Aşk ve Farkındalık

Kırmızı Pardösü

24 Ekim 2019

kırmızı

Yıllar önceydi, mevsimlerden sonbahar. Ayı değil ancak gününü çok net hatırlıyorum. İş yerimden yeni çıkmış ve eve gitmeden önce olduğum yerde kalıp derin bir iç çekmiştim. Ne o gün yaşadıklarımı, ne kırmızı pardösülü kadını ne de hayatımı nasıl değiştirdiğini hiç unutmadım.

Günlerden salıydı ve saat akşam üstü altıyı gösteriyordu. Derin iç çekişimle kirli havada huzur bulmaya çalışırken, önce park yerinde duran arabama sonra da trafikle sıkışan yola baktım. Hiç çekecek halim yoktu. Her gün sabah akşam bir doz aldığım trafik, o an kalbimde çarpıntıya yol açmış, üzerine pek de düşünmeden yürümeye başlamıştım. Sabırsız korna seslerini ve insanların şiddete meyilli hallerini görmek istemiyordum. Sanırım tahammül seviyemin bittiği zamanların birindeydim. Ve böyle zamanlarda hayatı hayalet gibi süzülerek yaşıyordum.

Ellerim ceplerimde epey yürüdüm. Kulaklığımda çalan müzik, yakasını havaya kaldırdığım siyah montum ve tenimde hissettiğim rüzgarla kendimi yanımdan geçen herkesten soyutlanmış gibi hissediyordum. Karşıdan karşıya geçerken başımı gayriihtiyari ilerideki otobüs durağına çevirdiğimde dikkatimi çeken, evime giden otobüsü saniyeyle kaçırmam değildi.

Kırmızı pardösü giyen bir kadının gri kalabalığın içinde bir mucize gibi duruyor olmasıydı.

Gözlerimi başka yöne çeviremeden kalabalığa doğru yürüdüm. Ona yaklaştıkça kim olduğunu daha iyi anladım. Onu her gün en az bir kere görüyordum. İşten çıkınca arabayla geçtiğim bu yolda, ara sıra sessizce çalışmak için gittiğim kafede hep karşılaşıyorduk. Beni ne zaman görse tanıdığını belli ederek, mesafeli bir samimiyetle gülümseyip kafasını çeviriyordu. Arabayla yanından geçerken bile sıkça yaşadığımız bir selamlaşmaydı bu. Hiç konuşmadığım hatta ismini bile bilmediğim o kadınla ne zaman karşılaşsam hep aynı hisle sarsılıyordum. Kendinden emin bakışları, kendini dinlettiren ses tonu ve hayatı umursamayan neşeli bir kahkahası vardı. Kendine has giyim tarzıyla her zaman bulunduğu ortamda farklılaşıyordu. Böylesine ulaşılmaz, böylesine çekici bir insana daha önce rastladığımı hatırlamıyorum.

Düşüncelerimden sıyrılıp ben de herkes gibi kalabalığa karıştım. Kulaklığımı çıkarttım ve beni eve götürecek otobüse bindim. Tüm sıkışıklık içinde kendimi cam kenarındaki bir boşluğa zor attım. O da bindi mi diye bakmadan, dışarıyı izlemeye başladım. Ne var ki, onu gördüğümden beri düşüncelerimde dolaşan tek şey o ve kırmızı pardösüsüydü.

Onunla ne zaman karşılaşsam etrafındaki insanların tüm sıradanlıklarını farklılaştıran bir havası vardı. Biri şayet ona baktığımda ne renk gördüğümü sorsa, cevabım her zaman kırmızı olurdu. Düzenli olarak siyah giyinmesine rağmen benim için ruhu hep kırmızıydı. Her zaman dikkat çekici, her zaman sıcak ve hep mesafeliydi. Bilemiyorum; sanki o bir ortamdayken etrafındaki herkes gri ve o her zaman kırmızıydı. Ancak bunca zaman sonra ilk defa ruhunu yansıtan rengi giydiğini gördüm.

Ruhu gibi pardösüsü de çabasızca dünyaya renk katıyor gibiydi.

Dalıp gitmişken koluma bir el dokundu. İrkilerek kafamı çevirdim.

“Merhaba.”

Yüzünde tanıdık birini görmenin sevinci ve ne düşüneceğimi umursamayan kocaman gülümsemesi vardı.

“Merhaba.”

“Sürekli karşılaşmak alışkanlık oldu” dedi. Gülüşünde eğlenceli bir dalga geçiş vardı. Bu yüzden gülmeden edemedim.

“Aynen öyle. Nereye baksam orada olmaktan vazgeçmelisin.”

Kahkaha attı.

“Halbuki ben, beni takip ettiğini hiç düşünmemiştim. Klişelere inanmam ancak sanırım sığ düşünmeliymişim.”

Tepkisine gülerek;

“Bilemezsin. Belki sapığımdır” dedim.

“Seni hiç biriyle görmediğim için inanabilirdim. Aslında şimdiye kadar güldüğünü bile görmemiştim ama biraz gözlem gücüm varsa kesinlikle sapık değilsin. Hatta hayattan zevk alıyor musun ondan bile emin değilim.”

Açık sözlülüğü onu utandırmayan, aksine karakterini oluşturan yegane şeymiş gibi duruyordu. Tanışma faslımız onun için yeterli olacaktı ki konuyu değiştirdi.

“Takım elbisene bakılırsa masa başı ve oldukça sıkıcı bir işte çalışıyorsun. Böyle olması normal.”

“Muhasebe müdürüyüm ve haklısın sıradan yaşamımdan pek keyif aldığım söylenemez. Sen ne işle meşgulsün?”

Kontrolsüz itirafım iyi gelmişti.

“Aman tanrım! Ölüm gibi… Ben yazarım.”

“Pardon da, o masa başı olmuyor mu?”

Bir an göz göze gelip güldük.

Onaylayan bir şekilde kafasını sallarken gülüyordu.

“Evet ama sen gerçekçi ve yanlış yapmamak için her zaman kontrollü olmalısın. Ancak ben hiç gitmediğim vadilerde gezebiliyorum. İstediğim zaman denizi koklayabiliyor, dört duvar içinde gökyüzünün tadını çıkarabiliyorum. Bazen gerçekliğin yanına bile yaklaşmıyorum. Bu yüzden kendine sor derim. Hangimiz daha özgürüz?”

Gülümsedim ancak haklıydı. Tavrı, konuşması, duruşu doğal olmasına rağmen öyle farklıydı ki onu tüm grilikten ayıran kırmızı ruhuna, saygıyla baktım. Gerçekten ona hayran olmamak elde değildi.

Otobüs evimin durağına yaklaşana kadar epey konuştuk. İnmek için hazırlandığımda anlamış olacak ki;

“Ben bir sonraki durakta ineceğim. Yarın taşınıyorum ve gitmeden seninle tanıştığıma çok sevindim. Bugün boşanmış bir kadın olarak hayatıma Bodrum’da devam edeceğim. O yüzden dilerim kendine iyi bakarsın.”

Gülümseyerek devam etti.

“Söylemeden edemeyeceğim. Bence hissettiğinden çok daha farklı birisin, bunun farkında mısın bilmiyorum ama sen bu kadar renkliyken etrafındaki grilere takılmamalısın.”

Öylece kalakaldım.

Dakikalara sığan arkadaşlığımızda belki de en çok ihtiyacım olan cümleyi sarf etmişti. Kıvrak zekası, geçilmesi imkansız mesafesi ve farklı bakış açısıyla hem kendine hayran bırakmış, hem de beni kendimi düşünmeye itmişti. Tüm bu sözler üstüne sadece

“Sen de kendine iyi bak” diyebildim.

Otobüs gözlerimin önünde öylece uzaklaşırken beni nasıl gördüğünü merak ediyordum. Hayatıma bıraktığı bu kısacık anı sayesinde kendimi sorgulamaya başlamıştım. Zamanla yenilenerek yıllar içinde dünyayı daha renkli görmeyi başardım. O günden sonra hiç karşılaşmasak da onu ve hakkımda ne düşündüğünü hep merak ettim.

Karşılaşmamızın üzerinden yıllar su gibi akıp gitmişti ve dün sabah işe henüz yeni gelmişken odamın camından, karşıdaki reklam panosuna yeni bir afişin asıldığını gördüm.

Oydu kırmızı pardösülü kadın.

Yeni kitabı çıkmış hatta kısa süre de çok satanlar listesine girmişti. Vakit kaybetmeden kitabı alıp iş yerine geri döndüm. Hayatıma her zaman tesadüfen dahil olan bu kadın şimdi yıllar sonra yine tesadüfen karşıma çıkmıştı. Önce ismini öğrenmiştim sonra benim için ne düşündüğünü. Kitabının son sayfasını bana ayırmıştı. Okudukça anladığım tek şey, özetleyerek yazdığı ilişkimizin tesadüfün çok ötesinde bir duyguya ev sahipliği yaptığıydı.

“Yıllar öncesinde hüzünlerini içten kahkahalarına gizleyen bir kadındım. Çalkantılı hayatımın griliğinde kaybolurken, tesadüf eseri bir adamla karşılaşmaya başladım. Denk gelmelerimiz arttıkça etrafımdaki herkesten farklı olduğunu ve onun bunu henüz fark etmediğini gördüm. Hiç konuşmadan, isimlerimizi bile bilmeden sadece selamlaşıyorduk. Tek yaptığı, denk geldiğimiz her an çekingen ve terbiyeli bir anlayışla bana mucizeymişim gibi bakmasıydı. Bu egomu yüceltmekten çok beni anlayan bir bakış açısıydı. Yeri geldiğinde bir bakışla anlaştığımızı düşündüğüm zamanlar oluyordu. Sanki tüm solgunluğun içinde, birbirimizin rengini görüp buna saygı duyuyor ve bundan besleniyor gibiydik. O kadar karşılaşmaya rağmen sadece bir kez konuşabildik ve o konuşma ne kadar doğru hissettiğimi anlamama yetti. Boşanma davamın sonucunda özgürlüğe kavuştuğum gündü. Uzun yıllar sonra ilk defa ruhumda hissettiğim rengi dışa vurmuştum. Beni uzaktan gördüğünde üstümdeki pardösünün rengiyle, ruhumun uyumuna hayranlıkla baktığını hatırlıyorum. Çok güzel bir histi. Belki de sırf bu yüzden aynı otobüste olalım diye kalkmak üzere olana binmemiştim.

Böylece aramızda geçen kısa sohbetin ardından ne kadar istesem de ona ismini sormadım ki zaten bir daha da hiç denk gelmedik. Onu hiç unutmadım. Siyaha yakın gözlerindeki huzurlu maviyi de, tesadüfen hayatıma giren bir yabancının beni tanıyarak tüm griliğimi renklendirmesini de…

O benim için hala mavi bakışlı adam ve eminim ben de onun için kırmızı pardösülü kadınım. Dilerim içindeki rengin farkına varmıştır.

Huzurlu, mavi bakışlara sevgi ve özlemle…”

Kitabı ikinci kez bitirdiğimde iş yerinde bir tek ben kalmıştım. Eve gitmek için askıda duran mavi ceketimi aldım ve iş yerinden çıkıp karşılaştığımız durağa doğru yürümeye başladım.

Aşkla kalın.

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Demet Uncu 25 Ekim 2019 at 11:43

    Ateşciğim yine harika bir yazı olmuş. Öyle akıcı yazıyorsun ki okurken ben de yaşıyorum sanki yazılanları 😊 Aşka, sevgiye olan inancın beni de mutlu ediyor açıkcası. Bu yazının devamı gelecek gibi hissediyorum. Umarım öyle olur.
     
    Yüreğine, kalemine sağlık …

    • Cevapla Ateş Karadeniz 27 Ekim 2019 at 20:08

      Yorumun için çok teşekkür ederim Demet Ablacım 🙂 Görüşün beni çok mutlu etti. Aşk adına öyle hissettirebildiysem ne mutlu bana ancak yazının devamı konusunda pek emin değilim. Bazı hikayeler hep yarım mı kalmalıdır yoksa elbet bir gün tamamlanır mı o konu da düşünceliyim hala…

    Cevap Yaz