Sessizlik Öyküleri

İlk Botlar, Sarı Çizmeler ve Çocukluk

17 Eylül 2020

Öykü: İlk Botlar, Sarı Çizmeler ve Çocukluk | Yazan: Hakan Özbek

Açlık sınırını falan bilmediğim zamanlardı. Dört kişilik bir aile olarak ne kadar parayla hayatta kalabileceğimize dair en ufak bir fikrim yoktu. Neden dört kişilik bir aile olduğumuzu da bilmiyordum. Ben ne zaman doğdum, abim ne zamandır vardı? Ben hatırladığım kadarıyla abim hep vardı ama.

Çocukluk istediğin şeylerin ederini hesap edemediğin zamanlar işte. Okula gittiğinde anlıyorsun mevzuyu yavaş yavaş. Hiç cips yemeyince bilmiyorsun tadını, haliyle aramıyorsun mesela. Ben zaten nedendir bilinmez, beğenmemiştim tadını. Çok yağlı gelmişti. Hem annem de yemekleri yağsız yapardı. Ama her yemeğimizde patates ve soğan olurdu mesela. Bu cips de en nihayetinde patates değil miydi? Öyleydi ama aynı değildi işte. Ben de cips istemedim zaten.

Hiç botlarım olmadı benim.

O güne kadar. Babam bana bot alacağını söyledi ya da laf arasında öyle bir şey ima etti. Sadece bir bot alacaktık o kadar. Dört kişiye bir bot düşecekti. Abimde eski bir bot vardı o sıralar. Onun okuldan gelmesini bekler, geldiğinde gizlice botlarını giyer, dışarıda oynamaya giderdim. Toprak yollara su çabuk oturur, sonra hemen buzlanır o sular. Ben botları giydim mi hemen buz kırmaya koşardım. Hele çok soğuk yapar da kenarda köşede birikmiş suların üstü kalınca buz olursa iyice keyiflenirdim. Ama o zaman buzu kırmak yerine kırmadan üstünde yürümeye çalışırdım. İlk başta buz çatırdar, sonra kırılır, botun içi suyla dolar, hasta olur, en sonunda azarı işitirdim.

“Kendi akılsızlığı işte!”

“Tamam, bağırdın yeter! Vurma şu çocuğa aptal olacak.”

“Bu akıllı hali mi!?”

Abimin botları kaliteli botlardandı. Su geçirmiyordu. Dayım göndermişti, “Bizim oğlana küçük oluyor” deyip. Abime büyük oluyordu, bana çok daha büyük. Hırpalanmıştı bayağı ama güzel botlardı onlar. Üstünden onca zaman geçmişken düşünüyorum da, şimdiki botlar bir boka yaramıyor.

O sabah uyandığımda ayağımı yatağın dışına uzatmıştım, ev buz gibiydi. İnsan tüm kışı yatakta geçirmek isterdi, öyle bir soğuktu işte. Evin salonunda soba yanıyordu ama o koridoru geçmek eziyetti insana. Bir kere ayağını dışarı uzattın mı, o yatağın içi bir daha eskisi kadar sıcak olmazdı. Hemen soktum ayağımı içeriye. Yorganı, battaniyeyi ayağımın altına sıkıştırdım iyice. Bir titreme aldı hafiften. Yorganı kıçımın altına sıkıştırdım bu kez de.

Ardından ayağımla geceden ısıtıp yatağın içine koyduğumuz taşı yokladım, o da soğumuştu artık.

O kadar saat nasıl sıcak kalsındı, soğumuştu tabii. Mecburen kalktım yataktan. Neredeyse koşarak salona geçtim. Sobaya ellerimi uzattım, ısınmadı. Bacaya sürüp çektim. Birkaç kez bacayı yoklayınca bu şekilde ellerim kendine geldi. Annem ise kahvaltıyı hazırlıyordu. Mutfağa gidip geldiği için kapıyı açık bırakıyor, her yer buz gibi oluyordu.

“Anne hep soğudu burası.”

“Ne yapayım oğlum, yardım edin o zaman.”

“Soğuk o taraf, gelmem ben. Abim gelsin.”

Az sonra abim geldi. Ona hiç soğuk olmazdı mesela. Hemen masaya geçip, ekmek kemirmeye başladı. Sonra babam geldi, en son annem de oturdu masaya. İşte tam o sıra muhabbeti döndü botun.

Babam “Bot alacağım bir tane” dedi.

“Ay başı ya şimdi, hazır para varken alayım bir tane.”

Annem hemen uyardı, “Uygun bir şey al.”

“Bir tane bot ya, idarelik bir şey alsam yeter zaten.”

Karmaşık bir matematik problemini çözer gibi kaşıdı kafasını.

“Verebildiğim kadarını veririm, kalanını sonra öderim. Konuştum zaten Kunduracı Arif’le. Sıkıntı olmaz dedi.”

Annemin aklına yattı mevzu. “İyi bari” dedi.

“Bir bot aldık diye…” cümlenin sonunu getirmedi.

Aklıma kazınan sadece bir bot alınacağı idi. O bot kime alınacak, kim giyecek hiçbir fikrim yoktu. Ama abimin botlarından biliyordum, çok rahat ayakkabıydı. Benim kara lastiğe benzemiyordu. Annemin ördüğü yün çorapları üst üste giyince ayağımı sıkıyor, tek giyince soğuk oluyor ama her türlü su değdi mi ıslanıyordu o kara lastik ayakkabılar.

O sıra masadakilere gözümü gezdirdim. Abim hiç oralı değildi; bir kalıp beyaz peyniri boğmuştu neredeyse. Annem zaten evden çıkmıyor, ne isterse babama söylüyordu, o da alıp getiriyordu. Gerçi çok bir şey de istemiyordu ama olsun. O zaman bana alacak dedim içimden. Sonra kendine de alabileceğini düşündüm. Babam 46 numara giyiyordu, ben bilmiyordum benimkini ama 46 numara giymediğimden eminimdim. Yani o bot birimize olmayacaktı.

“Baba niye bir bot alıyoruz ki? İki tane alsak olmaz mı?” diye sordum.

“Olmaz.”

“Niye ki?”

“Para yok da ondan.”

“Demin var dedin. Ay başıydı, hani paran vardı?”

“O kadar var oğlum.”

“Kesin bir bot mu yani?”

“Ne bir bot mu?”

“Bir tane mi alacağız?”

“Dedim ya oğlum, bir saattir ne anlatıyorum. Hem sen konuşma da yemeğini ye bakayım.”

“Botu kim giyecek?”

“Abinle sen giyersin işte.”

“Onun ayağı büyük ama benden.”

“İdare edeceksiniz oğlum, para kesmiyorum ben de. Hem büyük olsun ki seneye de giyersin.”

“Seneye bot yok yani.”

“Her sene bot mu alınır?”

“İstesen alınır ki.”

“Alınmaz! Kolay mı bir bot almak?”

“Bilmem ki? Değil mi?

“Değil oğlum. Para zor kazanılıyor.”

Sonra sobaya ellerini tuttu, ısıttı, gitti.

O gün abim botları kurumadığı için okula gidemedi. Aslında sobanın yanına koy demişti annem ama koymayı unuttum. Abim de pek sallamayınca botlar dışarıda kaldı, kurumadı. Botlar kurumayınca ben de arkadaşlarımla buz kırmaya gidemedim. Sonra akşam anlattı bizim çocuklar, tüm buzları kırmışlar. “Bana da bıraksaydınız ya” dedim, o zaman başka çocuklar kırarmış buzları.

Bütün gün sobanın başında oturup ıhlamur içtim. Bizimkiler yazdan toplamış, kurutmuşlardı. Sonra imeceyle ayıklamıştık konu komşu. O zamanlar buralarda daha çok çocuk olurdu. Birlikte oyunlar oynar, pek sıkılmazdık. Ama işte yaz bitti mi herkes gider, buralar ıssızlaşırdı. Birkaç çocuk birbirimizle yetinmeye çalışırdık mecburen.

Neredeyse akşam olmuş, babam gelmemişti. İşin aksi yanı elektrikler de gitmişti. O akşam için tam umudu kesmek üzereyken, babam geldi. Elinde siyah bir poşetle içeriye girdi. Üstündeki karı silkeledi, poşeti uzattı bana.

“Al bakalım Hakan.”

“Benim botlarım mı?”

“Sana aldım işte. Giysene ayağına, bakalım nasıl olacak?”

Poşete elimi daldırıp botları çıkardım. Sonrası hayal kırıklığı…

“E bunlar bot değil ki, çizme?”

“Bundan vardı. Beğenmedin mi?”

“Yani çizme de güzel ama bot alacağım demiştin ya?”

“Bak ama içi yünlü bunun. Hem su da geçirmez. Giy bakayım sen bir.”

“Tamam da baba, bunlar bot değil.”

“Oğlum bak kızdırıyorsun ama! Sonra babam bağırdı diyeceksin! Denesene çocuğum şunları!”

Bot değildi onlar, çizmeydi. Sapsarı çizmeleri ayağıma geçirdim, hazır ola geçip babamın diyeceğini bekledim. Gözleriyle süzdü iyice.

“Nasıl, rahat etti mi ayağın?”

“Rahat rahat, hem önünde boşluk bile var. Ayağım oynuyor içinde.”

“İyi iyi. Güle güle kullan o zaman.”

“Baba…”

“Ne var?”

“Bari sarı almasaydın. Siyahı yok muydu?”

“Yoktu, bir bu vardı.”

“Gelmeyecek miymiş siyahları?”

“Ne bileyim ben. Yoktu, bunları aldım.”

“Sormadın mı?”

“Yok, sormadım.”

“Niye sormadın ki? Abimin ayakkabıları bot, hem de siyah.”

“Tamam, seninki de sarı çizme olsun. Ne olacak ki?”

“Bir şey olmayacak da, soruyorum işte.”

Çizmelerimi alıp odama geçtim. Yatağıma yatmadan abimle pazarlığa tutuştum.

“Abi! Şşşşt, abi!”

“Hmmmmmm”

“Şşşşşşt! …. Şşşşşşt! Abi!

“Hmmmmm…”

“Uyuyor musun? Şşşşşşt!”

“Uyuyorum lan! Görmüyor musun? Cevap vermediğime göre uyuyorum.”

“Belki uyumamışsındır diye şey ettim ben.”

“Ne var, gidip yatsana?”

“Bir şey yok.”

“İyi tamam, git yat o zaman.”

“Abi be….”

“Ne var ya?!”

“Benim çizmeyi sana versem botlarını bana verir misin?”

“Yok, git yat hadi.”

“Ne olur abi. Allahını seversen botları ver bana.”

“Ya sen ne salak çocuksun. Sıfır çizme işte, giysene.”

“Değiştirsek olmaz mı?”

“Niye ya niye?”

“Olmuyor benim ayağıma. Büyük oldu. Ayağımdan çıkıyor yürürken. Değiştirelim mi?”

“Babama niye söylemedin o zaman?”

“Değiştirelim mi abi?”

“Kardeşim cevap versene! Babana niye söylemedin?”

“Kızar belki… Değiştirelim mi abi?”

“Kızmaz, git konuş babamla.”

“Yok yok, kızar o. Değiştirelim mi?”

“Kızmaz kızmaz…”

“Ya kızarsa? Değiştirelim mi abi? Değiştirsek ne olur? Hem bu daha yeni, bak.”

“Ya sen git bir konuş. Kızmaz ki babam.”

“…”

“Hey Allahım! Bekle sen.”

Abim babama seslene seslene salona gitti.

“Baba çizmeler benim olsa, Hakan’a botları versem olur mu?”

“Nereden çıktı şimdi? O kardeşinin hakkı ama.”

“Kendisi dedi, ben istemedim valla.”

“Olmaz, demez o.”

“Vallahi dedi. Büyük olmuş ayağına.”

“Çağır bakayım Hakan’ı.”

Abim geldi yanıma. Babam kızmamış, beni çağırıyormuş, gittim.

“Oğlum çizmeler büyük mü oldu sana.”

“Evet baba.”

“Sen mi değiştirmek istedin.”

“….”

“Cevap versene yavrum!”

“Evet baba, kızmazsan.”

“Değiştirin o zaman. Ben niye kızayım.”

Değiştirdik abimle. Botlar benim oldu, çizmeler abimin. O botlar benim ilk botlarımdı. Çizmem olmuştu da botum hiç olmamıştı daha önce. Çok sevinmiştim. Sonra abim anlattı ama çizmeler çok modaymış bu sene okulda. Hem bottan da sıcak tutuyormuş.

Hakan Özbek

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Burak Süalp 18 Eylül 2020 at 15:56

    Hakan merhaba. 80’li yılların Ankara’sında cok benzer hikayeleri yaşayarak büyüdüm. Bir büyüğümüzden, bir kuzenden bir ayakkabı, bot, yağmurluk gelmesi en büyük sevinç kaynağımızdı. Yenisinin alınmasıysa zaten mucize gibiydi. Her kıyafet her ayakkabı defalarca tamir olurdu. Öykünle o yıllara gittim. Sanki birkaç on yıl değil, birkaç yüzyıl geçmiş aradan. Ne garip. Kalemine sağlık arkadaşım 🙋🏻‍♂️

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan