Kırmızı

Örselenmiş Ruhlar Nehri

28 Ağustos 2019

* Yazıyı yazarının sesinden dinlemek için alttaki ses dosyasını tıklayabilirsiniz.

* Yazarın Notu: Bu yazıyı, Abel Korzeniowski – Table for Two dinleyerek okumanız tavsiye olunur. YouTube linki için tıklayabilirsiniz.

Öykü: Örselenmiş Ruhlar Nehri | Yazar: Nurdan Yılmaztürk

Ölüm anında, insanın tüm yaşamının gözünün önünden 1 film şeridi gibi geçtiğini zannederlerdi. Öyle olmadığını tecrübe edişleri; belki de çok genç 1 yaşta hayata veda edişlerinden mütevellit, kısa metrajlı 1 film şeridini dahi dolduracak yaşanmışlıkları biriktiremeyişlerindendi ne yazık ki.

Hepsi, tam da böyle hissetti. Bedenleri henüz soğumamıştı. 1 giysi gibi üzerlerine giydirilmiş ruhları saniyeler içinde terk ederken vücutlarını; arınmak üzere, tüm ruhların toplandığı çayıra doğru hızla ve sükûnetle ilerlediler.

Çayıra yaklaştıklarında, eşsiz 1 tazelenme duygusu kapladı içlerini. Ve acıları azalıyordu sanki. Ama o da ne? Sevinçleri de. Anıları da siliniyordu 1 yandan. Oysa, hep hatırlamak istedikleri vardı içlerinde. Anneleri, babaları, evlatları, kardeşleri, dostları, kıymetli anları. Çayıra yaklaştıkça, azaldıkça azaldı hepsi. Öyle ki, yeni doğmuş 1 bebeğinki kadardı artık biriktirdikleri. Ve tek sahip oldukları bilgi; doğdukları gün kulaklarına fısıldanan isimleri idi.

Tazecik çayır, bebek mavisi gökyüzü ve ikisini ayıran o kristal nehir hiç tanıdık değildi ama yabancılamadılar da. Acaba daha önce gelmişler miydi buraya? Kendilerinden başka ne çok ruh vardı etrafta. 1 ses duyuldu o anda. Bu ses, çayırda bulunan tüm ruhlara ne yapmaları gerektiğini anlatmaktaydı. Dinlediler şaşkınlıkla. Ve çayırın onlara ayrılan kısmına geçtiler yavaşça. Orada öylece durup çevrelerine baktıklarında, 1 farklılık dikkatlerini çekti. Diğer bölümlerin aksine, çayırın bu kısmındaki ruhların tamamı yara, bere içinde, örselenmiş haldeydi. Anlam veremediler buna. Utandılar biraz da. Beklediler öylece. Beklediler. Beklediler. 1 zaman sonra, kendilerine hiç benzemeyen 1 ruh geldi yanlarına. Epey yaşlıca. Benzersiz ruh, tek tek dokundu hepsine. Neler yaşadıklarını anladığını ifade etmek istercesine.

Toplayıp onları etrafına, başladı anlatmaya.

“Ruhdaşlarım. Hepimiz çayırın bu özel bölümündeyiz. Burası size, bize ve bizim gibi ruhlara aittir. Biz kimiz derseniz; bizler, doğarken kadın bedenlerine en saf haliyle, naifçe, özenle giydirilmiş ve ne yazık ki ömrü boyunca örselenmiş, yaşamı 1 erkeğin ellerinde hunharca son bulmuş ruhlarız. Birazdan tek tek isimleriniz okunacak ve hepiniz, şu önümüzde akan nehire girecek, yıkanacak, arınacaksınız. Nehirin sularında yaralarınız iyileşecek, örselenmiş yanlarınız şifalanacak ve ilk doğduğunuz günkü kadar huzurlu, mutlu ve sağlıklı ruhlar olarak yeni bedenlere hazırlanacaksınız.”

Bu sözler karşısında sevindi tüm örselenmiş ruhlar. Bebek gülüşleri çınlattı çayırı 1 süreliğine.

Benzersiz ruh devam etti sözlerine, “Şimdi size çok önemli 1 bilgi vereceğim. Nehire girdiğiniz andan itibaren, son hayat hikâyenizde yaşadığınız pek çok duyguyu, sizde o duyguya sebep olan olayları hatırlamak suretiyle hissedeceksiniz kuvvetli şekilde. Sevinçleriniz ve acılarınız; birtakım görüntüler, sesler eşliğinde canlanacak önünüzde. Sarsılacaksınız. Çok sarsılacaksınız. Size ‘Korkmayın,’ demiyorum çünkü korku, ruhların taşıdığı, doğuştan varolan 1 duygu değildir. Korku; diğer duyguların aksine, ne yazık ki yaşamın içinde yaşanılanlarla öğrenilir.“

Benzersiz ruhun bu son cümlesini, hiçbiri anlamadı. Ta ki nehire girene dek.

Sırayla okundu isimleri.

1 bebeğin ilk adımlarına benzer adımlarla ilerlediler nehire doğru. Bıraktılar kendilerini nehirin içine. Ve işte o anda tüm gökyüzü çivit maviye döndü. Çayırdaki otlar, 1 kasırganın bozgununa uğramışçasına sımsıkı topraklarına tutundu.

İlk olarak Emine’nin sesi duyuldu, “Ben ölmek istemiyorum..” diyordu ve havada 1 kız çocuğunun telaşlı 1 kuş gibi çırpınışları asılı duruyordu. Sonra Şule’nin o güzel gülüşü, 1 binanın 20. katından aşağı düştü. Özgecan cayır cayır yanıyordu, elleri, ayakları yoktu. Tuğba’nın kızına verdiği ismi andıran 1 parça ay, kurşunun değdiği şakaklarından sızıyordu. Gülnur, hekim önlüğünün beyazlığındaki kefenini hain 1 yol kenarında, babasının elinden alıyordu. Münevver, mevsimine doyamamış 1 ağaç gibi; 1 testereyle, yeşermemiş yapraklarından, çiçeklerinden, dallarından ayrılıyordu.

Dilek, Azime, Filiz, Elmas, Ümmügül, Rahime, Dudu, Yasemin, Sibel, Aslı, Meryem, Melek, Hanife, 10larcası, 100lercesi, 1000lercesinin ömrü; Yaradan’ın verdiği canı alma haddini kendilerinde bulan şeytan suretindeki erkek yaradılmışların kanlı ellerinde son buluyordu.
Tüm örselenmiş ruhlar; nehrin içinde bebekler gibi içlerini çekerek ağlıyordu.

Örselenmiş ruhlar nehri; yakut yakut akıyordu.

Nurdan Yılmaztürk

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

3 Yorum

  • Cevapla Özge Can 28 Ağustos 2019 at 16:24

    Bizler de bu dünyada örselenmiş ruhlar olarak ardlarından göz yaşı döküyoruz 😢 Bin tane ahh döküldü içimden öykünü okurken Nurdancım, örselenmiş ruhları şifa bulsun gittikleri yerde 🙏 Örselenmiş Ruhlar Nehrine yeni canlar ulaşmaması için çabalarımız sonuç versin dilerim.
     
    Güzel kalbinden öperim 💙

  • Cevapla Yeliz Hızlı 29 Ağustos 2019 at 09:59

    Bu kadar güzel anlatılabilir, bedenimde kalbimin taa içinde hissediyorum acılarını, hep bizimle yaşayan örselenmiş ruhlar olarak yaşayacak 😔 Ruhlarının huzur bulması için 🤲🏻 ediyoruz, daima içimde yaşataca(ğ)ım örselenmiş ruhla 🙌🏻👆🏻

  • Cevapla Çiğdem Mertoğlu 29 Ağustos 2019 at 11:21

    Nurdan Hanım ne kadar güzel bir kurguyla yazmışsınız ölümden sonrasını. Belki de dediklerinizi bizzat yaşamışlardır. Kelimeleriniz, cümleleriniz, yaşattığınız o duygu… Hepsi için sizi kutluyorum. Büyük bir ustalıkla yazmışsınız. Elinize, yüreğinize sağlık…

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan