Yaşamak Yaratmaktır

Korona Günlerinde Felsefe | 6

4 Kasım 2020

Yazı: Korona Günlerinde Felsefe | 6 | Yazan: Prof. Dr. Atilla Erdemli

Önceki Bölümler

Korona Günlerinde Felsefe 👉🏻 Bölüm 1
Korona Günlerinde Felsefe 👉🏻 Bölüm 2
Korona Günlerinde Felsefe 👉🏻 Bölüm 3
Korona Günlerinde Felsefe 👉🏻 Bölüm 4
Korona Günlerinde Felsefe 👉🏻 Bölüm 5

 
Korona olayının sonunda dünyada birçok şeyin değişeceği söyleniyor. Dünyamız ya da insanlık çoktandır bir değişime zaten ihtiyaç duyuyordu. Pek çok şey o kadar çığrından çıkmıştı ki katı olan her şeyin buharlaştığı dünyamızda yarattığımız uygarlık kendisini her gün biraz daha yiyerek üretip büyütüyordu. Bir şeyler yapmak gerekiyordu.

Kim ya da Ne yapacaktı?

Dinin bu yolda olumlu gelişmeler yaratacağını savunanlar var. Haklı da olabilirler çünkü dinlerin temel savı insanın kurtuluşudur. Fakat üç büyük dinden her biri insanlığın kurtuluşunu yalnızca kendisinin sağlayabileceği savında. İnsanlığın bütünlüğünü, insanların çekişmeden, düşmanlaşmadan, “insan“ı yücelten değerler uyarınca yaşamasını hangisi sağlayacak? İlkin bunların birbirleriyle uyuşması gerekir; olası değil.

Bir örnek: Türkiyenin Avrupa Birliğine girmesine karşı olan sayın Şansölye Merkel, İ.Ö. 4. yy’da Aurelius Augustinus’un Civitas Dei (“Tanrı Devleti” veya “Tanrı’nın Şehri”) adlı yapıtındaki savını anımsatırcasına şöyle söylemişti:

“Avrupa Birliği’nin ortak birleşeni Hristiyanlık’tır.”

Sanırım bu cümle epeyce açık. En iyisi biz, insanların dinsel yaşamalarına saygı duyalım ve onları rahat bırakalım. Fakat sorunun da çözülmesi gerek, dünya elimizden gidiyor. İlginçtir, pek çok kişi değişimin ancak savaşla gerçekleşebileceğini düşünüyor, hatta savunuyor:

“Si Vis Pacem, Para Bellum.”
“Barış istiyorsanız, savaşa hazırlanın.”

Savaş Çağı

Hangi savaş insanlığın tümünün sorumluluğunu üstlenecek bir değişimi sağlayabilir? Ayrıca dünyamızda “yaşama“nın bu duruma gelmesinde savaşların büyük payı göz ardı edilemez. Zaman zaman basında yer alan, ülkelerin silaha ayırdıkları bütçeler, korku veren, umarsızlık yaratan boyutlardadır. Savaş Sanayi, birkaç sanayi dalı gibi kazancı oldukça verimli alanlardandır. Bu kadar çok silah varken, silah sanayine ayrılmış ARGE’ler var güçleriyle çalışıp daha güçlü yıkıcılar yaratırken, dünyamızı birkaç kere ortadan kaldıracak güçte patlayıcılar üretilirken savaş nasıl olur da barışçıl ve yüksek bir yaşama ortamının kurucusu olur.

Sözlerimi temellendirmede bir örneğin yeteceği kanısındayım:

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Atom bombası yalnızca Japonya’ya atılmadı, kavram olarak, güç sembolü olarak günlük dilimize de atıldı. Atom bombasını elinde bulunduranlar güçlü sayılıyordu.

Peki, ya atomdan daha güçlü olan bir bomba üretilirse?
Üretildi de.

Zamanın bilim ve teknolojisi bunun için yeterliydi. Daha vurucu bir silah yapıldı: Kontrolsüz termonükleer enerji sağlayabilen yıkıcı silah, kısa adıyla Hidrojen Bombası. Bombayı 1954 yılında ABD ve 1961 yılında Sovyetler Birliği’nin gerçekleştirdiği biliniyor. Bu bomba nasıl bir şeydi? Hiroşimaya atılan atom bombasından 3800 kat daha güçlüydü. Oluşturduğu alev topu 365 km öteden gözlenebiliyordu. Bombanın atıldığı yerden 100 km uzaktaki insanlarda 3. derece yanıklar ve bombanın patlatıldığı yere 900 km uzaktan bakanların gözlerinde retina hasarları oluşuyordu.

Günümüzde bu bombadan kaç ülkede, kaç tane var bilmiyorum. Herhangi bir kuvvetin bu bombalardan birini harekete geçireceğini de sanmıyorum. Çünkü o zaman dünyanın sonu gelir. Düşünce şu olsa gerek; “Bir tane de benim elimin altında olsun da…”

Bu çılgın gelişmeyi gören Albert Einstein; “3. Dünya Savaşı’nda hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum, fakat 4. Dünya Savaşı’nın taşlar ve sopalarla yapılacağını söyleyebilirim” diyordu.

Burada dile gelen uygarlığın büyüme, gelişme adına kendisini tüketmesinden başka bir şey değildir.

Kendi haline bırakılsaydı, dünyamız alışageldiği savaş ortamında, şikayetleriyle, ağlayıp sızlanmalarıyla, Nobel Barış Ödülleri’yle, savaş filimleriyle, barış şiirleriyle, barış şarkılarıyla yaşayıp gidecekti. Öyle değişim filan da olmayacaktı. Derken orduların, bombaların, uçakların, tankların, füzelerin kısacası aklımızın alabileceği bütün silahların yerine mikroskobik Covid-19 zorlu bir değişim ortamını yaratıverdi. Öyle ki bütün o silahlar devletlerin, savaş kahramanlarının, güçlü orduların ellerinde ne işe yarayacağı belli olmayan oyuncaklar gibi kaldılar.

Sorumluluk Zamanı

Anlayanlar anladılar, anlamayanlar da er veya geç anlayacaklar:

Değişim zamanı, yeni bir yaşama, yani yeni değerler, var olan değerlerden kimilerinin yeni yorumları, yeni yaşama anlayışları, yeni toplum anlayışları ve yeni umutları, yeni hayalleri istiyor. Sorunların çözümü için eskinin yeniden kurulması değil, Korona’nın getirdiği bakış açısı uyarınca yeni yollar bulmak, yeni çözümler yaratmak gerekiyor. Geçmişi allayıp, pullayarak idealleştirmek yerine, o geçmişin bize kazandırdığı ve bu gün bağlamında felaket etkisi yaratan reflekslerden kurtulmak, insanlık macerasında yepyeni bir evreye girebilmek için; ön yargılardan, atacılıktan, eskicilikten kurtulmak gerekir.

Bu öyle bir evre ki her şeyin yeniden yaratılması gerekiyor.

Burada yapay olandan olabildiğince sıyrılan, doğal olana yaklaşan, doğal olanı koruyan ve sürdüren bir tavırla sorunun ele alınması gerekiyor. Bu önemli bir sorumluluk; tek tek her insan bireyinin ve kurumun, kuruluşun dikkatle üstleneceği, aydınlık görüşle yöneleceği bir sorumluluk.

Yeni bir yaşama, yeni bir dünya isteği bu güne özgü değil. Antik Çağ’da Kiniklerden başlayan ve Stoa üzerinden günümüze gelen bir çizide. Temel savlarıyla bu Yaşama Felsefeleri’ne bakmakta yarar var.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Prof. Dr. Atilla Erdemli

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 8 Kasım 2020 at 17:51

    “Her şeyin yeniden yaratılması gerekiyor.”
     
    Ne kadar doğru. Oluşturduğumuz ve adına düzen dediğimiz bir çok şey o kadar yanlış ki topyekûn değişmesi gerekiyor. Yeniden yaratım için de önce hepsini bir güzel yıkmak lazım 😉 Ahh yakında, anarşist bu kadın, diye içeri alacaklar beni 🙈

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan