Yaşamak Yaratmaktır

Korona Günlerinde Felsefe | 4

22 Mayıs 2020

Yazı: Korona Günlerinde Felsefe | 4 | Yazan: Prof. Dr. Atilla Erdemli

Korona Günlerinde Felsefe 👉🏻 Bölüm 1
Korona Günlerinde Felsefe 👉🏻 Bölüm 2
Korona Günlerinde Felsefe 👉🏻 Bölüm 3

 

Bilgiye ihtiyaç duymadan dünyaya gelseydik nasıl bir yaşamamız olurdu?

Bilgisiz dünyaya gelmek olanaksız. Genetik bilgilerimiz var; önceki kuşakların yinelenen yaşama deneyleriyle edinilmiş ve doğmadan önce bizlere devredilmiş bilgiler var. Bu bilgilerin yaşamamızda bir yeri ve gücü bulunuyor fakat yaşamamızı kurarken, kazanmamız, yaratmamız, geliştirmemiz gereken, umutlarımızı, kaygılarımızı, beklentilerimizi, tasarımlarımızı, korkularımızı oluşturan ve hatta besleyen oldukça önemli ve geniş bir bilgi ağına ihtiyacımız var. İşte dünyaya gelirken sahip olmadığımız bu bilgiler. Bunlar olmadan yaşamaya tutunmamız olanaksız. Yalnızca insan değil, hiçbir canlının kendisine özgü bilgileri bulunmadan yaşama olanağı yok. Her canlının yaşaması mutlaka sahip olduğu bilgilere göre biçimlenmiştir.

Canlılar dünyasına baktığımızda, orada türlerin bilgi-yaşama bağlamı bakımından en yalından en karmaşığa; yani tek hücreliden, bir yüksek organizma olan insana doğru dizildiğini görürüz. H. Bergson, Yaratıcı Evrim’de bu gelişmeyi türlerin iç güdüden sezgiye doğru gelişimi olarak anlatır. Bu sürecin başlaması için Yaşama Atılımı (élan vital) adını verdiği yaratıcı kuvvetin maddeye girmesi ve canlılığın devinimini başlatması gerekmektedir. Bergson’a göre evrim böyle başlar. Tüm canlılar dünyası sonsuza açılan bir yaratıcı sürecin içindedirler. Yaratıcı devinim bilgidir. Evrim bilgidir. Her şey bilgidir. Ne var ki insan bu bilgilere çok sınırlı olarak ulaşabilmektedir. İnsan, bu nedenle bilgi bakımından çıplak olarak doğar.

Devinimin gelişimi bilinemiyor.

Farkedilen yalnızca sonsuz bir gelişim. Devinimin bu gelişimini Spinoza, Etika’nın 1. bölümünde sonsuz sayıdaki öznitelikler ve evrensel mekanizm ile anlatır. Dünyamızdaki tüm canlılar bu evrim sürecinde yer alır ve doğa dediğimiz “bütün”ü oluştururlar.

Hepsi doğanın bir öğesidir:

Var olanlar da doğadır, yok oluşlar da doğadır. Doğadaki tüm canlıları böyle bir tasarım uyarınca bilebiliyoruz fakat yalnızca insan; sorun olan o. Bu düzen içinde “insan”ı bilemiyoruz. İnsan da kendisini bilemiyor.

En önemli bilinmez insanın kendisidir.

Kimi durumlarda gerekli ve hatta çok önemli olmasına karşın, kendimizi bilemeyiz. Yalnız değiliz. Diğer insanlarla, dünya ile, doğa ile beraberiz fakat onları da doğru dürüst bildiğimiz söylenemez. Çok zaman sanılarla, zannetmelerle iş görürüz. Yaşamamızda kendimizden dünyaya, doğaya uzanan çizgide bilgisizliğimizden doğan büyük boşluklarla karşılaşırız. Önümüzde sürekli belirsiz bir ortam vardır. Ne yapacağımızı bilemeyiz. Boşluk, belirsizlik değişik davranma biçimleri boşandırır:

Kimileri tanıyıp, bilip keşfetme isteği ile varsayımlar oluştururlar, kimileri denemelere girerler, kimileri korkarlar, kimileri umut ederler, beklentiler geliştirirler, ibadet ederler, kimileri durumu kabul ederler, kimileri yadsırlar, hayal kurarlar, isyan ederler… vd gibi. Bunların her biri boşluğa elimizi uzatma, bilinmeyeni bilinir kılmaya çabalamadır. Genellikle deprem, büyük yangınlar, savaş, doğa katliamları, toplumsal hareketler, salgın hastalıklar… vb gibi kriz durumlarında insan bilginin böylesine sınır durumlarına gelir. Orada güveneceği, kendisiyle olumlu bir şeyler yapacağı bilgiye ihtiyaç duyar fakat karşısında ezen, bitiren bir boşluk vardır. İnsan yine de o boşluğu, o bilinmezi, o belirsizliği aydınlatmaya, tanımaya çabalar.

TV programlarında izlediğimiz, akşamları alkışlarla sevgimizi ve güvenimizi gönderdiğimiz tıp insanlarının yaklaşık dört aydan beri ağır bir sorumlulukla çalışmaları, varsayım geliştirmeleri, denemeleri Covid-19 denilen bilinmezi, belirsizi tanımak, bilmek, o boşluğu aydınlatmak çabasından başka bir şey değildir. Onlar, sırasında canları pahasına bilgi, beceri ve donanımlarıyla ellerini Covid-19 denilen boşluğa uzatmaktadırlar. Belirsizliğin yarattığı boşlukla karşılaştığında onu keşfetmeye girişmek yalnızca insana özgü bir davranıştır.

Sınır durumlarına geldiğinde, bilinmezin yarattığı boşlukla karşılaştığında yaşamada direnen tek canlıdır insan.

Oysa aynı koşullarda diğer canlılar ölüme pek direnmezler çünkü onların varlığındaki doğa artık “bütün”e katılmaya hazırdır; sakince giderler ve “bütün” olurlar. İnsanlar arasında, ender de olsa, kimileri bir tür bilgelikle zamanın geldiğini düşünüp karar verebilirler. Platon, Phaidon Diyaloğu‘nda Sokrates’in böylesine bilgece tavrını anlatır. Sokrates ölümü büyük bir merakla istemektedir. Merak ettiği, büyük bir sevgiyle bilmek istediği boşluğun, belirsizin, bilinmemiş olanın kendisidir. Günübirlik yaşamaya alışmış, sıradan değerlere, koşullanmış, sıradan hazlara bağlı olanlara ise ne olduğunu bilemedikleri o bilinmeyen dünya, o boşluk korku verir, tanımlanamaz bir tedirginlik, bir yaşama sıkıntısı yaratır.

Durmadan bilinmez olanı bilmeye çabalamak, durmadan boşluğun bir yanını aydınlatmak, belirsizliği belirli kılmaya uğraşmak sanılacağı gibi o denli olumsuz değildir. Yaşamamızın önündeki bilinmez, bizleri saran hiçlik, insan olmanın en önemli koşullarından biridir.

Burada bir kez daha diğer canlılara bakalım:

Tüm yaşamaları türlerine bağlı olan belirli, değişmez bilgiler uyarınca gerçekleşir. Bir automat gibi neyi, ne zaman, nerede, nasıl ve ne kadar yapacaklarını bilerek dünyaya gelirler. Bilgiye ihtiyaçları yoktur.

Bilgiye ihtiyaç duymadan dünyaya gelseydik nasıl bir yaşamamız olurdu?

Bir automat gibi yaşardık. Kant’ın diliyle söylersek yaşamamız, güttüğü koyunlardan pek farkı olmayan Arkadyalı bir çobanın yaşamı gibi olurdu. Oysa insan özgürlük olanağına sahip dünyamızdaki tek canlıdır. Özgürlük olanağı, önümüzdeki bilinmezde, belirsizliklerle dolu boşluktadır.

Bu konuyu ayrıca irdelemekte yarar var.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 

Dergimizde de yayımlamaya başladığımız, Prof. Dr. Atilla Erdemli‘nin Korona Günlerinde Felsefe yazı dizisinin üçüncü bölümü, Herkese Bilim Teknoloji Dergisi‘nde 08 Mayıs 2020’de yayınlanmıştır. SenVeBen’de yazarımız ve derginin özel izniyle yayınlıyoruz.

 
 
 
Prof. Dr. Atilla Erdemli

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Barış Savaş Tutar 26 Mayıs 2020 at 13:57

    İlgiyle okuyorum.
    Teşekkürler.

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan