Uykusuz Klavye

Mukadderat Pavyonu

11 Temmuz 2019

Yüce vatanımızın kurtuluş mücadelesinde canlarını vatan uğruna feda eden Nene Hatun, Nezahat Onbaşı, Şerife Bacı, Fatma Seher, Halime Çavuş, Gördesli Makbule, Çete Emir Ayşe,Tayyar Rahmiye ve daha nice gözü kara vatanperver kadınlarımıza….
Saygıyla… Minnetle…

mukadderat

Mustafa Kemal’in kağnısı derdi, kağnısına
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik,
Nam salmıştı asker içinde.
Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola önceden önceden.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Ateşten gömleği giyeli epey olmuştu. Ege’nin iyice sessizleşen köylerinde, şimal dağlarında, şark diyarlarında tek bir er kalmayana dek cenk eden bir neslin evlatlarıydık artık. Üzerimize bir ejderin kızıl yakut gibi yağdırdığı alevler tenimize işlemiş, içimizde kahramanlık türküleri yakan çocuksu ruhlar çoktan harcıâlem bir dünyaya göç etmişlerdi. Çocuk olmadan büyümüş, büyümeden ölmüştük.

O kahramanlık destanları, öte diyarların sathında neşe, coşku ve güven yaratırken, bizlerin yüreğine bir kor alevi gibi düşüyor, karanlıkta yankılanan çaresiz ağıtlar bırakıyordu. Ölüm, bir meleğin abanoz kanatlarında yeryüzüne taşıdığı ezeli bir intikam duygusu gibi nereye gitsek takip ediyordu bizi sanki.

Mukadderat derdi kimisi.

Değildi elbet. Amma velakin biz öyle olduğuna inanmayı seçmiştik. Böylesi daha kolaydı çünkü. Mazinin ızdırap yüklü basamaklarında bırakılan onca gam yükünü, sırf hakikat diye yanında taşımak hangi âdemoğluna kolaydı ki; bize olsun?

Biz de kaçmıştık. Gerçeklerden, savaştan, ölümden….

Eski hamamdan bozma kubbeli taş yapının loş ve serin kalbinde, kendimize hülyalı bir alem yaratmıştık. Madam Marika ile Barba Vasili’nin vaftiz kurnaları gibi pürüzsüz vicdanları, sarıp sarmalamıştı ferda-yı nedametimizi. Bir Rus ve bir Rum’u kavuşturan bu ağıtlarla yıkanmış çorak toprakların, keyfekeder halimizi canlandıracak iki melek sureti gönderecek kadar merhameti varmış demek ki. Bütün kaçaklar, kayıp ruhlar, ölgün akıllar buradaydı. Madam Marika, hamamın kubbesindeki göz pencerelerinden süzülen ışığı, henüz tazecik bir kız iken Büyük Petro’nun sarayındaki pavilyonun kubbesinden süzülen ilahi ışığa benzettiği için “Pavilyon” derdi buraya da.

Mukadderat Pavyonu…

Gediklisi için namı başkaydı elbet; ama bizler hakikate uzak, Hakk’a yakın hissettiğimizden olsa gerek; hep yazgıyla bir tutmuştuk buradaki hayatı. Burada her şey vardı da bir tek lafügüzafa, boş hayallere, bir de beyhude vaatlere yer yoktu. Dışarıdan gelen de buranın eşrafı da kasabanın işret alemi diye severdi burayı. Kaçak olanın eline koluna vuran esrar, afyonla iyice şişmiş gönüllerde ince bir boşluk bulur; oraya girip inceden inceye yer ederdi.

Kimse karşı koymaz, şikâyet edemez ya da ayıplamazdı burada olanları. Hem onca savaşın, onca ölümün ve kederin sebep oldukları ayıp değildi de küskün gönüllerin, yaralı bedenlerin, eksik zihinlerin yaptıkları mı ayıp olacaktı?

Mürai kaymakam vekilinden tut, buraların en yiğit, en yavuz zabitleri bile eksik olmazdı bu alemden. Kimse mukadderat diye bakmazdı. Şeb inince göğe, hatunlar dilber olur, en lafazan erleri lâl, fellik fellik aranan gözleri âmâ ederlerdi.

Ne mukadderat kalırdı ne dert ne de tasa.

İşte öyle bir şeb zamanıydı.

Kafalar afyonla dumanlı, ağızlar aralanmış, nefesler sergüzeşt solumaktaydı. Dilberlerin peçesiz yanakları al al olmuş, erlerin elleri ise pazen esvapların içinde edepsizce nişangâh peşindeydi. Amber, yasemin ve gül kokularının baydığı havayı, Madam Marika’nın vilayetten getirttiği sazendeler, mızraplarının ucundan dökülen bedbin musiki ile iyice ağırlaştırmışlardı.

Ben her zamanki köşemde, kucağımda Madam Marika’nın kedisi Afrodit’in kulak memelerini okşuyor; lüle taşından oyulmuş ağızlığımdan çektiğim afyonla, âdemoğlunun bu kösnül aşna fişnesini seyredip arada da garip hülyalara dalıyordum. Düş mü görüyordum veyahut hakikat uçsuz bucaksız arzu penceremin aklıma sunduklarıyla inikâs mı ediyordu, orasını bilmiyordum. Epey sonra, bütün üveyikler havalanınca, bütün yaralar demlenince ve bütün kırıklarımıza yeni kırıklar eklenip de onanmaz hale gelince anladım. Meğer bütün bu olanlar, Emine’nin Gelibolu’nun bütün tozunu alıp da esvabının etekleri altına sakladığı günden beri ilmek ilmek boynumuza geçirdiği bir mukadderat zincirinden başka bir şey değilmiş.

Emine…

Ben az evvel bahsettiğim derun hülyalarda seferî iken; Emine de Şah Şehriyara bin bir gece masallar anlatan Şehrazat gibi arz-ı endam ediyordu yiğitlerin baygın bakışları ile demlenen salonda. Billur sesi kulaklarımızı doldururken, dolgun vücudunu saran esvabının o yürüdükçe salınan etekleri ademoğlunun içindeki şehvaniyeti gıdıklıyordu. Ancak o bir kez bile olsun sefahate dalmamış, ona tutkun olmuş gönüllere bakmamış, önüne çil çil altın, endazelerce esvaplar döken beylere hiçbir suretle kanmamış, aklı kaymamış, ar damarı hiç çatlamamıştı. Bizler feleğin çemberine efsunlu taklalar attırırken; o ağzına katiyen mey bile değdirmemiş, gubârlı nefeslerle hasbihâl dahi etmemişti.

Derken; müphem bir uğultu yaladı duvarları. Sonra sessizlik. Haddizatında sessizlik de denmez buna. İki cihanın kavuşması gibi imkânsız lakin yine de insanı umut rüzgârı ile yol alan bir teknenin içinde sürükleniyormuşçasına hülyalara daldıran fevkalade büyülü bir an.

Bir zabit girdi içeri. Siyahçerde. Boylu boslu, kaytan bıyıklı, kartal bakışlı. Yorgun üniformasında yer etmiş bezgin izler uzun süredir at üstünde olduğunu belli ediyordu. Göz altlarında birikmiş uykusuzluk bizi gerçeklerden uzak kurduğumuz bu hayal dünyasından uyandıracak kadar büyüktü. Buraya gelen diğerlerinin aksine yiğitliğini palaskasında değil, bedenini hala bir kumaş gibi örten cengâver ruhta taşıdığı belliydi. İçeri girdiği anda musiki de Emine de sustu.

İntizar ile geçen bir ömrün ağır, kalp ağrısı ile yıllanmış buruk tadı hepimizin zihinlerine yayıldı o an.

Ne var ki; bu garabetin nedenini bir tek ben biliyordum. Emine’nin Arap genlerinden miras kuzguni saçlarının arasına sakladığı aşkın buram buram tüten mayhoş, erguvani kokusu çın sabahın horozları gibi ötüyordu kafamda.

Yüzbaşı Refik, içeri girer girmez etrafın salim olduğundan emin, iki adım attı. Günlerdir at üstünde gitmiş, sonunda bu ne idüğü belirsiz insanların, kendince vatan haini kaçakların saklandığı izbeye varmıştı işte. Ama vazifesi önemliydi. Bu vazife olmasaydı, şu kendilerini kaybetmiş güruha yapacağını bilirdi. Etrafında neredeyse ruhlarını teslim edecek, adam demeye bin şahit ister şu zavallılara, yaralı vatanın yarasını sarmak yerine edepsizce meşk eden şu arsız ademoğullarına boğazını yırtan bir vatanperverlikle seslendi:

“Ahali! İçinizde Kara Emin’i bilen, gören var mıdır?”

Kara Emin’in ismi bir düş kapanının içine hapsedilen arzular gibi delimsirek çınlamıştı eski hamamın duvarlarında. En çok da benim esrik zihnimde. Emine ile göz göze geldik o an. Sırtına attığı yemenisiyle yüzünü örtmüş, korunaklı bir kafesin ardındaymış gibi ela gözlerini merakla Yüzbaşı Refik’e dikmişti.

O sırada Barba Vasilis de musiki susunca arka taraftan bir hışımla çıkıverdi. Karşısında yüzbaşıyı görünce ne yapacağını bilememişti ilk başta. Yüzbaşı Refik, ihtiyara doğru bir adım daha attı ve sorusunu bir kez de ona tekrarladı.

“Kara Emin’i arıyorum ben. Buralarda duyan, bilen var mıdır?”

Barba Vasilis, ağır ağır sanki karşısındaki zabitin aklını okumak istermiş gibi önce gözlerini kocaman açıp sakalını sıvazladı sonra da;

“Neerdee? Kim kaybetmis Kara Emin’i biz bulalim, kale? E gec bakalim otur azicik, misafirimiz ol. Sana kendi elzağzimla yaptiğim saraptan ikram edeyim”

Yüzbaşı Refik, neredeyse üç gündür at üstündeydi. Gelibolu’da Anzak’lara kök söktüren keskin nişancıyı bulmalı ve onu bir an önce Sincanlı’nın gerisinde konuşlanmış birliğe götürmeliydi. Nam-ı bütün tümene yayılmış, kimsenin görmediği ama herkesin yiğitliği, gözü pekliği ile anlata anlata bitiremediği Kara Emin’i o da sadece bir defa görmüştü.

Tekrar yola çıkmak için biraz dinlenmek ve güç toplamak zorundaydı. Ancak bu harp zamanında, üstelik de vatanın üçte biri işgal altındayken; hakikatin kıyısına demir atmış ancak hiç o topraklara basmamış, adeta mukadderata direnen bir masal ülkesinde uyumaya aklı razı gelmiyordu. Barba Vasilis, aklından geçenleri okumuş gibi üsteledi.

“Aman canim illa sarap verezek değiliz ya, kuyuda soğuttuğumuz ayrandan verelim?”

“Pekâlâ” dedi Yüzbaşı Refik.

“Bir soğuk ayranınızı içerim.”

Yeni gelen misafirin varlığına yavaş yavaş alışılınca, herkes kendi alemine döndü. Sazendeler de tekrar telkâri mırıltısına benzeyen ezgilerine başladılar.

Ancak Emine olduğu yere mıhlanmış gibi kalakalmıştı.

O esnada kucağımda iyice pestile dönen Afrodit, ağır ağır gerinip sonra tek bir hareketle yere atlayıp, Emine’nin esvabının eteklerine sürünmeye başlayınca bir şey oldu. Emine, sanki içine daldığı hülyadan uyanmak için bu teması bekliyormuş gibi birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

“Ay!Simdi bayilazağim. Bu hatunun ne inadi inattir pasam, ne gami ne de saadeti. Azizler askina! Yine ne oldi simdi?”

Yüzbaşı Refik, Baba Vasilis’in yakınmasını dinlemiyordu. Bu masalsı aleme adımını attığı andan itibaren Emine’ye bakıyordu. Gözlerine… Ona çok tanıdık gelen o ela, keskin gözlere. İçeri girdiğinde, peri peyker bu dilberin etraftaki erkekleri namahrem görmeyip, koskoca Osmanlı subayından hicap duyup yemenisiyle yüzünü kapatması garibine gitmişti. Buna rağmen kaçmamış, saklanmamış; olduğu yerde dümdüz, delici bakışlarıyla ona dikmişti gözlerini. Kara Emin’den bahsederken birkaç kez kafasını yanındaki divanda oturan kapkara bir cellabi giymiş adama çevirmişti.

“Kara Emin yoksa cellabi içinde saklanan zat olmasın?” diye aklından geçirdi Yüzbaşı Refik. Anlamanın tek bir yolu vardı. Emine’ye doğru elleri belinde hala söylenen Barba Vasilis’e döndü.

“Şurada, köşede oturan kim? Yüzü de görünmüyor pek.”

Barba Vasilis, yüzbaşının işaret ettiği yöne doğru bakmaya dahi gerek görmeden cevapladı:

“Amaan bosverin siz onu, İda’nin efsunlu etekleri kadar saraba bogulmis bir zattir. Yattiği divandan mabadini kaldırabilene ask olsun. Su Emine hatun olmasa, bir dakika tutmam onu burada”

“Nesi oluyor peki? Emine hanımefendi zevcesi midir yoksa?”

“Yok zanim, ne zevcesi? Galipoli’de vurulmuş sirtindan, Günlerze bir ağazin dibinde kendini bilmez halde yatiyormus. Emine kurtarmis onu. Gökten bir melek gibi inmiş, yüce aziz Petros askina!”

Boynundaki ahşap haçı öpüp, istavroz çıkardı Barba Vasilis. Sanki o ilahi anı, o mucizeyi kendisi yaşamış da tekrar hatırlıyormuş gibi.

Yüzbaşı Refik neredeyse emin olmuştu Kara Emin’i bulduğuna.

Maşrapasındaki ayranı bir dikişte bitirip ayaklandı. Tozlu ışık huzmelerinin yıkadığı salonu boylu boyunca geçip, yanıma geldi.

“Sen Kara Emin misin?” diye sordu.

“Hiç emine benzer bir halim var mı komutan?” diye sordum.

“Bak Efendi!” diye celallenip iyice eğildi bana doğru.

“Cihan-ı mukadderatımız artık bizlerin elindedir. Varını yoğunu bu vatan uğruna feda etmiş onca insanın kanı var şu içtiğin zıkkımın özünde bile. Bunca adamsınız burada. Eliniz kolunuz iş tutar halde. Utanmıyor musunuz, millet savaş ve açlık içindeyken burada böyle kafaları dumanlayıp, yan gelip yatmaya?”

Sesi artık iyice gürleşmişti. Emine’ye döndü bu sefer.

“Ya sen! Senin gibi niceleri cephede askerlerimizin yaralarını sarmaya gitmişken, sen utanmıyor musun burada hem de bir sürü Rum’un içinde saklanmaya?”

Yaşam zamana mı akıyordu, yoksa bir ahiret yolculuğuna mı çıkmıştı bilinmez; Emine sanki o yola çıkıp da dönmüş bir insanın içine susuşu gibi, ölümle burun buruna gelmiş ve onu yenmiş bir kahramanın aldırmaz tavırlarıyla, meydan okurcasına Yüzbaşı Refik’in suratının önünde durdu.

“Yüzbaşı! Siz kimsiniz de bizim izzetinefsimizi sorgularsınız? Burada gördükleriniz sizi yanıltmasın! Unutmayınız ki; ruhu göklerde olan ecdadımızın makus talihi minarelerimizden acıyla yankılanırken bizler oradaydık. Kundaktaki bebemizi, yatalak anamızı bırakıp indik er meydanına. Kim bilir kaç tane sütten kesilmemiş masumun kılıçtan geçirilmiş bedenini kendi bebemiz bilip de gömü verdik bu vatana, biliyor musunuz siz? Erimizi yitirdik, yolumuzu kaybettik. Kahpe Yunan’ın hoyrat ellerine düşmemek için ilahi adalete sığınmakla yetinmedik, yüreğimizle birlikte kadınlığımızı da dağladık. Siz şimdi kim oluyorsunuz da hangi cüretle kalkıp burada bizlere ahkam kesiyorsunuz?!”

Yüzbaşı Refik, Emine’nin büyük bir vakarla haykırdığı sözlerini, öfkeden deliye dönmüş ela gözlerini hatırladığına o an yemin edebilirdi. Ama bilip de gördükleri, görüp de umdukları ile örtüşmüyordu bir türlü.

Emine için söz bitmişti artık.

Arkada ahırdan bozma yatakhanenin köşesindeki döşeğin üzerine attı kendini. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

O an anladım ki; yine yola düşme vaktimiz gelmişti. Yüzbaşı Refik, nereye uğradığını şaşırmış halde iki akçe ile bir pusula tutuşturup hiçbir şey söylemeden çıkıp gitmişti. Barba Vasilis’in arkasından seslendiğini bile duymamıştı.

Pusulayı açıp okudum hemen.

Hiçbir esrar, aşkın gizeminden daha büyüleyici değildi. Ağır ağır doğrulup kalktım yerimden. Arkaya Emine’nin yanına gittim. Onu ilk defa bugün ağlarken görmüştüm. Usulca yanına yaklaşıp sırtına dokundum. Beni görünce;

“Haydi bakalım, yola çıkma vaktimiz gelmiştir. Toparlan.” dedi.

Elimdeki pusulayı uzattım.

“Bak, buldu seni sonunda” dedim.

Göz bebeklerinden belli belirsiz bir mutluluk geçer gibi oldu.

“O bulmadı” dedi.

“Mustafa Kemal Paşa buldu”

Sonra, kerevetinin altına sakladığı ve bir sürü Anzak askerine cehennem azabı yaşatan mavzerini çıkardı.

“Hatırlıyor musun Yorgo, nasıl da melek sanmıştın beni ağaçtan yanına atlayınca?” diye sordu.

“Evet” dedim.

“Evet, sen benim hem ölüm hem de kurtarıcı meleğimsin Kara Emine.”

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 11 Temmuz 2019 at 18:47

    Offf muhtesemm otesiii!! Bir de teşekkürüm var..
     
    Bir de teşekkürüm var.. Çanakkale demeyim. İşin özünde Çanakkale Savaşları diye bilinen yer aslında Gelibolu’dur. Harika bir tarih bigisi ve inanılmaz güzel bir kurgu. Belki de gerçektir. Bilinmez. Ben Mukadderat Pavyonu’na gittim ve o gerçekliği tattım.
     
    Kıskanılası bir öykü.. Harika..

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 11 Temmuz 2019 at 20:17

    Waovvvv gene yapmışsın yapacağını 👏🏻👏🏻👏🏻
     
    Arkasındaki emeği de çok iyi biliyorum fakat kuzum tüm o çalışmalara değmiş. Ve gerçekten bu sanki bir romanın ilk bölümü gibi. Hemen gelir mi devamı bilmem ama edebiyat tarihi, öyküden romana geçen bir çok hikayeye sahne olmuşken Mukadderat Pavyonu’nu da bu sahnede üstüne düşen görevi layıkıyla yapabilecek güçte 👌🏻👏🏻
     
    Tebrikler canım 🤗😘😘

  • Cevapla Emel Erem 13 Temmuz 2019 at 00:42

    Gene bir solukta okudum, dönemin dilini de çok başarılı kullanmışsın, tebrik ediyorum.

  • Cevapla Site Yöneticisi 13 Temmuz 2019 at 10:48

    Uykusuz Klavye’nin Mukadderat Pavyonu için Facebook sayfasına gelen yorumlardan bazıları:
     
    Mukadderat Pavyonu | Facebook Yorumları | 01

  • Cevap Yaz