Bir Kahve Molası

Müsait Bi’ Yer

17 Eylül 2020

Öykü: Müsait Bi'Yer | Yazan: Edibe Vural

Gün ağarmaya başlıyor. Yaş aldıkça uyku saatlerim epey kısaldı. Daha güneş doğmadan uyanır oldum. Eskiden işe yetişme derdim olmasına rağmen şimdikinden çok daha geç uyanır, üstüne üstlük beş dakikalık uyku için neler vermezdim? Şimdi ise günlerini bir otobüsün içinde şehrin bir ucundan diğer ucuna giderek geçiren bir adam olduğum halde sanki çok mühim bir işim varmış gibi sabahın daha ilk ışıklarında açılıyor göz kapaklarım.

Ortalama bir insan ömrüne göre uzun zamandır dünyada olan bedenimi yataktan ayırıp başlıyorum güne. Çizgilerle dolu yüzüm tuvalet aynasında bir yabancı gibi beni izliyor. Bu derin çizgiler ne zaman yerleşti bu çehreye? Ne zaman bu kadar lekelendi yüzüme su çarpan ellerim? Sanki dün yoktu hiçbiri. Bir günde ihtiyarlamışım sanki.

Yatak odasındaki giysi dolabının başında özenle seçiyorum giyeceklerimi. Her şey beş yıl önce beni yalnız bırakıp ebediyete kavuşan rahmetli karımın bıraktığı gibi muntazam. Kazaklar üst rafta iki sıra halinde katlanmış, pantolonlar ütülü, gömlekler renklerine göre ayrılmış, ceketler özenle asılmış. En sevdiğim lacivert ceketi seçiyorum giymek için. Giyiyorum ama içine düşmüş gibi duruyorum. Oysa gençken ne kadar geniş omuzlarım vardı. Tüm dünyayı omuzlayacak kadar güçlü hissederdim kendimi. Şimdi ise zayıflamış bedenimi zor ayakta tutuyorum.

Devlet demiryollarından emekli olduğumda sevgili ve bir o kadar vefasız Amerika meraklısı oğlumun emeklilik hediyesi olarak aldığı bordo kravat pek yakıştı bu takıma. Sağlam bir kahvaltıdan sonra zamanı gösterip, zamana meydan okuyan Arlon marka kol saatim bana saatin yedi buçuk olduğunu söylüyor. Dün geceden boyadığım kunduralarıma ayaklarımı bir kerata yardımıyla sokup yola düşüyorum.

Tüm şehri bir uçtan bir uca gidecek olan otobüs tam sekizde durakta olur.

Her hafta değişen şoförlerden bu hafta İsmail’in sırası. Aynı zamanda yıllardır komşumuzun oğlu olan İsmail, kızıl saçlı ve bıyıklı, beyaz tenli ve pek asabi bir genç. Dikiz aynasından bakınca çoğu zaman dudaklarında bir küfür okurum. Hele trafik yoğunlaşınca yahut bir yolcuyla münakaşaya girdi mi o beyaz teni sakallarıyla neredeyse aynı renk olur. İçinde yanan ve patlamaya hazır bir volkanla yaşar İsmail. Her otobüs şoförü gibi… Bu aralar daha bir beter. Karısı Elif karnı burnunda gebe. Bugün yarın doğdu doğacak. Bizim İsmail zaten sabırsız. Duraklara bile birkaç dakika gecikti mi kopuyor kıyamet.

“Ooo Eşref amca, günaydın. İki haftadır bu güzergâhta çalışmıyorum. Seni özlemişim.”

“Valla ne yalan söyleyeyim İsmail, ben de seni özlemişim. N’oldu? Doğdu mu senin kız?”

“Yok be Eşref amca nerde? Elif iyice ağırlaştı ben de dokuz doğuruyorum vallahi. Doktor en son bu pazar doğar, doğmazsa sezaryen dedi.”

“Hayırlısı oğlum, iyi haydi bakalım sen işine bak, sonra konuşuruz uzunca.”

İsmail vites atıp direksiyonu hareket ettirirken ben otobüsün ortalarına doğru ilerleyip tüm otobüsü izleyebileceğim bir koltuğa oturuyorum. Bu otobüs hattında şoförlük eden her adamı tanırım, onlar da beni tanır. Fakat İsmail dışında diğerleriyle muhabbetimiz yoktur. Ben otobüse binince yüzlerinde yine geldi bu moruk der gibi bir ifade olur. İsmail ise beni yolcu değil bir akraba gibi görür. Karım öldüğünden beri sabah sanki bir işim varmış gibi çıkarım yola. Şehrin bir ucundan diğer ucuna giden ve en uzun yolculuğu yapan otobüs olduğu için bu otobüsü seçtim kendime. Bir dolu yolcu alır, bırakır. Ben bir dolu hikâye dinlerim. Bir dolu insanın yüzüne bakar onlara mana yüklerim. Yapayalnız hayatıma bir otobüs dolusu insan eklerim. İlk duraktan son durağa sanki hayatımı izlerim…

Telaş Durağı

İşte hayat telaşının başladığı durak burası.

İşine yetişmeye çalışan somurtkan memurlar, bezgin işçiler, işsizlik derdi ile boğuşup iş aramaya çıkanlar, esnaflar, hastalığına çare bulmaya çalışan hastalar, öğrenciler ve nicesi. Bu saatte bu duraktan alınan yolcular istediklerinden yola düşmezler. Her birinin yüzündeki mecburiyeti görebilirsiniz.

Öğrenciler eğer sınav zamanı değilse bol kahkahalı sohbetler ederler.

Aslında neyin komik olduğunu çözemediğim fakat neşelerinden memnuniyet duyduğum bu konuşmaları dinler, ben de neşelenirim. İmtihan zamanı ise çantalarından çıkardıkları küçük not kâğıtlarını okur, son tekrarlarını yaparlar.

Memurlar yarı uyku halinde öğlen ne yemek yiyeceklerini düşünürken akşam izledikleri dizinin son sahnesini çevirirler kafalarında.

Onları pek az şey mutlu eder. Ayın başındaysak, ayın sonuna nispeten biraz daha güleç olurlar.

İşçiler… En çok onları izlerim.

Tedirgin ve yorgun bedenlere sahip bu insanların yüzleri bedenlerinden çok daha hızlı yaşlanır. Çoğunun elinde sıcak poğaça ve ucuz meyve suyu olan şeffaf bir poşet olur. Bir de ayaklarının dibine koydukları işçi kıyafetlerinin olduğu poşet. O plastik torbalar baktıkça duygulandırır beni. Emeklerini bir poşete sığdırırlar işçiler. Akıllarında bin bir geçim derdi ile sıcak poğaça soğur, yol biter fakat geçim derdi bitmez onlar için.

İş aramaya çıkanlar en fenalarıdır.

Umut dolu gözler gün geçtikçe ışığını kaybeder. Onlar otobüsten dışarı bakarken dükkânların üzerindeki ilanları takip etmekten başka bir şey yapmazlar. Kaygıları, korkuları, umutları ile bu otobüsün arada kalmışlarıdır. Ne okuldan bezmiş bir öğrencidirler ne de işinden şikâyet edebilecek bir çalışan. Nereye yetişeceğini bilmeden koşturup dururlar.

Hastalar solgun yüzlerini yoldan ayırmazlar.

Ağrıları varsa –ki çoğunun yüzünde müzminleşmiş bir acı olur- yarım saatlik yol onlara yarım asır gelir. Ellerinde doktorun istediği tahlil kâğıtlarına, kötü haberleri bile bile umut ile bakarlar. Hayat ağrılı, sızılı, zor da olsa yol kenarındaki ağaçları izlerken yaşamak ister insan, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe*.

Bu durağa “Telaş Durağı” diyorum. Tıpkı hayatın ilk zamanları gibi herkes bitmek tükenmek bilmeyen bir telaş içinde. Yetişme derdinde herkes. Kimi öğrenmeye, kimi paraya, kimi sağlığa, kimi de sadece benim gibi günün sonuna…

Geçici Dertler Durağı

Saat 9-10’dan sonra iyice el ayak çekilir, yolcular epey azalır. Bu durağın saati geçici dertlilerin saatidir.

Otobüse binen yolcular; kolları altın bileziklerle dolu, yüzü boyalı kadınlar, aylak aylak dolaşanlar, hiçbir iş yapmayıp çok iş yapıyor gibi görünenlerdir. Günün en sevmediğim saatleri bu saatler olur. İçimi müthiş bir sıkıntı kaplar.

İhtiyarlığın en fena yanını soracak olursanız bir zamanlar boşuna harcadığım zamanların şimdi gençler tarafından aynı şekilde harcanmasına tanık olmamdır. Kolu bilezikli, yüzü boyalı kadınların ekseriyeti kaynanalarından, eşlerinden yahut kendi gelinlerinden yakınır dururlar. Büyük bir dert haline getirdikleri bu meseleleri anlatmayı, yol boyu aslında aynı şeyleri konuştuklarını fark etmeden devam ettirirler.

İnsanların yaşadıklarını yahut anlattıklarını değersiz bulup küçümsediğimden değil, bir zamanlar benim de böyle sonu gelmeyen, çözümü olmayan dertlere kafa yorduğumdan üzülürüm bu insanlara ve zamanlarına.

Aylak adamlar ise sürekli para kazanmaktan, ün ve şöhretten bahsederler fakat asla harekete geçmeyecekleri her hallerinden belli olur. Hadi kalk, enerjin ve zamanın varken koş hayallerine demek isterim çoğu zaman. Fakat hayat otobüsünde kimseye müdahale edemezsin. Herkesin “müsait bi’ yer”i farklıdır. Herkesin bindiği, indiği durak başkadır. Bu otobüste herkes kendi zamanını ve seçimlerini yaşar…

Dünyayı Değiştirebilenlerin Durağı

Otobüs şimdi şehrin üniversitesine yaklaşıyor. En sevdiğim yolcuları buradan alırız otobüse. Kendilerinde dünyayı değiştirebilecek gücü gördükleri yüzlerinden okunur. Bu duraktan sonra otobüs bir anda siyaset, sanat, felsefe, edebiyat konuşulan bir konferans salonuna evrilir. Heyecanları, henüz ışığı sönmemiş gözlerinden ve kendilerini ifade edebilmek için elleri kolları ile çırpınışlarından anlaşılır. Memleketi sahiplenir, tüm haksızlıklara kafa tutarlar.

Onları gördükçe ve dinledikçe içimdeki umut yeşerir de yeşerir, büyük bahçelere döner. Yarısından çoğunun bir iki seneye “Telaş Durağı”na transfer olacağını adım kadar iyi bilsem de bu dinamiklik beni diri tutar. Onların bu heyecan dolu halleri, ne söylerlerse ağız dolusu söylemeleri ve aynı zamanda yaşamaları bana kendi gençliğimi anımsatır. Tüm dünyayı omuzlarımda taşıyabileceğimi düşündüğüm o yılları…

Ah bu kadar genç arasında aşkı anlatmadan geçemem.

Duraktan durağa öyle güzel aşklar yaşanır ki bu yolcular arasında, aşkın üç dakikada da otuz yılda da yaşansa hiçbir farkının olmadığını hatırlatırlar bana. Tazeliği yanaklarına allık gibi sürmüş kızlar ile gençliğin ışığını gözlerinde taşıyan erkekler göz göze gelince değmeyin keyfime. Bir aşk filminin içinde bulurum kendimi. Gözleri birbirlerine değince hem kaçacak delik ararlar hem de birbirleri hakkında müthiş bir merak duyarlar. Bir yandan bakışların çarpıştığı o andan koşarak uzaklaşırlar bir yandan saatlerce aynı otobüste yolculuk etmek isterler.

Onlara ben otobüs aşıkları derim. Bu aşıklar arasında ilk inen otobüsün arkasından öylece bakakalır, devam eden ise yüzüne oturmuş gülümsemeyi ve utancı inen aşığı ile geride bırakır. Yarın görebilmenin ihtimali ikisinin de aklının bir köşesinde durur. Tıpkı karımın beş yıl önce beni hayat otobüsünde bırakıp indiği gibi… Ve benim bir gün aşığıma kavuşacağım günü beklediğim gibi…

Bu durak dünyayı değiştirebilenlerin durağıdır. Çünkü aşk ile dünyadaki her şeye kafa tutmak, bu enerjiye sahip olmak tüm dünyayı değiştirebilir…

Son durağa yaklaşırken epeyi azalır yolcu sayısı. Yorgun insanlar son durakta iner. En başta yorgun olmasalar bile yol onları yormuş olur son durağa kadar. Bu otobüste tüm yolcular dışarıyı izler. Aşıklar ve ben hariç. Aşıklar birbirlerini izler ben ise tüm otobüsü. Herkes otobüsün dışındaki hikâyeye odaklanır fakat asıl hikâye otobüsün içinde yaşanır. Birbirlerinin yüzüne bir baksalar neler görecekler kim bilir? Bir izleseler otobüsü tüm hayatı çözecekler. Duraklara bir baksalar, inenlere binenlere, bekleyenlere, ayakta gidenlere, cam kenarını seçenlere, şoförle konuşup pazarlık yapanlara, bağırıp çağırıp hengâme çıkaranlara…

Son ve İlk Durak

İşte o günü anlamlı kılan son durağa gelmiştik.

İsmail her zaman ki gibi bir çay-sigara molası verdi ikinci tura çıkmadan. Sigarayı dudaklarının arasından çekip dumanı yukarı doğru üflerken:

“Elif’e söz verdim Eşref amca, bebek doğunca bırakacağım bu mereti” dedi.

“İyi edersin İsmail” deyip konuşmaya devam edecekken bir telefon sesiyle bölündü sözüm. Elif’in annesi aradı, doğum başlıyormuş. İsmail sanki gözleriyle yalvardı bana “Sen de gel” diye. Apar topar bir başka şoföre otobüsü emanet edip atladık taksiye. Hastaneye vardığımızda doğum olmuş bitmişti bile. Şükür ki annesi de bebek de sağlıklıydı. Uzun zamandır bu kadar güzel bir şeye şahit olmamıştım. İsmail, o sinirli, stresli, gergin adam omzumda ağlamaya başladı kızını görünce. Aklıma hemen bizim oğlanın doğduğu gün geldi. Nasıl mutlu, şaşkın ve heyecanlıydık.

“Hayırlı olsun İsmail, hayat otobüsüne bir yolcu daha geldi… Eee ben gideyim artık otobüste yer kalmadı” dedim şaka ile.

Gitmeden bana birkaç dilim baklava ikram etti evde yiyeyim diye.

“Adettendir” dedi. O gün eve vardım, yemeğimi yedim üzerine doğan bebeği müjdeleyen baklavayı da indirdim mideye. Ne bileyim o gün ölmeye yatacağımı?

Sabahına uyanamadım. Öldüm. Anlayacağınız indim yani hayat otobüsünden. Benim “müsait bi’ yer”im de burasıymış. Ne de olsa hayat otobüsünde çakılı kalmak yoktur. Biri biner, biri iner. Benim oğlan geldi sonunda Amerika’dan. Koydu beni toprağın altına. Tüm mahalleye de kalanlara ağız tadı vermek için baklava dağıttı.

“Adettendir” diyerek…

Söyleyin bana şimdi, ilk durak ile son durak bir değil midir o vakit…

Bir fincan, bir kupa, bir bardak kahvenizin yanına size hayatın ilk ve son durağını anımsatacak baklava tadında bir öykü bırakıyorum.
Afiyet olsun.

Edibe Vural

Açıklamalar:

* Nazım Hikmet’in Davet şiirinden bir mısra. ⇡⇡⇡

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Serkan Kilcik 17 Eylül 2020 at 19:41

    Tek kelime ile müthişti “Müsait Bir Yer”. Okurken baklavayı fazla kaçırmış olabilirim yine de kalemine sağlık.

  • Cevapla Edibe Vural 17 Eylül 2020 at 20:03

    Bu yorum beni çok mutlu etti. Çok çok teşekkür ederim gerçekten. Baklava iyidir, afiyet bal şeker olsun 🙂
     
    Çok selamlar ve sevgiler.💛

  • Cevapla Özge Can 18 Eylül 2020 at 01:54

    Ünlü bir yazara otobüs yolculuğunda rastlayan bir okur sormuş: “Onca para varken neden otobüs?” diye. Kendi ağzından anlatıyordu o da; “Bu yolculukları yapmasam o hikâyeleri çıkartamam.”
     
    Taze Sosyoloji Bölümü öğrencisi olarak öykünün çıkış noktası direkt ilgimi çekti Edibeciğim. Muhteşem anlatmışsın, tebrik ederim.Hikâyeleri hayatlardan ödünç aldığımızı hatırlattın.
     
    Sevgiler canım 💙

    • Cevapla Edibe Vural 18 Eylül 2020 at 08:01

      Sokağa adım atmadan, gözlem yapmadan, izlemeden ne kendini tanıyabilir insan ne bir başkasını gerçekten. Çoğu zaman sevdiğim yazarların bir de seyyah olma merakı oluyor. Belki de bu sebeptendir.
       
      İnsan edebiyat sayesinde hayatındaki kurguya da yabancı kalmıyor. 🙂
       
      Sosyoloji benim de bayıldığım bir bölüm ve senin adına çok sevindim Özge abla. Hem sosyoloji hem edebiyat mükemmel ikili 🙂
       
      Beğenmene çok sevindim bu arada. Çok öpüyor, sevgiler yolluyorum 💛

  • Cevapla Pınar Sude Genç 18 Eylül 2020 at 09:14

    Çok güzel bir öyküydü. Okurken inanılmaz keyif aldım. Ve sanırım ben de en çok Dünyayı Değiştirebilenlerin Durağı’nı sevdim (:

    • Cevapla Edibe Vural 18 Eylül 2020 at 14:35

      Sudecim, keyifle okuman beni de çok keyiflendirdi 🙂
       
      Aslında çaktırma ama benimde en sevdiğim durak o durak. Umarım sen de duraklardan bir bir geçer hepsinin tadını sonuna kadar çıkarırsın.
       
      Çok öpüyorum, sevgiler 🙂

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan