Kırmızı

Keşke Ölsen

31 Temmuz 2019

*Yazarın Notu: Bu yazıyı, Hungry Ghosts – I Don’t Think About You Anymore dinleyerek okumanız tavsiye olunur. YouTube linki için tıklayabilirsiniz.

keşke ölsen

“Keşke ölsen,” dedi usulca kendi kendine.
Ve 1 daha yineledi.

“Keşke ölsen.”

Elinde tuttuğu nar çiçeği rengi ıslak mutfak bezini bükmek suretiyle iyice sıktı 2 eliyle. Bez, kalın 1 halat gibi döndü avuç içlerinde, canını yakarak ve ona ne yazık ki hâlâ hayatta olduğunu hatırlatmak istercesine. Gözleri dolu dolu, camdan dışarıya bakıyordu boş boş; karanlığı yarı aydınlatan sokak lambalarının kaldırımlardaki izdüşümlerine. İçinden çıkamadığı bu duruma 1 çözüm bulamadığından, omuzlarını silkti çaresizce. Dopdolu gözleri, düştü önüne. 1 kez daha döndü ıslak mutfak bezi avuç içlerinde.

“Ne duruyorsun öyle, yemeği hazırla da yiyelim. Bütün gün yorgunluktan geberdim,” diye kükredi kocası mutfak kapısının eşiğinde; 15 senedir her akşam olduğu üzere.

“Tamam. Hazırlarım şimdi..” dedi.

Ağlamaklıydı sesi. Kocası hiç önemsemedi ve 1 daha kükredi;

“Buz da getir.”

Buzu götürdü önce. Gazete kâğıdına sarılı küçük şişe, yine kurulmuştu sofrada başköşeye. Kocası şişeye dönüp; “Gel dert ortağım gel. Beni senden başka anlayan yok bu hayatta, gel de dertleşelim biraz seninle,” diyerek doldurdu kadehini.

Kadın 1 şişeye, 1 de cama yansıyan kendi aksine baktı. Kocası hiç umursamadı, ilk kadehi hızlıca yuvarladı. Ve 1 daha kükredi;

“1 akşam, şu sofra, ben geldiğimde hazır olsa, üstünde de türlü türlü mezeler olsa, ne olur yani?”

Ve 1 daha doldurdu kadehini.

Kadın, yanıt vermesi lüzumluymuş gibi; “Her akşam su gibi içiyorsun zaten. Yanında ne yediğini görmüyorsun ki. Pilav da olsa aynı, pilaki de…” diye mırıldanarak mutfağa yöneldi. Kocası arkasından, alkolden dolanmaya başlayan dilinin ucuyla birtakım sözler sarf etti. Sözlerin birçoğu kadının ezberindeydi; yıllar içinde nasır bağlamış ruhunun o en üstteki sert kabuğuna çarpıverdi, lakin hissiyatsız 1 kanıksanmışlığın tezahürü ile acı vermedi. Sessizce sofrayı hazırlayıp kızına seslendi. Başköşedeki küçük şişenin yarısı çoktan bitmişti.

Kızı.

Güllerden güzel kızı. Biricik kızı. “Öyle çok seviyorum ki, Allah affetsin,” diyerek sevdiği kızı, gözlerinin etrafı hareli hareli, kızarmış burnunu çeke çeke gelip çabucak ilişti masadaki yerine. Hızlı hızlı kaşıklamaya başladı taze fasulyeyi ve yanındaki pilavı. Sevdiğini bildiğinden, annesi pilava, yıldız şehriyeler de katmıştı. 1 an içini, kederini dağıtan 1 sevinç kapladı. Çok küçükken, annesinin ona yemek yedirirkenki sözlerini hatırladı; “Bu tabaktan ne kadar çok yıldız yersen, gece gökyüzünde o kadar çok yıldız parlar ve ışıkları pencerenden odana dolar,” derdi annesi ve birlikte gülerlerdi.

Gülümsedi.

Gözlerinin etrafındaki harelerin birkaçı, tebessümünde eridi. Annesi de ona gülümsedi. Bu sadece birkaç saniye sürebildi. Babasının kükremesi sofrada soğuk 1 rüzgar gibi esti.

“Noldu, neye gülüyorsunuz? Söyleyin de birlikte gülelim,” deyip uyduruk 1 kahkaha attı. Kahkahası; güzel olan her şeyi, herkesi yutacak ve yok edecek büyüklükteki 1 hortumu hatırlattı. O, böyle 1 insandı; güzel olan her şeye ve herkese karşı alaycı, kibirli, kaba ve küstahtı. Kızı pilavındaki yıldızları gösterdi; babası tarafından anlaşılmayı diler gibiydi. Adam anlamadı. “Haaa evet, anan yıldızlı pilav yapmış gene. Benim mantarlı pilav sevdiğimi bildiği halde,” diye söylenirken 1 yandan da şişenin dibine vura vura, kalan içkisini bardağa boşalttı ve soğuk suyla buzu da ekleyip sürdürdü konuşmasını;

“Dediğim gibi, kurs murs yoooooookkkk.. Dersini okulda öğrenir sınavı kazanırsan ne alaaaa. Kazanamazsan, gelirsin benimle bakkala, hesap kitap defterlerini tutarsın, dede yadigarı bakkaldan rızıklanırız artık ne kaldıysa. Evlenecek yaşına vardın mı da, eveririz hayırlısıyla.”

Kızın gözlerinin etrafındaki hareler çoğaldıkça çoğaldı. Kadının gözleri büyüdükçe büyüdü, içindeki kırmızı damarları, kızıl 1 çam ağacına döndü. Ve adam, hırsla masaya bardağını vurdu;

“Sen mi buna veriyorsun bunca aklı? Sen de pek başarılıymışsın okulda da, ‘yüksek yüksek okullar okuyacağım ben’ diye tuttururmuşsun. Baban ölünce işler değişti tabii. Bitti gitti o yüksek okullar. 15’ine varınca da anan seni bana verdi de, aç karnınız doyduuuu, senin deee, sülalenin deee… O anneannen olacak kadının aklına uysaydınız, sen okuyacaktın daaaa, nefesiniz kokardı be nefesiniz açlıktaaaan.. Bak bak baaakk 1 de gitmiş konuşmuş kurslarla falaaaaan. Aklını veriyorsun madem, parasını da versene o kursun. Sanki para nasıl kazanılırmış bilirmiş gibi..”

Kızın ve annesinin gözleri, 1 daha buluştu.

Kocası işten geldiğinde, kapıdan girer girmez kız, sınavlara hazırlık kursuna gitmek istediğini heyecanla anlatıp da annesi onu desteklemeye çalışırken, her 2’si de babasının hiddetinden nasiplerini aldığı halde, 1 elmas gibi kesmekteydi şimdi gözlerindeki hüznü, annesinin nasır tutmuş ruhunun o en üstteki sert kabuğunu. Tek 1 atımlık kurşunu dahi kalmamışken, kadın 1 kez daha yineledi sözlerini, “Okuması lazım. Öğretmenleri de söyledi. Akıllı bizim kızımız, biraz kursa giderse çok iyi 1 okul kazanırmış. Kazanırsa çok iyi yerlere gelirmiş. Hem bakkal dükkanında defter tutmak da ne? Evlilik de nesi?!! 1 mesleği olmalı onun, kolunda 1 altın bileziği,” demesiyle sofra darma duman oldu..

Kadın öylece durdu ve kendisinin dahi duyamayacağı kadar kısık 1 sesle;

“Keşke ölsen.” diyebildi sadece.

Gece hiç uyumadı kadın. Önce kızının hayal kırıklıklarını topladı tek tek elleriyle ve sonra o uykuya dalınca, etrafa dağılan cam kırıklarını. Son olarak, kendi kalp kırıklarıyla beraber 1 torbaya doldurdu hepsini. Sabah olmak üzereydi. Ayaz mavisi gökyüzünün aydınlattığı sokakta, elinde 1 torba hayat kırığıyla çöp kutusuna doğru yürürken, otobüs durağının sol yanındaki büyük reklam tabelasındaki gülümseyen çocuk yüzleri dikkatini çekti. Baktı 1 an durup. 1 okul ilanıydı bu. Annesi ya da babası hayatta olmayan çocukların okuduğu 1 okulun ilanı. Hatırladı birden. Babası öldüğünde, öğretmeni bu okuldan bahsedip annesi ile defalarca konuşmuş, 1 zaman yanında yaşadıkları anneannesi de ona yıldızlı gece masalları anlatırken, “Benim kızım büyük güzel okullara gidecek ve 1 gün bu gökteki yıldızlar gibi parlayacak, ışığını etrafa saçacak..” dediği halde annesi ikna olmamış ve bu 1 masal olarak kalmıştı sadece.

“Kızların kaderi, annelerininkine benzermiş,” diye 1 cümle düştü aklına birden. Yok, olmaz, olamaz, mümkün değil, benzeyemez, benzemeyecek. O kader ki, madem Yaradan tarafından yazılmış ve her canlının kendi boynuna dolanmış 1 amel defteriyle kendi gayretine sıkı sıkıya bağlanmıştı; o halde kızının defterine birkaç satır da kendi elleriyle yazacaktı.

Çabucak eve döndü. İçinde, kendisini bile dehşete düşüren 1 ferahlık duyuyordu. Çayı demledi. Ekmekleri kızartmak için demir maşanın arasına yerleştirip ocağın üzerine koyarken ellerinin titrediğini fark etti. Bi’ durdu. Derin 1 nefes aldı. Kocası masaya kurulmuş, dün gece olanlar sanki o evde yaşanmamış gibi çay bardağını kadına uzattı.

Odaya, 1 hayvan leşi gibi yayılan suskunluğun kokusu, kadının cümlesi ile dağıldı.

“Ben bu akşam kızı da alıp 2 günlüğüne köye gitmek istiyorum müsaadenle,” dedi.

Adam kirli sakallarını sağ eliyle sıvazlayıp ağzını büktü, “Nereye giderseniz gidin, gözüm görmesin sizi..” deyip boşalan çay bardağını elinin tersiyle ittirdi ve 2 dilim kızarmış ekmeği birbirinin peşi sıra ağzına tıkıp, kapıyı çarpıp, gitti.

Kadın hemen üstünü değiştirdi. Kızı hala uyuyordu. Hiç dokunmadı. Başucuna küçük 1 not bıraktı. Ve hızlıca evden çıktı. Önce ilanını gördüğü okula gitti. Kızının o okulda okuyabilmesi için gerekli şartları öğrendi. Okul görevlilerinin sorduğu sorulara yanıt verirken son derece soğukkanlı, üzgün ve metanetliydi. Kusursuz 1 cinayeti planlamak için yeterince zamanı yoktu belki ama yeterince cesarete ve isteğe sahipti. Bu da aklına koyduğunu yapabilenlerin taşıdığı ennn önemli özelliklerdi. Görüşmeden sonra evlerinin bulunduğu semtin arka tarafında kalan ormanlık alana yöneldi.

Küçükken anneannesiyle birlikte köyde zaman zaman gezintiye çıkıp ormana dalar ve mantar toplarlardı. Anneannesi ona mantarların türlerini, renklerini, kokularını, yenebilenlerini ve son derece zehirli olanlarını, bilge 1 botanikçi gibi anlatır, öğretirdi. Dikkatle seçtikleri mantarlarla eve geldiklerinde onları siler, sobanın üzerinde kurutur ve mantarlardan türlü yemekler yapıp yerlerdi. Mantarlı pilav yapmayı da ondan öğrenmişti.

Bu aynı zamanda kocasının en sevdiği yemeklerdendi.

Eline geçirdiği eldivenlerle, adları gibi ölüm meleğine benzeyen mantarlardan 1 avuç toplayıp torbasına doldurdu. Ve sonra bal mantarlarından 1 avuç. Son olarak şeytan mantarlarının o çirkin yüzlerinden birkaçını da alıp eve doğru yola koyuldu. Eve vardığında kızı onu bekliyordu. Kadın, anlamlandıramadığı 1 sevinç içindeydi. Kızına eşyalarını hazırlamasını, akşama köye gideceklerini söyledi. Ve mutfağa geçti.

1 bardak pirinci, akan suyun altında uzuuun uzuuuun yıkadı.

Bu esnada aklında, ömrünün yarısını verdiği bu evliliğin bugün artık sona ereceğinin düşüncesi vardı. 1 anda içi bulandı. Gözleri karardı. Hemen kendini toparladı. Eline eldivenlerini giyip mantarları torbasından çıkarıp sildi ve keskin 1 bıçakla hepsini ince ince dilimledi. Pilav tenceresinin içine büyük 1 kaşık tereyağı bıraktı. Yağ kızgın ateşin etkisiyle tencerenin içinde dolandı ve eridi. Mantarları ekleyip, sularını bırakıp yeniden içlerine çekmelerini izledi. Kendisi de derin 1 iç çekti.

Pirinçler mantarlarla buluştuklarında hallerinden öyle memnun görünmekteydiler ki, kadının yüzünde de o memnun ifade belirdi; büyük 1 yükten kurtulmak üzereymiş gibi. Pilavın suyunu ekleyip tencerenin içinde tahta kaşığı ahenkle gezdirdi. Tuz, birkaç damla limon ve ortasına bıraktığı 1 küp şekerle bu cinayeti kendi maharetiyle lezzetlendirdi. Her zamanki gibi bereket duasını okumadı bu defa.

“Varlığının hiçbir faydasını görmediğimiz bu hayatta, yokluğun 1 işe yarayacak mutlaka,” deyip tencerenin kapağını kapattı, ocağın altını kıstı ve banyoya gidip yıkandı.

Tüm bu olan bitenler bedeninden, ruhundan ve zihninden akıp gitsin diye tas tas kaynar sularla yıkandı.

Kocası eve geldiğinde onlar kapıdan çıkmak üzereydi. Adam gidişlerini önemsemedi. Koltuğunun altındaki gazete kağıdına sarılı küçük şişeyi masada baş köşeye koyduğu sırada sofrada dizili mezeleri ve üzerinde dumanı tüten 1 koca tabak dolusu mantarlı pilavı fark etti. Yüz kasları gerildi. Gözleri büyüdü. Şaşkınlıkla karısına döndü, “Hayırdır?” diye sordu.

Karısı, ağzının ucunda asılı kalmış ölü 1 tebessümle başını salladı hafifçe, “Hayırdır bey, hayırdır.. Hadi biz gidiyoruz, sana afiyet olsun, kal sağlıcakla,” dedi sadece. Adam yanıt vermedi. Pilava kaşığını daldırdı hızla ve götürdü ağzına.

Kadının yüreği ağzına geldi, sımsıkı tuttu kızının elini. Çıktılar kapıdan çabucak. Gecenin içinde yürüdüler 1 süre öylece. Otobüs durağının yanına gelince; kadın, gülümseyen çocuk yüzlerinin olduğu ilana baktı yine; 1 iç çekti, gözlerinden 1 damla yaş indi ve kendi de gülümsedi; bu defa çok başka 1 hisle.

Nurdan Yılmaztürk

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

7 Yorum

  • Cevapla Müge Murat 31 Temmuz 2019 at 20:40

    Gözyaşları içinde okudum, hem de fonda müziği ile…

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 1 Ağustos 2019 at 01:28

      canım müge.. hissederek okuyan kalbine sağlık..

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 1 Ağustos 2019 at 09:05

    Waovvv soluksuz okudum. Acaba arada gerilim falan da mı yazsan sen 😉
     
    Bir annenin evlatları için yapamayacağı yok gibi gelir bana da…
     
    Hikayedeki mahlukâtın ortadan kaldırılmasını harika kurgulamışsın. Cinayet romanlarını çok seven ben, çağımızda bu tarz hikayeler yazmanın gelişen tıp, bilim ve teknoloji yüzünden çok zorlaştığını düşünürdüm, oysa işte “mükemmel cinayet”in günümüzde de imkanlı olduğunu anlatmışsın. Kadın şehir dışında, adam yemeği kendi yapmış diye düşünülebilir; bir nevi intihar 😝 Ayy zaten süne zararlısı, ölmesi pek iyi oldu…
     
    Darüşşafaka‘ya gelince; 150 yıldan uzun bir süredir çocuklar için çabalayan bu kurumu elbette ayakta alkışlıyoruz 👏🏻👏🏻👏🏻

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 1 Ağustos 2019 at 13:43

      ahahahhahha kahkahlarla okuyorum senin yorumlarını çoğu zaman didoşum.
      gerildiğim zamanlarda, sıkı gerilim yazdığım doğrudur. 🙂 🙂 🙂
       
      sevil atasoy “kusursuz planlanmış cinayet yoktur..” diyor ama bence o kadar emin olmamak lazım 🙂 🙂
       
      aahahahaha süne zararlısııı.. çok seviyorum bu kafanı.
       
      darüşşafaka, bendeki yerleri çok özel. heppp varolsunlar.

  • Cevapla Özge Can 1 Ağustos 2019 at 11:19

    Kusursuz cinayet planı 👏 Bu tarz oluşumların yok olmasını beklemek fazla kadercilik gibi geliyor bana. Bazen insanlık için küçük bir müdahele evrenin işleyişine göz kırpmak gibi. Muhteşem anlatmışsın Nurdancığım, hüzünle okudum. Sonrasın da olacakları bizim düş gücümüze bırakman da enfes olmuş.
     
    Fikrine sağlık, sevgimle 💙

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 1 Ağustos 2019 at 13:49

      Yaradan’ a kuvvetle bağlı 1 insan olarak şuna inanıyorum ki; bizleri bu kadar mükemmel 1 donanım olarak yaratmışken, böylesi 1 akıl, beden, ruh bütünlüğünde, inanmam mümkün değil ki tüm ömrümüzü 1 kadere bağlasın. Bana göre, kader diye ifade edilense; tanıtım yazımda da söylediğim gibi, bizim yol(lar) haritamızdır.
       
      Beğenmene çok sevindim. Kalbine sağlık can özgem.
       
      Sevgimle.

  • Cevapla Demet Uncu 1 Ağustos 2019 at 14:18

    Nurdancığım bir solukta okudum, kalemine sağlık. Yalnız korktum senden. 😃 Bir kadının neler yapabileceğinin en uç noktası işte … Ama getirmesinler o noktaya kadınları değil mi 😂

  • Cevap Yaz