Bir Kahve Molası

Soğuk

17 Ekim 2019

Öykü: Soğuk | Yazar: Edibe Vural

Çocukluğum ne güzeldi… Küçük, cılız kollarımı açarak buğday tarlalarının bir ucundan bir ucuna koştuğum çocukluğum. Eve vardığımda kapının eşiğinde, eli belinde fakat yüzü şefkatle dolu, elleri soğan kokulu annemin beni bekleyişi ve bol köpüklü ayranın hayali…

Babamı da severdim o zamanlar. Bir gün bana kasabadan oyuncak araba bile almıştı. Köy yerinde bütün çocuklar benim arabamı konuşuyorlar, oynamak için sıra bekliyorlardı. Babamın bir araba karşılığında gençliğimi alacağını bilseydim eğer, hiç sürer miydim ellerimi o arabaya? Bilyelerim bana yeterdi oysa, yarınlarım bana yeterdi.

Askere giderken köyde toprağıyla karnımı doyurduğum, suyuyla susuzluğumu giderdiğim, dağıyla tepesiyle öfkemi haykırdığım köyümde her şey doğduğumdan beri nasılsa öyleydi. Askere gittiğim günden, döndüğüm güne kadar hayaller kurdum. Köye dönecektim; güzel bir ev yapacaktım, kendime ve kuracağım aileme. Sevdiğim bir kız vardı. Taa küçüklükten yandığım bir kız. Adı Gonca, benim mis kokulu, tazecik Goncam. Ailem olacaktı, mutlu olacaktım. Olmadı.

Ne umdum, ne buldum derler ya…

Babam ve kardeşim inekleri otlatmaya çıktığında köy korucusu ve karşı komşumuz Rıdvan Ağabey kaza ile ateş etmiş, kurşun sekmiş kardeşim Hasan’ın karnına saplanmış. Babam beni beklemiş. Köye girdiğim an elini öpemeden elime bir tabanca tutuşturdular, “Git vur, Hasan’ın kanını yerde bırakma” dediler. Babam dedi ki, “Oğlum, kardeşini vurdular. Ben de seni bekledim, biliyorsun daha küçük bacıların var, karım var. Ben giremem cezaevine senin yapman en uygunudur. Artık silahta tutmayı biliyorsun. Hem sen burada kalma. Burada kan var, ölüm var.”

Benim girmem en uygunuymuş, babam karar vermiş. Askerliği, silah tutmayı öğrenip birilerini öldürmek için yapmışım meğer, babam öyle dedi. Babalar hep doğru söylemez miydi?

Gittim vurdum Rıdvan Ağabeyin oğlunu, Mustafa’yı… Mustafa benim çocukluk arkadaşımdı, en çok onunla paylaşırdım babamın kasabadan getirdiği oyuncak arabayı. Ne bilirdim böyle olacağını? Beraber ödedik o oyuncağın borcunu. O canıyla, ben ise özgürlüğümle…

Hasan’ım… Canım kardeşim ölmüştü, gitmişti.

Acısını yaşayamamıştım ki… Mustafa ölmüştü. Mustafa’nın annesi ölmüştü, hem de bin kere. Annem ölmüştü bilmem kaç kere. Jandarma beni evden çıkarırken birkaç farklı koku aldı burnum. Güzel annemin elleri soğan, babamın elleri kan, Goncam ise gül kokuyordu. Gözümden dört damla yaş süzüldü. Güzel annem için, canım ciğerim Hasan’ım için, gül kokulu Goncam için, bir de Rıdvan Ağabeyin oğlu Mustafa için.

Köyden ilk çıkışım askerlik sebebiyle, ikincisi ise mapus için oldu. Mapus dedim mi burnuma demir kokusu gelir, pas kokusu. Soğuktur mapus, hiç ısınamadım burada. Ranza demir, kapı demir, parmaklıklar demir, insanlar bile demir burada. Zaman demir, mıh gibi çakılı. Duvarlar soğuk, küflü. Küfün yeşili bir nebze çiçek anımsatır, ağaç anımsatır onu severim. Burada bir türküler sıcak, bir de şiirler.

En çok Sabahattin Ağabeyle dost oldum burada.

Sabahattin Ağabey dediysem yanlış olmasın Sabahattin Ali, o da mapusluk çekmiş. Bir gün yan ranzamdaki Trabzonlu Musa’nın başucunda gördüm kitabını. Can sıkıntısı işte, biraz karıştırayım da zaman geçsin dedim. Elime aldığımdan beri bırakamadım… Bana bu soğuk duvarlı, dokuz adımlık hayatımda en yeşilinden en mavisinden sayısız pencere açtı.

Henüz deniz görmemiş gözlerime denizi gösterdi ve dedi ki;

Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzünü
Deniz dibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma.

Her görüş günü Gonca diye inledim, anne diye ağladım. Güzel kokulum, gül benizlim beni iki yıl kadar bekledi ancak o kadar dayanabildi babasına. Annem bir cuma günü geldi, “Gonca’yı evlendiriyorlar” dedi. Hiçbir şey demedim, Sabahattin Ağabey dedi ki;

Ekmeğim bahtımdan katı
Bahtım düşmanımdan kötü
Böyle kepaze hayatı
Sürüklemekten yoruldum

Kimseye soramadığım
Doyunca saramadığım
Görmesem duramadığım
Nazlı yarimden ayrıldım.

Aradan iki yıl geçti; bir başka cuma günü annemin çok hasta olduğunu öğrendim, çok geçmeden elleri soğan kokulu, çilesi büyük, yarası derin annemi toprağa verdiklerini söylediler. Hiç öğrenmek istemediğim şeyler öğreniyordum. Cahillik mutluluktur diyenler acaba bundan mı bahsediyorlardı? Bilmesem, duymasam tüm bunları mutlu olur muydum ki? Ne öğrendiysem mutsuzluk verdi, rahatsız etti.

Öğrendikçe soğuklaştı mapus, zamanla buza kesti.

Yirmi yaşında buraya girerken sahip olduğum sıcacık vücudum on beş yıl içinde kaskatı kesilmişti. Şimdi anlıyordum işte insanın soğuğunu. Hayatımın en enerji dolu, en meraklı yıllarını dört duvar, dokuz adımlık bir yerde geçirdim. Kırık aynam bana yaşlandın diyordu yüzümü yıkarken, yüzümdeki çizgiler parmak uçlarımı kesiyordu. Zaman, herkese aynı hızla geçmez derler. Okuduğum bir kitapta Einstein denen adamın tam da bu durumu anlatan bir teorisi var. Eğer ben köyümde geçirseydim on beş yılı şimdi yüzümdeki bu çizgiler bu denli kanatıcı olacak mıydı? Burada geçen on beş yıl ile köyümde geçen on beş yıl bir olur muydu hiç? Bunların önemi var mıydı? On beş yılım bu soğuk yerde geçip gitmişti ve geri gelmeyecekti.

Ocak ayının bir pazar sabahı mapus arkadaşlarımla neredeyse tek eğlencemiz ve dışarısıyla tek bağımız olan radyoyu dinliyordum. Radyodaki sunucu bazı suçlara bir takım aflar getirildiğinden bahsediyordu. İlk defa on beş kişilik koğuştaki paslı demir kokusu dışında bir koku duyumsuyordum. Umudun kokusunu… Ve sunucunun ardından Cem Karaca dedi ki;

Umut fakirin ekmeği, umar ha umar umar…

Hapishaneden çıkabilmek için son on üç aylık cezamı da çekmem gerekiyordu. Evet, umut etmiştim ve af bana da vurmuştu. Bir yandan ölesiye korkuyor bir yandan sevinçten yerimde duramıyordum. Buradan başka bir hayat bilmiyordum, bir işim gücüm yoktu. Beni şefkat ile kucaklayacak ana yoktu, koklayacağım Goncam yoktu. Başta kendime, ardından tüm insanlara, hayvanlara, bitkilere tüm canlılara yabancıydım. Bir köpeğin başını okşamayalı, bir kuşun ötüşüne hayran kalmayalı, kara kedi görünce uğursuzluk atfetmeyeli on beş yıl olmuştu. Ne onlar beni tanır ne ben onları tanırdım artık.

Tam on bir ayımı tüm bunları düşünerek geçirdim. Bir gece öksürük krizine girdiğimi gören ranza arkadaşım beni revire götürdü. Ateşler içinde yanıyormuşum, hatırlamıyorum bile. Doktor pek iyi görünmediğimi söyleyince ertesi sabah hastaneye gitmem gerektiğini söyledi. Götürdüler. Zatürre olmuşum.

“Soğuktan” dedi doktor.

Güldüm.
“Soğuktan mı?”

Ciğerlerim hakkında çok da iyi şeyler söylemediler.

“Yapılacak çok bir şey yok, belki temiz hava iyi gelir” dedi doktor.

Birkaç ilaç yazdı. Bir gün kullandım, iki gün kullandım, üçüncü gün çarşafları birbirine bağladım herkes uyurken, gittim kendimi astım. “Bu ciğerler dışarıya fazla” dedim.

Herkes “intihar” dedi ardımdan, aslında soğuktan öldüm ben. Demirin soğuğundan, duvarın soğuğundan, en çok da insanın soğuğundan öldüm.

İlk defa Sabahattin Ağabeye kızdım o demişti ki;

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül, aldırma

Oysa benim için görecek daha fazla gün kalmamıştı Sabahattin Ağabey.

Bu hafta belki soğuk bir kahve içmek istersiniz… Sizin için buz gibi bir kahve hazırladım.

Afiyet olsun.

Edibe Vural

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 17 Ekim 2019 at 10:33

    Edibecim muazzamdı. Bayıldm 👌🏻
     
    Facebook’ta yazıyı yayınlarken sana neyin bu öyküyü yazmana ilham verdiğini anlatmışsın, rica etsem burada da paylaşır mısın? Okurlarımızın da hoşuna gideceğini düşünüyorum öykünün çıkış hikayesinin.

  • Cevapla Edibe Vural 17 Ekim 2019 at 11:17

    Elbette Didem Ablacım…
     
    Bundan yaklaşık bir hafta önce okulun kafesinde bir öğrencinin sıradan dertleri ile boğuştuğumu düşünürken birkaç ortak tanıdık sayesinde bir abiyle tanıştım. Bizlerden büyük olduğu için ilgimi çekti soru sormaya başladım ve dinledim. İnanılmaz bir yaşanmışlıkla karşılaştım. 8 senesini bölgenin muhtelif cezaevlerinde geçirmiş olan abi anlattıkça yaşadı, yaşadıkça yaşattı sanki.
     
    Masadan kalkarken beni adeta arındırdı, katarsis etkisi bıraktı. Bir başkasının yaşantısını dinlerken dertlerimin ne denli küçük olduğunu ve bu dinlediklerimi tam anlamıyla yazmasam da bu konu üzerine yazmamın şart olduğunu düşündüm. Aynı zamanda mapus denince aklıma gelen bir kaç isimden biri Sabahattin Ali’dir. Onu da öyküme çağırmayı unutmadım…
     
    İşte bu öykünün ortaya çıkış hikayesi… Umarım hayat bana her zaman yazılacak insanlarla tanışmayı uygun görür.

  • Cevapla Beril Erem 17 Ekim 2019 at 14:51

    Ben de öykünü okurken gittim, geldim o soğuk koğuşa Edibecim. Betimlemelerin, Sabahattin Ali’nin muhteşem mısraları arasına sakladığın karakterin iç sesi çok etkiledi beni.
     
    Kalemine sağlık tatlı Edibe’m😊😘

    • Cevapla Edibe Vural 17 Ekim 2019 at 14:57

      Beril Ablacım,
       
      Beni öyle mutlu ettin ki yorumunla. İnsanları seyahate çıkarmak ne hoş… İyi ki varsın 🙂
       
      Senin sayende bu hâle geldi bu öykü… Yanlışlarım büyük sabır ve emekle düzelttiğin için çok teşekkür ederim.

  • Cevapla Seyfettin Tekin 17 Ekim 2019 at 21:31

    Çok güzel bir hikaye ama sonu acıklı bitmiş. Sadece soğan kokulu elleri nasıl sever bir insan onu merak ettim. Emeğine sağlık çok güzel olmuş.

    • Cevapla Edibe Vural 18 Ekim 2019 at 01:18

      Her son sevinçle bitmiyor ne yazık ki Seyfettin Bey… Soğan kokulu eller orada emeği ve adanmışlığı ifade ediyor 🙂 Çok teşekkür ederim yorumunuz için…

  • Cevapla Çağrı Demirci 17 Ekim 2019 at 23:02

    Sevgili Edibe,
     
    Emeğine, yüreğine sağlık. Tebrik ediyorum. Yeni yazılarını okumayı iple çekiyorum.
     
    Sevgiler.

    • Cevapla Edibe Vural 18 Ekim 2019 at 01:21

      Bu güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim 🙂 Umarım sizi hayal kırıklığına uğratmam. Daha iyisini yapabilmek için çalışacağım 🙂

    Cevap Yaz