ilgileniyordu. Bana gelince; sadece gelecek mektubu bekliyor, elime kalpli defterimi almış, o mektuba cevap olarak yazacaklarımı düşünüyordum.

İşte sonunda gelmişti mektup.

Ve şu “Nim Muzlim Mağara” da yine bana yapıştı.

Bu Loş Mağara fikri hoşuna gitmiş ama benden yardım istiyormuş. Oldu, başka? Keşke okul gezisine katılsaymışım. Okul şu ünlü “Loş Mağaraya” gezi düzenliyormuş. Ama ben ne yazık ki gidemiyorum. Çünkü Alper’in sınavı o güne denk geliyor ve benim de ona destek olmam için orada olmam gerek. Yani sıfıra sıfır, elde var sıfır.

“Şu Loş Mağara fikri bitti gitti ama hala benim peşimi bırakmadı. Üniversite sınavına girdim, kazandım ve bölüm olarak, muhabir olabilmek için, basın ve yayıncılık seçtim. Ve bil bakalım ne oldu? İlk dersimizde öğretmen geldi ve Loş Mağara’yı anlatmaya başladı. İşin iyi kısmı dört yıl önceki sosyal ödevin işime yaradı. Biraz geç yazdığım için de özür dilerim. Babamın işi yine battı onun stresi içindeydim tüm ay. Ama şimdi iyiyim. Bu arada bence gerçekten seçtiğin bölüm tam sana göre. Herhalde bir milyon yıl sonra falan anca bana bir mektup yollarsın ya da ben sana yollarım. Neyse kal sağlıcakla. Tez gelir mektubun da umarım.”

Okuldaki ikinci ayımın son günleri.

Herkes hala bir tuhaf. Öğretmenler, öğrenciler, görevliler… Arkadaşlarımla notlara çalışırken öğle yemeğimizi bitirdik. Ve koşar adımlarla sınıfa çıktık. Yerlerimize oturduk ve her zamanki gibi normal geçen günümüz bir anda anormale döndü. ‘Temel Gazetecilik Dersi’ profesörümüz, derse bir haberle başladı.

“Çocuklar” diye söze girdi.

“Bir aile dostum kendi dergisinde benim öğrencilerimin stajyer olarak çalışmasını istiyor. Stajın herhangi bir döneminde başarısız olanlar, işten çıkartılacaklar. İki ay boyunca kovulmadan, işe devam edebilen kişiyi dersten geçireceğim.”

Saçmalık. Derste iyiysen ama eğer uygulamada iyi değilsen… bir dakika aslında iyi taktikmiş. Dersteki verimi uygulamaya en iyi dökebilen, dersi anlayabilmiş demektir. Bu da bir nevi sınav aslına bakarsak.

“İşteki 3. haftam. Şu ana kadar çoğu arkadaşım işten çıkartıldı. Ben iyi gidiyorum sanırım. Biliyorsun sana söylemiştim ilk günlerim sadece kahve getirip, fotokopi çekmekle geçti ama sonradan birkaç habere beni de gönderdiler. Aslında çoğu gezi haberiydi. Sonradan dergide benim de yerim oldu. O kadar mutluyum ki! Şu ana kadar bende son durum bu. Tez gider umarım mektubum. Seviyorum seni!”

Artık mutluyum.

Sonunda İzmir’e geri döndüm. Dergi işinden yeni çıkmıştım ama şimdiden özlemiştim. Bu nedenle oradaki en yüksek tirajlı dergilerden birine stajyerlik için başvurdum. Olmayınca, listemdeki diğer üç dergiye de başvurdum. Üçüncü de ancak işe alındım. O da klasik kahve getir götür, dosya bas. Üç kuruş para bile kazanma. Hasta annemden, kendimden utana utana para isteme faslını geçtim. İşin eğlenceli kısmı başladı. Sırtımda ayı bağırır gibi müdür bağırıyor. Ara sıra mektup arkadaşıma, cevap yazmaya yelteniyorum. Tam yazacağım, müdür sırtımda bitiyor. Bu müdür yüzünden beş, altı hafta falan dostum mektupsuz kaldı.

“Sonunda manyak müdür gitti. Hani sana anlatmıştım ya. Yalnız ben şunu anlamıyorum: Yeni terfi edildiğim dönemlerde, ‘Leyla Hanım, haftaya şu haber istatistikleriyle ilgili bir tablo yapar mıyız?’ diyor. Bu ne saçmalık ya! Bu nedir? Bu ne kadar saçma bir şeydir ya? Bacım doğru dürüst de ki; ‘Şu raporları hazırla artık, haftaya toplantıda sunacaksın bunları. Yapar mıyız?'”

“Yapalım mı ne ya? Saçmalık. Her neyse en azından yeni müdür daha iyi.”

Yeni müdür artık dostum olmuştu. Zeynep adında çok iyi bir kadındı. Adaletliydi. Bu yüzden hiçbir zaman bana torpil yapmadı. Yapmasına da gerek yoktu zaten. Gerçi bana verdiği son iş çok can sıkıcıydı. Gene şu “Loş Mağara” bana yapışmıştı. Zeynep Hanım bu işi bana vermeyi uygun gördü. Onunla şimdi konuşacağım. Nedense bu işi hiç istemiyordum.

“Olmadı dostum. Sana dedim ya Zeynep Hanım ile konuşacağım diye. Olmadı. Oranın hiç korkunç olmadığını söyledi. Ve bu işe beni daha çok iteledi. Ben de biraz daha araştırma yaptım ve gerçekten çok garipti. Orada biri kaybolmuş. Kaybolanın ismini daha önce duymuştum. Ve hikayesi, annemin bana ben çocukken anlattığı hikayeye benziyordu. Şüphelendim. Çünkü bir gün ona bu hikayenin nereden ortaya çıktığını sordum. O da bir akrabamızın hikayesi demişti. Ama çok umursamadım. Haftaya gidiyorum gene Loş Mağara’ya. Bana şans dile!”

Uçağım indi. İlk günden oraya gitmek istedim. Gideyim de bitsin bu iş dedim. Ve bir araba kiralayıp gittim. Mağaranın girişinde biletimi aldım. Çekim ekibi girişte bir sorun yaşadı. Bu yüzden de ben önden gittim.

Mağaranın karşısına geldim ve durdum.

O korkunç mağaraya girmek zorunda olma fikri bile tüylerimin diken diken olmasına neden oluyordu. Aslında müdürümün ben gitmek istemeyip, “Orası çok korkutucu. İşi başkasına verseniz daha iyi olur bence,” dediğimde,

“Bu tam olarak senin alanın. Hem o kadar da korkutucu değil, sadece birkaç sarkıt var. Karanlık bile değil, loş. Adı üstünde…” derken haklıydı.

Ancak mağara hala bana çok korkutucu geliyordu. Acaba bir akrabamın orada kaybolmasından dolayı mı bu kadar korkuyordum?

Devam edecek…
Belki başka bir yazıda.
Belki hayal gücümün başka bir kapağı daha aralandığında,
devam edecek.

>> Sonraki Bölüm

İlayda Varol

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Hande Aktürk 20 Haziran 2019 at 11:16

    Hayal gücümüz ne kadar birbirine benziyor İlayda… Heyecanla devamını bekliyorum.

  • Cevap Yaz