Dünya Ağrısı

Umut

21 Ağustos 2020

Yazı: Umut | Yazan: Egemen Alper

Gideceğim mesafe konusunda tartışarak bindiğim taksinin şoförü önce dudaklarını birbirine sürttü sonra da sessizce küfrederek radyonun sesini açtı. Hışımla yaktığı sigaradan birkaç nefes üst üste çekerken radyodaki kadın şarkısında “hazmedemeyenlere soda” diye söylendi. Bu şarkıyı ilk defa duyuyor olsam da bu türün herhangi bir yerde karşıma çıkmasına alışıktım. Taksi şoförü de şarkıya eşlik ederek radyonun sesini biraz daha yükseltti ve agresif manevra hareketleriyle hiç bilmediğim sokaklara daldı. Sanırım böyle bir şarkı eşliğinde seyahat ederken geçilen yola ve tutacak bedele, ayrıca dumana, gürültüye ve yarattığı teröre kayıtsız şartsız teslim olacağımı çok iyi biliyordu. İşte tam da bu yüzden tartıştığım mesafe için gereken ücretin yaklaşık iki katını, çaresizlikten sadece biraz mırıldanarak ödedim ve en azından tek parça olarak taksiden indim. Ben kapıyı kapatırken şoför de radyonun sesini kısıyordu.

Müzik ile İşkence

Yakın tarihin yüz karası olarak bilinen Guantanamo Cezaevi’nde tutulan mahkumlara her gün saatlerce alışkın olmadıkları türde müzikler dinletilerek ruhen yıkılmaları ve birer savaş suçlusu olduklarını itiraf etmeleri sağlanmış. Bu insanlık dışı yöntemde aralarında Ludwig Van Beethoven, Metallica, Christina Aguilera, Queen, Eminem, Bee Gees, David Gray gibi grup ve müzisyenlerin farklı şarkıları kullanılmış. Aynı yöntemi A.B.D’nin Irak’taki utanç kamplarında uyguladığı da artık biliniyor.

Müzik ile insanlara işkence etme yöntemi elbette bu örneklerle sınırlı değil. İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazi subayları, konsantrasyon kamplarındaki çaresiz esirlere, her gün Wagner ve Orff eserleri ile İtalyan ve Alman kahramanlık şarkıları dinleterek zihinsel ve ruhsal acı çekmelerini sağlayıp daha sonra karşılaşacakları bedensel acılara güya daha kolay katlanmaya alıştırmış. Yine yakın dönemde İngiliz Donanması, yaptığı bir istihbarat araştırmasının ardından Afrika açıklarında bulunan gemilerini Somali’li korsanlardan korumak üzere, Somali halkının duymaya dahi dayanamadığı bir Britney Spears şarkısını kullanmış. Korsan saldırıları esnasında gemilerdeki dev hoparlörler aracılığıyla çok yüksek sesle çalınan şarkı, korsanları her seferinde geri püskürtmüş.

Türkiye’de de benzer bir durum yaşanmıştı. 1980 ihtilali sonrasında cezaevine giren bir müzik yapımcısı, tutuklu bulundukları süre içerisinde kendilerine her gün Müşerref Akay’ın “Türkiyem” isimli şarkısı dinletilerek işkence yapılmasının psikolojik yükünü üzerinden atmak amacıyla cezaevinden çıktıktan sonra şarkının bütün yasal haklarını satın almış, kullanılması ve çalınmasına ambargo koydurmuştu.

Bunlar, müziğin insan psikolojisine yönelik çok olumlu etkilerinin yanında yanlış yerde ve şekilde kullanıldığında ne kadar acı sonuçlar doğurabileceğinin önemli birer örneği sadece.

Son yıllarda yüzleşmek zorunda kaldığımız kültürel ve toplumsal değişim neticesinde müziğimiz de değişime uğradı.

“Ne varsa eskilerde var” sözünü müzikte de sık kullanır olduk. Eski ve iz bırakan şarkılar hem yeni çıkmış hem de bir zamanlar çok meşhur olmuş müzisyen ve şarkıcılar tarafından daha çok yorumlanmaya başladı. Teknolojinin bu kadar yaygın, her bilginin daha kolay ulaşılır ve öğrenmenin nispeten kolay olduğu günümüz şartlarının müzik üretimine pozitif etkisinin az olması oldukça şaşırtıcı.

Eski zamanlara özlem duyuyoruz ancak o yılların da kendi içinde kâbus gibi dönemleri olduğunu biliyoruz. Hepimizde büyük izler bırakan o özel şarkıların, türkülerin tüm toplumsal olumsuzluklara rağmen üretilebilmiş olmasının ardında başka bir gerçek var: “Umut”.

Kapanıp üreten bir toplumdan kapanıp tüketen bir türe dönüşüyoruz.

Kendi dünyalarına çekilip, çevrelerindekilerle paylaşmak üzere üreten o insanlar artık yok. Güzel müzikler üretmeye gayretli birçok yeni müzisyende de o tutku yok. Bir filmde duymuştum; “İnsanı dinlediği müziklerden tanıyabilirsin” diyordu. Sahi, birbirimizi tanıyabiliyor muyuz?

Taksiden indikten sonra düşündüm, zor dönemlerden geçiyoruz, birçok alanda özgürlüklerimiz kısıtlanıyor ve belirsiz geleceğimizi çaresizce izlemek durumunda kalıyoruz. Kısıtlandıkça da kendimizi etrafımızda görünmez parmaklıklar olduğuna inandırıyoruz. Belki de bu yüzden şuursuzca tükettiğimiz, aslında hiçbir değeri umursamadığımız ve birbirimize daha çok kızdığımız bu dönem içerisinde özellikle “atarlı-giderli” denilen şarkılar üretiliyor, hepsi bangır bangır her yerde çalıyor ki atalım-gidelim, varmak istediğimiz iyiliklerden geri püskürtülelim ve sonunda boyun eğip tüketmeye mecbur olalım. Oysa hepsi sadece bir oyun gibi, oynamak ve eşlik etmek zorunda olmadığımız. İstemediğimiz oyundan çıkma özgürlüğüne sahibiz. Hatta bir arada eğlenebileceğimiz, üretip paylaşabileceğimiz yeni oyunlar kurma özgürlüğüne de.

“Hazmedemeyene soda” yerine “üzüm buğusu” gibi sözler yazabilecek, her şeyin daha iyi olacağına inanan birçok müzisyen olduğunu biliyorum.

Artık sazı sözü kuşanıp kendine kapanma zamanı.

O taşlar henüz değil ama umut hâlâ yerinde.

Egemen Alper

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 21 Ağustos 2020 at 13:19

    Zevkler ne farklı. Kimine işkence gelen kimine işitsel bir şölen 😉
     
    Müzikte yaptığımız seçimlerin zevk olduğundan çok kulağın eğitimi olduğunu düşünüyorum. Gelişmiş kulaklar daha gelişmiş müziği seviyor. Kimi de işte atarı-gideri 😉 Toplum olarak seviyemizi ölçmenin bir yolu da dinlediğimiz ve yaptığımız müziklere bakmak. Elbette çok başarılı müzisyenler de var fakat toplumun yüzde kaçının kulağı o müzikten zevk alabilecek yetkinlikte?

  • Cevapla Egemen Alper 3 Ekim 2020 at 12:36

    Çok teşekkürler,
    Müzik algı araçlarımızdan biri olan kulaklar sayesinde gelişebilir, algılar da müzik sayesinde.
     
    Sevgiler

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan