Bir Kahve Molası

Ayşegül Filistin’de

27 Haziran 2019
Öykü: Ayşegül Filistin’de | Yazar: Edibe Vural

Tarihler 1988’in Mayıs ayını gösteriyordu. Yani Filistinlilerin özgürlüklerini, belki de sadece yaşama haklarını alabilmek için İsrail’e karşı başlattıkları ayaklanmanın en ateşli, en kanlı, en ölümlü günleriydi. 1987 Aralık ayında başlayan “intifada” yani ayaklanma 1993 Ağustos ayında Özerk Filistin Yönetimi’nin kabul edilmesiyle sona erecekti. Filistinliler bu direnişe “Taş Devrimi” diyorlardı. Yıkılmış evlerinin molozlarından seçtikleri taşlarla savaşmaya, özgürlüklerini almaya çalışan, kaderine terk edilmiş bir insan topluluğunun karşısında dönemin tüm öldürücü teknolojilerini kullanan acımasız bir devlet ve ordu vardı. Ve tüm bunlara şahit olan Türk kızı Ayşegül.

Ayşegül İstanbul’da yaşayan varlıklı bir ailenin kızıydı, onun için her şey harika sayılabilirdi. Kalabalık bir ailenin en küçüğüydü. Bir ailenin en küçük çocuğu olmak kendini sevdirmek zorundasın demektir. Hele de senden önce dünyaya gelmiş, o aileye alışmış bir dolu insan varsa… İnsan ne garip; dünyaya geldiği andan itibaren bir kendini kabullendirme mücadelesidir başlıyor. Önce anne babasına, kardeşlerine, sonra arkadaşlarına, sonra öğretmenine, sevdiği adama- kadına, sonra kendi çocuklarına…

Kıvırcık saçlı, içten gülüşlü, kıvrak zekalı, sevgi dolu bu kız çocuğu, her ortamda kendini dinletir, edebiyatla ilgilenir, kompozisyon yarışmalarına katılır, topluluk karşısında şiirler okur, yeteneklerini göstermekten hiç çekinmezdi. Aynı zamanda hep uçarıydı. Annesinin ona tuttuğu, saatliğine de iyi para verdiği matematik, fizik hocalarını dinlemez aklı hep okuduğu aşk romanlarının baş kızlarında olurdu, okuldan kaçar zengin kız fakir oğlan filmlerini izlemeye sinemaya koşardı.

Böyle insanlar aşk için yaşar, aşık olabilmek için doğarlar. Kimi ellisinden sonra bulur aşkı kimi ise daha on sekiz yaşına basmışken… Tıpkı Ayşegül gibi…

Aşk onun kapısını sadece on sekiz yaşındayken çalmıştı.

Ayşegül ise kapıyı açıp bu Tanrı misafirine bir çift terlik sunmuştu. Hazırlığı yoktu; belki börekler, kekler yapamamıştı ama en güzel misafir bir anda gelendi… İstanbul’da insanlar aşık olmalıydı zaten, ancak öyle çekilirdi o şehir. O şehir kavuşamayanların, iki yakadan birbirlerine bakakalanların şehriydi. Galata Kulesiyle Kız Kulesinin hüzünlü hikayesiydi. O şehirdeki yapılar bile aşıktı…

Ayşegül gönlünü bir Filistinli gence kaptırmıştı; nasıl olmuşsa olmuştu. Aşk, seçememektir. Anne babamızı seçemediğimiz gibi aşık olduğumuz insanı da seçemeyiz… Ayşegül de seçememişti öylece aşık olmuştu. Soğuk bir havuza kıyafetleriyle dalmıştı. Kıyafetler ve ayakkabısı onu havuzun içinde rahatsız ediyor, yavaşlatıyordu, üstüne üstlük hava da soğuktu ama gençliğinin ateşi ve heyecan arayışı ve bir de belki cahil cesareti havuzdan çıkaramıyordu onu.

Evlendiler, İstanbul’da yaşıyorlardı. Bir ziyaret için gittikleri Gazze, onların evi olmuştu artık, dönememişlerdi.

Ayşegül artık Filistin’deydi.

Ağabeyinin ona daha çok küçükken aldığı hikaye kitaplarını anımsıyordu. Ayşegül Seyahatte, Ayşegül Denizde, Ayşegül Küçük Anne, Ayşegül Uçağa Biniyor. Ayşegül tüm bu hikayeleri düşünürken bir yerlerde hata yaptığını ya da dünyada bir yerlerde hata olduğunu düşünüyordu. Neden Ayşegül Fransa’ya Amerika’ya gittiğinde çocuklara alınan, okunulan bir hikaye oluyor da Filistin’e, Afganistan’a gitmiyor hatta onların isimlerini bile bilmiyor?

Gazze’de yaşamaya başladığından beri buradaki insanların sadece patlama haberleri ile ölü birer ceset olarak tanınmış olsalar da yaşayan kocaman bir millet olduklarını anlamıştı. Okula gidiyorlar, bir sofra kurup eş dost akraba gülüyor, eğleniyorlardı. Müzik dinliyorlar, kitap okuyorlardı. Tıpkı bir Avrupalı gibi, bir Asyalı belki, bir Afrikalı gibi… Yani bir insan gibi… Hatta belki fazlası vardı burada, umut vardı. Öyle kolay vazgeçmemek vardı. Direniyorlardı. İsrail öyle bir baskı uyguluyordu ki bu insanlara ekonomik, sosyal, askeri, siyasi her anlamda kendini gerçekleştiremeyen bir millet ayağa kalkıp “Biz de insanız” diyordu.

Ayşegül’ün biri kucağında biri karnında iki de evladı vardı henüz yirmi yaşında. Ayşegül her şeyi hızlı yaşıyordu, neredeyse bir ay kadar kısa bir sürede Arapçayı öğrenmişti, yaşadığı mahalleye ayak uydurmuştu. Biber gazı kokusunu iyi bilirdi. Artık bombalardan kaçmayı, yanı başından vızıldayarak geçen mermileri, çatlak duvarları, bomba atıldıktan sonra önce kendini kontrol etmeyi sonra çemberi genişleterek çocuklarını, sonra akrabaları, komşuları yoklamayı, savaşın ne olduğunu, ölümü, İsrail askerine karşı İbranice “Ben ve çocuklarım Türküz, bize zarar vermeyin,” demeyi öğrenmişti.

Açlık, yoksulluk, bakımsızlık diz boyuydu.

Ekmek satılmazdı. Ama Birleşmiş Milletler ayda bir yardım verir bu gıda malzemeleri ile insanlar yaşamlarını sürdürürlerdi. Kişi başına biraz un, birkaç paket makarna, yağ, şeker ve konserve etten oluşan yardım paketleri ayın belirli günlerinde dağıtılırdı. Bu dağıtım yerlerine hiç gitmemişti o güne kadar…

Daha önceleri evdeki diğer bireyler gider alır getirirdi bu yardım paketlerini. Ama o gün herkes kendi paketini kendisi alacak dendi. Yirmi yaşına kadar yardım istemek nedir bilmiyordu, tedirgindi giderken. Nasıl istenirdi yardım? İnsanlar ona nasıl bakacaktı? Utanıyordu. Aklına İstanbul’daki yaşantısı geliyordu, bir de o yaşantıdan utanıyordu üstüne. İstanbul’daki o rahat yaşamın rahat olduğunu burada anlamıştı. Gazze’de insanlar yaşıyorsa iyi demekti. Ailesinin dertlerini ve orada yaşarken sıkıntı olarak gördüğü şeyleri düşünüyordu. Çaresiz kalmayana nasıl anlatılırdı çaresizlik? Tüm dünyanın aniden üzerine çöktüğünü hissediyordu.

Bütün kadınlar çocuklarının ellerini tutmuş yardım alanına doğru ilerliyorlardı. Ayşegül de uzun siyah bir etek ve çok büyük bir şaldan oluşan ve tek gözünün yarısını ortaya çıkaran adına “Deyir Gona” dedikleri giysi ile örtünüp kadınların arasına karıştı.

Bir akşamüzeriydi hafif hafif yalıyordu yanaklarını bir esinti. “Acaba” dedi “Ülkemde de aynı esinti annemin, babamın kardeşlerimin yüzüne dokunur mu?”

Zaten en çok akşamüstleri bastırırdı şu memleket özlemi.

İçini yakıp kavuran ateşe biraz daha odun atılırdı sanki o saatlerde. Hele güneş sarıdan kızıla döndü mü? Memlekete duyduğu hasret hiçbir şeye benzemezdi. O akşamüzeri tam da sarıdan kızıla dönen bir gökyüzü vardı Gazze semalarında. Ve Ayşegül’ün yüreğinde derin bir memleket özlemi…

On altı aylık kızının elinden tuttu. Toprak yolun tozu ağzını burnunu dolduruyordu. Her yerde İsrail askerleri, sırtlarında silahları, silahlarının ucunda mermileri… Korku dolu bir hava vardı.

Korkunun kokusunu, tadını, sesini burada beraber yürüdüğü kadınlarla, kızıyla ve karnındaki yedi aylık oğluyla paylaşıyordu. Karnındaki yavru hissetmiş olacaktı ki annesinin bu korku ve tedirgin halini, durmadan tekmeliyordu Ayşegül’ün karnını. Ama bilmiyordu ki dünyada aslında en güvenli yer annesinin karnıydı. O da doğduktan sonra anlayacaktı elbet bunu.

Kocaman bir alan, üç büyük tır, yüzlerce kadın ve çocuk… Tırların kapıları açık, üzerinde birkaç adam paket fırlatıyordu kadın ve çocuklara doğru. Gördüğü manzara karşısında donakaldı genç kadın. Gözü karardı, ayaküstü duramadı, kırıldı sanki dizleri. Tırların üzerinde al yıldızlı bayrak dalgalanıyordu.

Kırmızı renginin vatan koktuğunu o an anladı.

Akşamüstleri güneş sarıdan kızıla, kırmızıya dönerken memleket hasretiyle neden bu denli yandığını bayrağına bakınca anladı.

“Ey güzel ülke, bunca vatana hasret insana yardıma mı geldin? Annemin kokusunu da getirdin mi? Babamın merhametini? Ağabeylerimin sahiplenişini, kimsesiz bırakmayışını?”

Bir film sahnesinin ortasındaydı sanki. İzliyordu, paket atanları izliyordu, paket alanları izliyordu. “Buraya yardım almak için değil de yardım etmek için gelmişim,” diyordu.

Tırın üzerindeki adam bir kadının düştüğünü fark etti. Açlıktan fenalaştığını düşünerek hemen Ayşegül’ün kucağına bir paket makarna ve bir paket margarin fırlattı. Ayşegül paketin üzerindeki Türkçe yazılmış yazıları okudu. Nasıl öpmezdi, nasıl sarılmazdı bu harflere, kelimelere?

“Meğer bu makarna, bu yağ, bu şeker Filistin’e aş olmaya gelmiş.” Kucağındaki makarna ve yağı öyle gururla tutuyordu ki Ayşegül. “Benim güzel ülkem” dedi “Ah güzel ülkem, cebindeki üç liranın ikisini yoksula veren canım memleketimin insanları.”

Özlemişti ailesini, evini, gezindiği sokakları, vatanını…

Tırın üzerindeki adam bir gariplik olduğunu anladı ve aşağı inip İngilizce, Arapça bir şeyler söyledi genç kadına. Ayşegül ağlarken özlem dolu bir ifadeyle “Türk müsün kardeşim?” dedi adama. Adam, şaşkın bakışlarla genç kadına dönerek;

“Evet, Türküm. Fakat siz?” “Evet kardeşim ben de Türküm ve Gazze’de yaşıyorum. Ben bugün buraya utana sıkıla yardım almaya geldim meğer yardımı getirenmişim.”

Görevli adam bir anda Ayşegül’ün annesi, babası, ağabeyi, ablası, vatanı oldu.

O gün anladı ait hissetmek ne demek? Yardım etmek ne demek? Bir paket makarnanın üzerine yazılmış harfler ne ifade eder? Bu coğrafyada kadın olmak ne demek? O günden sonra hep yardım eden taraf oldu Ayşegül. O meydanda henüz yirmi yaşındayken öğrendi yardımın ne demek olduğunu. Ülkesi ona bunu öğretmişti.

Filistin’deki bu sefalete daha fazla dayanamayıp çocukları için Türkiye’ye döndü.

Onlar için hep çabaladı ve çalıştı. Zaman zaman kendisine şu soruyu sordu: Ana dili gibi öğrendiği Arapçayı bir gün bir yerlerde kullanabilecek miydi? Savaş belası bitmedi, yenileri yaşandı, insanlar öldü, çocuklar açlıktan kırıldı. İnsanlık bu kara lekelerle yaşamaya devam etti.

Gün oldu Türkiye’ye çok yakın bir ülkede (Suriye) savaş patlak verdi. Suriye’deki insanlar Türkiye’ye mülteci olarak gelmeye başladılar. Ayşegül mülteci olmanın ne demek olduğunu, yardım istemenin ise ne kadar zor olduğunu iyi bilirdi. Bu sebeple onlarla gönülden ilgilenmeye başladı. Onlarla kurduğu bu gönül bağının en önemli yardımcısı öğrendiği Arapça ve Filistin’deki yaşadıklarıydı.

İşte o hep “Öğrendiğim bu dil ve yaşadıklarım bana nasıl fayda sağlayacak?” sorusunun cevabını almaya başlamıştı. Ve artık Filistin’de yardım tırlarının önünde ağlayarak bekleyen Ayşegül, Türkiye’de yardım tırlarının önünde ağlayarak bekleyen Suriyelilere umut olmuştu…

Bir fincan, bir kupa, bir bardak kahvenizin yanına Filistin’in ünlü tatlısı ‘Mutabba’ tadında bir öykü bırakıyorum. Afiyet olsun…

Edibe Vural

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

10 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 27 Haziran 2019 at 10:13

    Ama Edibecim sen beni her öykünle böyle hüngür hüngür ağlatacak mısın 😉
     
    ”Kırmızı renginin vatan koktuğunu o an anladı.”
     
    Bu cümleyi okuduğum andan yazınını sonuna kadar durmadan ağladım.

     
    Göçmen sorunu anlatan bir öykü kaleme aldığın için de ayrıca teşekkür ederim. Duyarlılığın ve yaratıcı öykün için kutlarım seni canım 👏🏻👏🏻👏🏻
     
    Not:“Bu hikaye gerçek mi acaba?” diye düşünmüştüm. Biraz önce Instagram’daki paylaşımını okuyunca bu sorunun da cevabını almış oldum 😉

    • Cevapla Edibe Vural 27 Haziran 2019 at 10:42

      Senden bu yorumları almak beni öyle mutlu ediyor ki Didem Ablacım, evet bu öykü gerçeklik payı olan bir öykü… Bunları paylaşmam gerekir diye düşündüm… Hüzünlenerek yazdım…
      Çok teşekkür ederim bu güzel yorum için…

  • Cevapla Mine Şencan Abusalih 27 Haziran 2019 at 10:33

    Bu kadar güzel hikaye aynı zamanda hayat kokan bir o kadar duygulu çok güzel Ayşegül Filistinde
    hüzünlendim sanki kendimi yaşadım
    Tebrik ederim

    • Cevapla Edibe Vural 27 Haziran 2019 at 10:44

      Hayatınızdan bir şeyler bulduysanız ne mutlu bana. Belki gülerek hatırladığınız anılar değiller ama eminim size çok şey katmıştır.
      Çok öpüyor, kucaklıyorum 🌀

  • Cevapla Eren Baysalman 27 Haziran 2019 at 14:00

    Ellerinize Ve Emeğinize Sağlık.
     
    Öncelikle yazıyı okurken çok ama çok duygulandım. Hâla insanlığın ve beraberce güzel yaşanabileceğin. Dünya’da hâla umut dolu olacak güzel şeylerin simgesi olmak ve yeni nesile ışık tutmak çok güzel.
    Ayşegül Hoca ile tanıştığımda hikâyesini dinlerken ne kadar duygulanmıştım. Yazıyı okuduktan sonra yine duygulandım.

    • Cevapla Edibe Vural 27 Haziran 2019 at 18:33

      Çok teşekkür ederim. Evet Ayşegül hocanın umut dolu bir hikayesi var. Ben de bunu sadece onu tanıyanlar değil çok daha fazla insan bilmeli dedim ve yazdım ☺️
      Tekrar çok teşekkür ederim🌀
      Selamlar…

  • Cevapla Hande S. Sinan 27 Haziran 2019 at 14:27

    Çok güzel bir öykü.

    • Cevapla Edibe Vural 27 Haziran 2019 at 18:34

      Beğenmenize çok sevindim 🙂
      Çok teşekkür ederim
      Selamlar ve sevgiler 🎈

  • Cevapla Hasan Fayat 27 Haziran 2019 at 23:31

    İnsanın kalbinden gelen naif dokunuşlar gibi her kelime her cümle, öyle güzel domunuyorsun insanın tenine dokunmadan ruhuna o an birden fazla duyguyu bir anda yaşatıyorsun kız çocuğu.

    • Cevapla Edibe Vural 29 Haziran 2019 at 00:37

      Her zaman arkamda durabilecek biri olarak kendini bana gösterdiğin için ve bana güvendiğin için teşekkür ederim. Sen çok güzel yürekli bir adamsın ve iyi ki varsın.
       
      Sadece iyi günümde değil çoğu zaman kötü günümde de yanımda olduğun için teşekkür ederim 😇
       
      Bu güzel yorumun beni çok mutlu etti.

    Cevap Yaz