Martan'ın Sepeti

Affan

24 Haziran 2020

Öykü: Affan | Yazan: Zeynep Mete

Affan renklere tutkun. Çocukluğu renklerin oyun tahtası. Şimdilerin çok başarılı mimarı, grafikeri, ressamı, sanatçısı. Çocukluğundan beri başaklarla dolu tarlaların kardeşi o. Akşam güneşi altında uğuldayan derelerin arkadaşı. Kahverengi gövdeleri yüzünden deli, kalk gidelimci ağaçların akıl hocası, onları güvenle dengeleyen yeşil yaprakların ise dostu. Sevginin herkes için olduğunu müjdeleyen turuncu bal kabaklarının en yakın komşusu..

Şimdi sırtı güneşe, yüzü ovaya çevrili düşünüyor. Taaa tepelerden izlediği küçücük köyü, onu geçmişin acıklı kıymetli anılarıyla yüzleştiriyor. Bugün anasını yitirdi. Kucağında onu gömmeden önce kestiği iki melik var.

Uzaklara, geçmişin düşlerine dalmış:

Bir bayram sabahına, babasının bitmez tükenmez öfkesini sabah ezanıyla anacığına kusan bet sesiyle uyanıyor. Anacığı, huysuz babasının yumruklarıyla iki büklüm. Duvara dönmüş yüzüyle tıpkı kaynar suya atılmış ipek böcekleri gibi sessiz çığlıklar atıyor. Gözleri, ağzı sımsıkı yumulu. Affan içinden durmadan tekrarlıyor, binlerce kere; “Dur baba vurma, vurma anama, sen bana bayramlıklar al, dur baba vurma anama. Baba bana bayramlıklar al; kumaşı umut, düğmeleri düş olsun…”

Sonra bitti, gökgürültüsü ve şimşeği anımsatan şiddet bitti. Ardından anasının kara bulutların boşalttığı rahmet yüklü yağmur gibi gözyaşları geldi. Anacığı bir yandan gözyaşlarını yaşmağının ardına saklayıp bir yandan siniye kahvaltı çanaklarını diziyor. Babası sininin başına oturduğunda zavallı anacığı çoktan tahta kapıyı çekip mallarla birlikte keçi yolunu tutturdu bile. Affan seyirtti ardından. Yetiştiğinde kadıncağız koyunları, keçileri sabah buğusuyla tütsülenmiş kır yere yaymış ve bir taşın üzerinde örekesiyle güneş eğirmekte.

Affan durup bakıyor uzun uzun. Anası o kadar güzel ki. Örekeden geçen güneşin şavkı sanki büyülü bir merhem gibi az evvel dayakla berelenen yaralarına sürülüyor. Örekedeki ipek ise rüzgarla el ele vermiş; yaşamadan ölmüş ipekböceklerinin türküsünü vızıldıyor. Bakıyor Affan, bakıyor, bakıyor…

“Neden, ana neden?” diye bağırıyor. Sessiz, boynu bükük anası azık heybesinden bir parça yufkayla dürüm edilmiş peyniri oğluna uzatıyor. “Gel” diyor, “İki lokma yut… Aç karnına daha çok üzülür insan…”

Başka bir güne gitti sonra Affan; anacığıyla dut dalları kesiyorlardı kozaya girecek ipek böcekleri ve mallar için.

“Ana” dedi Affan; “Yazık değil mi böceklere? Hem besliyoruz hem öldürüyoruz… Diğer bütün nebat gibi, keçiler, koyunlar, inekler gibi…”

“Doğanın kanunu oğul, ölmemek için öldürüyoruz” deyiverdi anası. Aynı anda Affan’ın beyninde bir şimşek çaktı; “Babamı da öldürelim o zaman” diye karşılık verdi coşkuyla, “Öldürecek dayaktan seni.”

On üç yaşının deli kanıyla bir hamlede söyleyiverdiği söz, sonrasında tüm tüylerini diken diken etti. Anası birdenbire simsiyah olan yüzü ve endişe dolu sesiyle “Yüreğimizde öldürdük zaten, katil olmaya hacet yok” diye susturdu oğlunu.

Affan o an karar verdi, babasını gerçekten öldürecekti.

Her zamankinden daha dikkatle babasını izlemeye başladı. Birgün anladı ki babası çok sinirlenince yüzü önce güneşten kavrulmuş otlar gibi sapsarı, sonra yeni sıkılmış zeytinyağı gibi boz yeşil, en sonunda da aysız karanlık geceler gibi simsiyah oluyor, bir köşeye çekilip uzunca bir süre kıpırdayamıyordu. Sonraki günlerde damlayan musluğun pıt pıtları yüzünden musluğu kırdığını, evin duvarına sürten dalın hışırtısı yüzünden kocaman ağacı kestiğini, bahçe kapısına asılı keçi çanının her çınlayışında delirip en sonunda çanı sıpıtıp attığını da farketti. Anlamıştı,tekrarlayan biteviye sesler onu hasta ediyordu.B ir pelesenk uydurdu kendince, babası bu pelesenke yapışıp tıpkı böcekler gibi ölecekti. Hergün sormaya başladı, hem de bir kaç kez; “Baba, mercimeği mi bulgura katalım, bulguru mu mercimeğe?”

Adam ne yaptıysa susturamadı Affan’ı. Dövdü olmadı, sövdü olmadı, evden kovdu olmadı, anasını dövdü bir kez Affan yüzünden. Affan o gün daha çok sordu pelesenkini babasına. Affan kimsenin yanında demiyordu diyeceğini, babasıyla yalnızken söylüyordu. Bu yüzden de kimsecikler inanmıyordu adamın şikayetlerine. Günlerden birgün ahırda komşunun avradıyla yakaladı babasını, gözleri büyüdü Affan’ın, korkudan kaçtı komşu kadın. Babası dağılmış saman yığınının ortasında donunu bile toplamadan öylece sırıtıyordu.

“Er kişi yapar oğul” dedi tütün sarısı dişlerinin arasından tıslayarak.

Affan önce ahırın kapısını kapadı sonra babasının üzerine çullanıp ağzını ve ellerini bağladı, sonra başladı “Mercimeği mi bulgura, bulguru mu mercimeğe katalım baba?” demeye. Babası çırpındı, kaçmaya çalıştı ama oğlunun gücüyle baş edemedi. Affan, ayağa kalkmak için davranan babasını her keresinde göğsüyle yere yıktı. Artık baba inliyor ve yerlerde, hayvan dışkılarının üzerinde debeleniyordu. Hayvanlar başta aldırmadılar olup bitene ama sonra ürktüler ve yerlerde sürünen adamı çifteleriyle kan revan içinde bıraktılar. Her şey bir anda oldu ve bitti.

Affan sustu, bekledi, babasının ağzına bağladığı boyun bağını çözdü, ellerini açtı, cebinden çıkardığı aynayla soluğunu kontrol etti…

Evet soluk almıyordu.

Sakin sakin malları yemledi, anası bugün buraya gelmemeliydi. Belki yarın diye düşündü. Kapıyı açtı çıktı ve ardına bakmadan bahçenin uzak köşesindeki eve yöneldi.

O gece baba eve gelmedi, alışkındı anası sorgulamadı. Sabah malları yemlemeye giden anasının çığlığıyla uyandı, komşular toplaştı, köyün emekli yaşlı baytarı gelip baktı, evet babası ölmüştü. Hâlâ içki kokuyordu, içip ahırda sızmış, hayvanlar onu ezmişti. Kimse şüphelenmedi.

Korkulan gibi olmadı, Affan ve anası ne aç ne de açık kaldı; sırt sırta verdiler, ekmeklerini emeklerine yüklediler. Affan yün ve ipek eğirmeyi, renklerin dilini, kazanlarda boya kaynatmayı, halı dokumayı öğrendi. Köye açılan halı kursunda öğretmenin dikkatini çekti birgün. Öğretmen; Affan’ın çok yetenekli, zeki ve becerikli olduğunu ve okuması gerektiğini anlattı annesine.

Affan ne kadar itiraz etse, anasının yanından ayrılmak istemese de annesi dinlemedi. Aynı tarihlerde eşini kaybeden görümcesiyle sırt sırta verdiler, okuttular çocuklarını bir bir. Çocuklar hayata tutununca ne etseler de analarını şehre getirmeyi başaramadılar. İki kadın birer hafta arayla ölene değin birlikte yaşadılar. Babası değil ama halası yoldaş olmuştu anacığına.

Affan elinde anasının saçları tepede otururken hep bunları düşledi işte.

Öylece yok olup gitmesine izin veremezdi anasının anısının. Karar verdi bir duvar halısı dokuyacaktı. İpekleri, yünleri günlerce boyadı, eğirdi sonunda tüm hazırlıkları bitince oturdu eski dokuma tezgahının başına. Zümrüt’ü Anka ve bir ejderhanın savaşını simgeleyen motif dizecekti halısına. Bu; bahar yağmurlarını, huzur ve bereketi simgeliyordu. Anka kuşunun kanatlarında kullandığı rengarenk ipeğe anasının meliklerinden aldığı kalın saç tellerini ekleyecekti, ejderhayı kıpkırmızı dokuyacaktı. Kırmızı zamanı unutturan, tansiyonu yükselten kimliğiyle tam babasına uygun bir renkti. Halısının kenarlarını halası ve annesinin anısına turuncu “Eli belindelerle” süsleyecekti.

Sonra gündüzleri uyudu, geceleri tezgahı başında büyüdü Affan. Onu günler sonra dokuduğu şahaser halısının tezgahı dibinde huzurla uyurken buldular. Artık gülümsüyordu…

Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 24 Haziran 2020 at 21:00

    Ülkenin, dünyanın kanayan yarası; kadına, çocuğa şiddet. Öykülerinde bu konuya her yer verdiğinde hayranlık uyandıran bir hikaye çıkıyor karşımıza.
     
    Cani miyim bilmem ama o lanet babanın hayvanların ayaklarının altında canını verdiğini okuduğumda içimdeki adalet terazisini tutan kadın gülümsedi 😉 Ardından anne-oğulun birlikte yeni bir hayat inşa etmesi, gelin-görümcenin muazzam bir kadın dayanışması ile bir ömür birbirlerine yoldaş olması… Her, her ayrıntıya bayıldım. İyi geldi bu öykü ruhuma 😁
     
    Cesaretle çarpan yüreğine, güçlü kalemine sağlık Zeynepcim 👏🏻

  • Cevapla Zeynep Mete 24 Haziran 2020 at 22:06

    Can Editörüm;
     
    Yaşlı dünyamız kadar eski belki de kadınlara ve çocuklara yapılan bu haksızlıkların tarihi. Fakat ben bu haksızlıkların yine kadınlar ve çocuklar tarafından çözümleneceğine inanıyorum. Bu öyküde olduğu gibi bir cinayet değil elbet çözüm. (Bütün kötülüğüne rağmen üzüldüm babanın öyle ölmesine, biraz ağır mı oldu ne 😉)
     
    Kadınlar güçlü, akıllı ve adil olursa onların yetiştirdiği çocuklar da bedenen ve ruhen sağlıklı olacaktır diye düşünüyor ve umut ediyorum.
     
    Desteğin ve güzel yorumun için çok teşekkürler.
     
    Sevgilerimle

  • Cevapla Beril Erem 25 Haziran 2020 at 02:07

    Affan… Kötü şeylerden kaçınan, kötülüklerden uzaklaşan… İlk ona baktım bilmediğim için anlamını. Ne büyük ironi kurmuşsunuz Zeynep.
     
    Kötülük nedir? Kötü nedir? Her kötü gerçekten kötü müdür?
     
    Kaleminize sağlık ❤

  • Cevapla Zeynep Mete 25 Haziran 2020 at 13:12

    Sevgili Berilciğim;
     
    Her zamanki gibi çok ince ve zarifsin, üstelik hep yüreğinle okuyorsun. Bu beni sonsuz mutlu ediyor çok teşekkürler.
     
    Kötü nedir?
     
    Beni iyi ve kötünün tanımı konusunda terbiye eden bir iki örnekten söz etmek istiyorum.
     
    Bir dönem mahkumlara okuma yazma kursu vermiştim. İçlerinde müebbetler de vardı. Cana kıymış fakat o kadar naif ve kibar ki. Kendine göre sebepleri var elbette. Düşününce işin içinden çıkamıyorsun.
     
    Birkaç yıl önce de “Sineklerin Tanrısı” adında bir kitap okumuştum. Kötülük ve iyilik sanırım en iyi orada ifade ediliyor. İyiliğin ve kötülüğün ne tam tanımı ne yaşı, ne titri, ne de konumu var. Hepimiz biraz kötü ve belki biraz da iyiyiz. Sezen Aksu’nun şarkısındaki gibi;
     
    “Bir yanımız her duruma müsait.”
     
    Galiba kötülükten geçmeden iyiliğe varamıyoruz. İşin özü bu.
     
    Eski bir Kızılderili hikâyesi der ki;
     
    “İçimizde iki köpek vardır. Biri iyi, diğeri kötü. Hangisini beslersek onu yaşarız…”
     
    Sevgilerimle güzel kardeşim.

  • Cevap Yaz