İnce Mevzu

Aşka İnancın mı Kalmadı?

2 Temmuz 2020

Yazı: Aşka İnancın mı Kalmadı? | Yazan: Seda Çağlayan

Genellikle kendi duygularım ya da etrafımda yaşanan ve beni etkileyen hikâyelerden yola çıkarak yazmaya yatkın biriyim ama iki hafta önce yazdığım Sezen-Onno hikâyesinden sonra editörümüz Didem, yazının altına bir not bırakarak benden bir ricada bulunmuştu:

“Kuzum bir de benim gibi aşka olan inancını yitirmişler üzerine yazsana bir hafta. Ne acı ki aşk diye yaşanan her şey bana koca bir tiyatro gibi geliyor artık. O sonsuz aşkların da edebiyatın, sinemanın, şiirin insana umut aşılamak için uydurduğu bir fenomen olduğuna inanıyorum son bir iki yıldır.”

Ben de Pandora’nın kutusunu açmaya karar verdim.

Aşka inancın mı kalmadı?

Sevgili Didem ve diğer “Benim aşka inancım kalmadı hiç”çiler, aslında size hak vermiyor değilim. Bunu düşünmenize sebep olacak öyle çok olaya tanıklık ediyoruz ki. Her şey çok çabuk bitiyor. Sözde aşk ateşi çabucak sönüyor, edilen yeminler halının altına süpürülüyor, sensiz ölürüm diyenler anında koluna başkasını takıyor, vesaire vesaire…

Bu liste daha da kalp kırıcı bir şekilde sayfanın sonuna kadar uzayabilir ama şimdi durduk yere sinirlerinizi bozmayacağım. Fakat bilin ki o yaşananlar gerçek aşk değil.

Heves diyebiliriz belki. Ama yaşarken fark edemeyebiliyor insan, kaptırıyor kendini, iki insan birbirine uçuşuyor, adı aşk oluyor. Değil ama…

Uslanmıyor

İşte bu yüzden ben ve benim gibi adı Polyanna’ya çıkmış olanlar tersini savunabiliyor. Aradaki farkı tecrübe ettikleri için. Bu arada sanılmasın ki aşka olan inancımız bir türlü yerle bir olmuyor. Bir kere hiç de öyle olmuyor falan değil. Onu itiraf etmekle başlayabilirim. Elbette oluyor.

Bizim de yaşarken çok büyük olduğuna inandığımız aşklarımız bir bakıyorsunuz büyük bir gürültüyle yerle bir oluyor. İşte inanmayanlarla inananların farkı sanırım orada devreye giriyor. Biz inananlar yıkılanı yeniden inşa etmeye yatkınız sizden farklı olarak. Bunun sebebi de bence bir yanımız hep çocuk, hep hevesli, ne kadar düşüp orasını burasını kanatsa da uslanmıyor.

Akıllıca olduğunu söylemiyorum ama içten gelen bir durum olduğunu söyleyebilirim. Engel olamıyoruz. Zaten aşk da akıllı insan işi değil. Ya da mantıklı insan işi değil diyelim. Mantığı devreye soktuğun zaman artık o aşk olmuyor.

İtiraf.com

Bu yeniden inşa sırasında insan kendisiyle bin kere kavga ediyor inanın. Sol omuz ve sağ omuz üzerindeki melekler, sesler, artık siz nasıl kabul ediyorsanız, insanın canına okuyor. Sadece onlar değil; eş, dost, arkadaş da devreye giriyor.

“Akıllanmadın mı hâlâ?” diyor kibar bir şekilde.

“Akıllanmadım” diyorsunuz hiç de kibar olmayan biçimde. Kimse canını yakan o hadsiz, onun üzerine fasikül fasikül olumsuzlamalar yapılıyor. Ve elbette kişi benim bahsettiğim o uslanmayanlardan biriyse laf söz dinlemiyor ve bildiğini okuyor. Ama bunu yaparken artık o andan itibaren sadece kendi aşkına güveniyor. Aslında her işini yaparken sadece kendine güvendiği gibi. Affederken de sadece kendine güveniyor. Kendi için affediyor aslında ya da kendi için aşık oluyor yeniden.

Aşk iki kişilik diyorlar ya, yalan o. Aşk gayet de tek kişilik bir şey. Siz hiç karşısındaki mutlu olsun diye ona aşık olan birini tanıdınız mı? Herkes kendi ihtiyacı yüzünden aşık oluyor ve her hayal kırıklığının sonrasında da yine kendi için affediyor. Karşısındaki kendini iyi hissetsin diye değil, kendisi yeniden mutlu olmak istediği için affediyor. Gördüğünüz gibi affetmek fedakarlıktan değil, basbayağı bencillikten kaynaklanıyor.

Off şimdi kim bilir ne kadar çok insan buna karşı çıkacak? Arkadaşlar, dürüst olun kendinize. Önce can, sonra canan. Çoğumuz aslında birine değil de, aşka aşık olduğumuz için yaşıyoruz başımızdan geçen bütün o hikayeleri. Ahmet’in, Ayşe’nin kaşına gözüne değil, onunla birlikte olabilme durumuna aşık oluyorsunuz.

Rezil mi olduk? Olmadık korkmayın.

Bu anlattıklarım epeyce yerin dibine soktu hepimizi, farkındayım. Güçsüz, ezik, başkasına ihtiyacı olan bireyler gibi gösterdi. Yok, öyle de değil. Güçsüzlük değil, tercih bu. Bu gibi durumları yaşayan insanların birçoğu sapasağlam, her işini kendi halleden, hayatını kimseye eyvallah etmeden yaşayan insanlar.

Ama o insanlar aynı zamanda duyguyu, aşkı seven, onun içinde savrulmak isteyen, gerekirse o duyguyla şiir yazan, yazı yazan, şarkı yapan, düşen, kalkan ama aşktan gelene seve seve razı olan insanlar. Yani bunların başına ne gelse akıllanmazlar, aşka olan inançları da bir yere gitmez. Ama güçsüzlükten değil, arzudan. Arada derin uçurum var.

“Artık sevmeyeceğim” demeyin siz yine de

Aşka inancı kalmayanlar için ne yapabiliriz inanın bilemiyorum. Elimizi açıp dua edebiliriz aşkı yeniden yaşayabilmeniz için. Başınıza gelen kim bilir hangi karanlık hikâye yüzünden gömdünüz duygularınızı toprağın altına. Bu da sizin elinizde olan bir şey değil, öyle şarkıdaki gibi “artık sevmeyeceğim” deyince olmuyor o işler. Mutlaka sizi o çukura yaşadığınız derin hikâyeler atıyor. Yeniden sevmeye korkuyorsunuz.

Duygularınızı zapturapt altına alıyorsunuz bilmeden. Kalbinizi değil aklınızı kullanıyorsunuz. Kendiniz için doğru olduğuna inandığınızı yapıyorsunuz. Yeniden doğru olduğuna inandığınız farklı bir durumla karşılaşana dek de bu böyle devam edecek. Siz o zaman geldiğinde anlayacak ve zaten kendinizi özgür bırakacaksınız. O zaman yeniden aşk olacak.

Kuyruğu dik tutmuyorum hayır

Bilmiş bilmiş yazdığımı farkındayım ama biliyorum da yazıyorum. Tecrübe etmenin yanı sıra çok düşündüm, çok okudum, çok dinledim, kendimle çok hesaplaştım. Artık korkuların, bencilliklerin, yenilgilerin, yıkılmaların, yeniden ayağa kalmanın, affetmenin ne kadar insani ve istisnasız hepimizin yaşadığı durumlar olduğunu yüksek sesle söylemekten çekinmiyorum. Kuyruğu dik tutunca madalya takmıyorlar. Düşüncelerimi, duygularımı saklayarak yazmayı bırakalı çok çok uzun zaman oldu. Dolayısıyla anlattıklarımı okuyanlardan bir kişi o “aydınlanma” anını yaşasa kârdır diyorum.

Riskli ama çok da acayip

Korkmayın. Aşk kötü bir şey değil. Sadece riskli bir şey. İnsanı rezil de eder, vezir de. Göklere de çıkarır, betona da çakar. Ama insanız işte. Şu dünyada ne kadar kalacağımız meçhul. Sadece riskli olan tarafını düşünürseniz azıcık aşım, kaygısız başım mantığıyla yaşar gidersiniz. Halk arasında yuvarlanıp gitmek diye tabir edilir. Düz çizgide yaşarsınız.

Oysa biliyorsunuz yaşam destek ünitelerinde o düz çizgiler hiç makbul değil, Allah korusun.

En derin sevgilerimle,

Seda Çağlayan

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 2 Temmuz 2020 at 08:25

    Canım benim, öncelikle beni kırmayıp bu harika yazıyı kaleme aldığın için çok teşekkür ederim.
     
    Dediğin gibi, inanç kaybı “Bundan sonra aşka inanmayacağım” gibi bir kararla gelmiyor kişiye. Aşka aşık biri olarak geldiğim noktaya ben bile şaşıyorum 🙄 Gelecekle ilgili olabileceklerde de haklısın; yaşam yeniden inanmayı da öğretebilir, yüreğini daha da karartarak zalim bir insana da çevirebilir.
     
    Özünde herkesin bencil olduğuna ben de inanıyorum. Bu cümle olumsuz gibi geliyor ama öyle değil; en özverili insan bile aslında önce kendini düşünüyordur. Vermek kendisini mutlu ettiği için, iç huzuru sağladığı için verir; birincil sebep kendi mutluluğudur aslında 😉 Mark Twain “İnsan Nedir?” kitabında bu düşünceyi kitaplaştırmış. Daha yeni okuduğum için benzer cümlelerinle karşılaşınca aklıma Twain geldi; “İnsanlar her gün başkaları adına fedakarlık yaparlar fakat bu, en önce kendi iyilikler içindir.”
     
    Yazdıklarında üzerine konuşulacak çok fazla anekdot var. Umarım bir gece harika bir sofranın etrafında dostlarımızla birlikte bunları tartışabiliriz.
     
    Kucak dolusu sevgiler canım 🤗❤️

    • Cevapla Seda Çağlayan 16 Temmuz 2020 at 00:47

      Ben teşekkür ederim Didemcim, bu isteğin bana da iyi geldi. Hem düşündürdü hem de her hafta yazan biri olarak o haftanın konusu ne olacak diye karın ağrısı çekmekten kurtardı:)
       
      Bu arada Mark Twain ile paralel düşünmek ve benzer cümleler yazmış olmak da ayrıca bir havaya soktu beni, çok hoşuma gitti ne yalan söyliyeyim. Acaba o kaç yaşındaymış bunları fark ettiğinde, merak ettim şimdi.
       
      Ve biz de elbet bir gün buluşacağız, benim hala umudum var:)
       
      Çok güzel yazmışsın uzun uzun, çok teşekkür ederim. Öperim güzel yanaklardan.

  • Cevapla Cavit Arslan 2 Temmuz 2020 at 09:28

    Aşk, her kişinin farklı anlamlandırdığı bir olgu olsa gerek. Anlam farklı olunca, yaşanılan hisler ve beklentiler de farklı oluyor. Bir kalıp ve tek bir görüşe sığmayacak bir şeyi, kendimizin isteklerine yani bencilliklerine soğutmaya çalışıyoruz. Bunu bencillikten yaptığımızı sanmıyorum ama sonuç bizi bir şekilde kendimize ve bencilliğimize ulaştırıyor. Başka bir anlamda, başka bir duyguda yaşamasını öğrenmemiz imkansız olduğu için olsa gerek.
     
    Aşkı ölümsüz yapma isteği ise onu en kısa ömürlü hale getiriyor belki de. Bir bitki birkaç hafta çiçek açmak için yaşar bir yılını, biz ise o bitkinin bir yıl boyunca çiçek açmasını istiyoruz. Açmadığı çiçeği ya bekliyor, açtığında ise ya solarsa diye korkuyoruz. O çiçeğin ömrünü yaşamasına izin vermiyoruz. Her gün açılan çiçeğin kıymeti kalmazdı, çiçek açtığında koklamasını becerebilmek, o kokuyu hafızaya yerleştirmek en güzeli.
     
    Güzel bir bakış açısı ve bence güzel bir yorumlama için fırsat. Yazı için tebrik ederim kaleminiz (klavyeniz) dert görmesin. 😊

    • Cevapla Seda Çağlayan 16 Temmuz 2020 at 00:51

      Cavit bey, teşekkür ederim. Özellikle erkek okuyucular aşk-meşk konularında çok da fazla yorum yapmazlar, o yüzden hoşuma gitti yorumunuzla karşılaşmak.
       
      Ve aşkı ölümsüz yapma isteği! Gençlik iksiri gibi bir şey sanırım, insanlar asla vazgeçmeyecekler 🙂
       
      Selamlar, teşekkürler tekrardan.

  • Cevapla Cem Albayrakoğlu 2 Temmuz 2020 at 11:20

    Selam. Başlık çok etkileyici olunca hemen okuyayım dedim. Bir solukta okuduktan sonra; “Aşka inancım kalmadı mı?” diye sorguladım. Hep şunu söylerim; kavun değil ki koklayıp alasın… Yaşadıkça ve paylaştıkça bazen “evet kaldı” oluyor cevap, bazen de “hayır kalmadı”.
     
    Kalemine sağlık.

    • Cevapla Seda Çağlayan 16 Temmuz 2020 at 00:58

      Cem merhaba, evet ya, kavun değil haklısın. Bunu bile bile her sonda yine yeniden fena halde canı yanıyor insanın. Oysa ki zaten o son olasılığını bilerek giriyorsun, çok büyük bir mucize olmazsa maalesef her aşk zaten bitiyor. Ve sonra ilginç biçimde bir yenisi başlayabiliyor. Sanki bir öncekini manyak gibi sevmemişsin gibi. İnsan nankör ve hafızası zayıf bir varlık azizim 🙂
       
      Çok mersi yazdığın için, geç cevap vermiş olsam da sanki karşılıklı laflıyormuşuz gibi geliyor cevap yazınca. Senin de kalemine sağlık.
       
      Sevgiler

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 2 Temmuz 2020 at 19:05

    Bence aşk anlatılmaz, yaşanır.
    Gerçek aşkı bulunca, bu söylenenler yalan olur, unutulur.
    Gerçekten seversen, düşünmezsin ne kendini ne de bitebileceğini.
    Bir ömürlüktür o, birlikte yaşanan bir mutluluk vardır artık.
    Önce karşındakinin mutluluğunu düşünür ve mutlu ettiğin için mutlu olursun.
    Sen sevildikçe sever, sevdikçe sevilirsin.
    Kalpsiz, kötü, bencil, ahlaksız ve benciller hariç.

    • Cevapla Seda Çağlayan 16 Temmuz 2020 at 01:01

      Nimet Hanım, adeta bizden biri olduğunuzu biliyorsunuz, değil mi 🙂 Çok mutlu ediyor beni sizin yorumlarınızı okumak. Ve yazdıklarınıza gelince; ah Nimet Hanımcığım, şu ahir ömrümüzde kaçımıza kısmet olacak acaba sizin yaşadığınız gibi bir birliktelik yaşamak? Sizinki günümüzde çok nadir rastlanan bir durum, iyi ki zamanında yakalamışsınız 🙂
       
      Teşekkür ederim tekrardan.
       
      Sevgiler

    Cevap Yaz