Uykusuz Klavye

Kapımda Ayrılık Var – 7

24 Mayıs 2018

Kapımda Ayrılık Var - 7 | Son

Son

Sokağın sesleri yavaş yavaş evin loş salonunu terk ediyordu. Mete, pencereye doğru gidip perdenin aralığından dışarıya baktı. Giderek azalan insan kalabalığı artık caddenin karşı tarafındaki kaldırımın üstüne oturmuş komşuların kaygılı varlıklarına yerini bırakmıştı. Gözlerini ilk katın penceresinden ayırmadan, kulaktan kulağa oynayan küçük çocuklar gibiydiler. Arada birbirlerine hak verircesine başlarını sallıyor ya da bazen aralarında biri bir şey söylediğinde ellerini hayretle kocaman açılmış ağızlarına götürüyorlardı. Havanın soğuk olması da umurlarında değildi sanki. Saat neredeyse öğleyi bulmuştu. Sıkıntıyla salonun diğer tarafında konuşan iki kadına baktı. Yaklaşık iki saattir buradaydılar ve Nilgün sürekli elindeki deftere bir şeyler karalayıp duruyordu. Birkaç kez Mete yanlarına kadar gidip, Nilgün ile tekrar göz göze gelmeye çalıştı ama sanki iki kadın da etrafları görünmez bir kalkanla kaplıymış gibi Mete’yi fark etmemişlerdi. Sadece bir iki kez Nilgün’ün telefonla konuşmak için yerinden kalktığında kendi kendine söylendiğini fark edip konuşmasına kulak misafiri olmuştu Mete. Ayıp değil, meslek deformasyonuydu sonuçta. Hocam dediği biriyle konuşuyor, arada da çok ilginç gibi ifadeler kullanıyordu. Ortada ilginç olan bir durumun olduğu kesindi ama Mete’nin bunu çözmek ve raporuna eklemek için fazla vakti kalmamıştı. Tekrar iki kadının oturduğu masaya doğru ilerlemek için adım attığı sırada Nilgün de yerinden kalkıp Mete’nin yanına geldi.

“Şüpheli ile görüşmem şimdilik bitti. Yalnız diğer tanık ifadelerine de başvurmam gerekiyor. O nedenle benim bir süre daha burada kalmam gerekecek.”

Mete, bir an önce olay ile ilgili raporunu tamamlayıp savcılığa göndermek istiyordu. Ancak, arada sırada böyle hevesli adli tıp psikologları vaka ile ilgili detaylı inceleme yapmak istiyor, bu da onun raporunun gecikmesine daha da kötüsü soruşturmanın farklı bir yöne çekilmesine neden oluyordu. Yine de bu olayda polislik içgüdülerinin dahi anlamlandıramadığı gariplikler vardı. Bu yüzden olsa gerek; Nilgün’ün talebini onaylamak durumunda kaldı.

“Pekâlâ. Öyleyse bizimle bir işiniz yoksa biz ayrılalım.”

Atalay Apartmanında son kalan ekip de böylece olayın tek şüphelisi ve aynı zamanda görgü tanığı olan Eda Saygın ile birlikte olay yerinden ayrıldı. Nilgün, onlar gittikten sonra apartman görevlisinin girişe koyduğu plastik sandalyeye oturmuş, savcıdan aldığı tanık ifadelerine bakıyordu. Yan komşunun verdiği ifadeye göre; akşam yedi sularında maktul Buket Saygın, Arzu ismindeki bir kadınla konuşuyordu. Apartman boşluğuna bakan mutfak penceresinden iki kadına ait sesleri duyduğunu iddia ediyordu. Nilgün, başında mübaşir edasıyla bekleyen apartman görevlisine yan komşuyu çağırmasını söyledi. O bunu söyler söylemez Necip Efendi hızla apartmanın giriş kapısını açtı ve gerçekten de mahkeme salonuna tanık çağırıyormuş gibi seslendi dışarıya.

“Saadet Abla! Saadet Abla! Koş, polis abla seni çağırıyor!”

Nilgün, Necip Efendi’nin kendisini polis zannetmesine şaşırmamıştı. Ne de olsa bir adli tıp psikoloğunun olay yerinde değerlendirme yapması pek görülmüş bir olay değildi. Biraz sonra kırklı yaşlarında bir kadın koşarak apartmandan içeri girdi.

“Buyurun benimle görüşecekmişsiniz.”

“Evet, lütfen gelin. Necip Bey, buraya bir sandalye daha almamız mümkün mü acaba?” diye soracaktı ki Nilgün, Necip Efendi bir koşu apartmanın girişindeki plastik sandalyelerden birini daha içeri taşıdı. Kendisini önemli bir olayda kilit rol oynuyormuş gibi hissediyordu. Normalde ona rahatsızlık veren bu tarz talepler, şimdi Nilgün’ün ağzından döküldüğünde sanki onun bu apartmandaki önemini, yeri doldurulmazlığını vurguluyordu. O nedenle hızla denileni yapıp, Nilgün’ün arkasında dikiliverdi.

“Necip Bey, benim Saadet Hanım ile yalnız görüşmem gerekiyor. Rica etsem, apartmanın girişinde bekler misiniz?”

Hayatında ilk defa aşağılanan, alay edilen bir çocuk gibi hiçbir şey söylemeden, başını öne eğip dışarı çıktı Necip Efendi. Nilgün, Saadet’e baktı. Kadının meraklı gözlerinde sanki hiç istemediği ama yine de merak ettiği bir konuya suç ortaklığı etmiş gibi kaygılı bir ifade vardı.

“Saadet Hanım, dün akşama ilişkin vermiş olduğunuz ifadeye göre Buket Saygın’ın evine gelen ve sesini duyduğunuzu iddia ettiniz Arzu diye bir kadından bahsetmişsiniz. Bana biraz anlatır mısınız? Mesela tam olarak ne duydunuz?”

“Dün akşam mutfakta yemek hazırlıyordum ben. Bizim mutfaklar, görmüşsünüzdür apartman boşluğuna bakıyor. Benim de pencerem hep açıktır. Yanlış anlamayın, yemek yaparken çok koku oluyor içeride, mecburen açıyoruz. Komşumun da penceresi hep açıktır. Pencereler karşılıklı, e haliyle sesler bizden oraya, oradan bize hep geliyor. Dün akşam da ben tam yemek yaparken böyle şen şakrak bir kadının sesini duydum. Konuşmuyordu da nasıl desem böyle cıvıldıyordu sanki”

“Peki siz Buket Hanım’ı tanır mıydınız? Yani hiç muhabbetiniz var mıydı?”

“Haa, yok. Çok içine kapanık bir kızdı o. Hiçbirimizle konuşmazdı. Zaten pek görmezdik de. Dedim ya, pencerelerimiz karşılıklı. Bazen mutfaktayken görürdüm bir tek. Hatta geçenlerde balık kızartmıştım. Ayıptır söylemesi bizim beyle rakı balık yapalım dediydik. Sonra epey dertlendim, yalnız kızcağız, koku ona da gitmiştir kesin. Bir tabak hazırlayayım da götüreyim diye ama işte olmadı. Benim bey çok istemiyordu görüşmemi. Neyse ertesi gün mutfaktayım yine. Baktım karşı pencerede bu. Tam kusura bakma kokuttuk senin evi de diye muhabbete girecektim hayalet gibi pencerenin ardında bir görünüp bir kayboldu. Yemek de yapmazdı ki, şöyle iki komşu karşılıklı camdan cama muhabbet edelim.”

“Yani siz Buket Hanım’ın sesini hiç duymadınız öyleyse?”

Saadet, hiç beklemediği yerden soru gelmiş öğrenci gibi huzursuz kıpırdandı oturduğu yerde. Buket’in sesi posta kutularının içinden yankılanacak da o da hatırlayacakmış gibi apartmanın girişindeki duvara sıralanmış posta kutularına dikti gözlerini. Oysa uzun zamandır faturalardan başka konukları olmayan posta kutuları yalnız ve soğuk gövdeleri ile sessizdiler. Saadet, aslında uzun zamandır bildiği ama henüz o anda farkına vardığı bir gerçekle iyice şaşkına dönmüştü.

“Yani, bilemedim ki…Şimdi siz böyle sorunca.”

“Buket Saygın ile hiç konuştunuz mu Saadet Hanım?”

“Hayır.”

“Peki, dün akşam duyduklarınızdan birinin Buket Saygın olduğunu nereden biliyorsunuz?”

“Ay siz beni şaşırtıyorsunuz ama! Onunla hiç konuşmadım ama sonuçta o evden gelen seslerden biri hep aynı kişiye aitti. Yani bu durumda o sesin ev sahibine ait olduğunu düşündüm ben de.”

“Anladım. Peki ne sıklıkta bu sesleri duyardınız? Ya da hangi saatlerde mesela?

“Genelde akşamları duyardım. Bazen gün aşırı olurdu, bazen de haftada bir.”

“Mutfak pencerenizden Buket Hanım’ın dışında başka birini gördünüz mü peki? Ya da apartmanda hiç onun evine gelen bir misafirle karşılaştınız mı?”

“Hayır, hiç görmedim. Apartmanda da hiç karşılaşmadım.”

“Peki teşekkür ederim Saadet Hanım. Şimdilik benim soracaklarım bu kadar. Bilginize başvurmak isterlerse arkadaşlar tekrar sizinle irtibata geçerler.”

Saadet apartmandan çıkmak üzereydi ki; Nilgün seslendi.

“Saadet Hanım, Necip Efendi’yi gönderir misiniz içeri?”

Kadın, biraz önce fark ettiği gerçeğin şaşkınlığı ile sadece başını sallayarak yanıtladı Nilgün’ü.

Apartman görevlisi Necip Efendi, tekrar içeri girdiğinde kırgınlığını çökük omuzlarında taşıyordu hala. Nilgün, eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret ettiğinde birkaç dakika önceki hevesli adama dönüşüp gülümseyerek oturdu genç kadının karşısına.

“Necip Efendi, size de bazı sorularım olacak. Polise verdiğiniz ifadeye göre Buket Saygın’ı canlı olarak en son görenlerden birisi de sizsiniz.”

Adam, bu soru karşısında gerilmişti biraz. Sıkıntıyla ellerini kavuşturdu dizlerinin üstünde.

“Allah gani gani rahmet eylesin. Rabbim kimin ne olacağını, kimin ne vakti kaldığını kulağımıza fısıldamıyor tabi.”

“Ne demek istediniz?” diye sordu Nilgün hemen.

“Yani iki gün önce hanım kızımızı gördüğümde nasıl desem biraz sarhoş gibiydi. Köşedeki bakkal bizim kayınbirader olur, o da dediydi şarapçı bu kız diye, neyse günahı boynuna. O gün sabah ben servise çıktığımda bu da apartmandan içeri giriyordu. Baktım bizim bakkalın poşeti, içi de şangır şungur ediyor. Belli ki şişe şişe şarap almış. Yanımdan geçerken epey bir söylendim. Ne edeyim ama, nezih bir apartman burası, oturanların hepsi emekli, yaşlı başlı, dininde insanlar.”

“Cevap verdi mi peki?”

“Yooo, duymadı bile. Oysa duysun diye özellikle yüksek sesle söylenmiştim.”

“Peki, siz apartman girişinde mi oturursunuz hep?”

“Evet, akşam olana kadar bizim hanımla beraber hep oradayız. Bizim kapıcı dairesi bizim hanımın hastalığına hiç iyi gelmiyor, e malum rutubet, bizde de onu yaylaya çıkaracak para ne gezer. Rabbimin havası her yerde aynı deyip apartmanın girişine bu plastik sandalyeleri atıverdim. Hem apartmandakiler de pek memnun oldular. Yaşlı insanlar sonuçta. Hırsızdır, pazarlamacıdır neyim içeriye koymuyorum. Bir de bizim dört numaradaki Firdevs Hanım…” diye devam edecekti ki; Nilgün kesti sözünü.

“Buket Saygın’ın gelen gideni çok olur muydu?”

“Şimdi ne diyeyim bilemedim ki.” diye yanıtladı Necip Efendi. Sanki bir sırrı paylaşmak mecburiyetinde bırakılmış biri gibi sigaradan sararmış bıyıkları titredi.

“Ne gördüyseniz söyleyin lütfen.” diye üsteledi Nilgün.

“Valla benim gördüğüm bir şey yok aslında ama duyduklarımız başka.”

“Ne gibi mesela?”

“Benim kayınbirader Buket Hanım’ın sürekli şarap aldığını söyler. E bu kadar şarabı kendi içecek değil ya, kesin erkek misafirleri için alıyordur demişti bir kere. Günahı boynuna valla. Geçenlerde de yine bir kere gitmiş bu, bizim kayınbirader bir bakmış gözler kan çanağı. Belli ki ağlamaktan ama Buket Hanım nezleyim demiş. Elleri de aynı alkolikler gibi titriyormuş.”

“Anladım. Peki hep evde miydi? Yani dışarı çıktığı, kayınbiraderinizin bakkalı harici gittiği bir yer var mıydı? Gördünüz mü hiç?”

“Valla ilk taşındığı zamanlarda çalışıyordu galiba. Çok kısa bir süre ama. Bizim kız gebeydi o sıralar, Gebze’ye onun yanına gidip geliyorduk sürekli. Ama bir adam vardı. Buket Hanım’a gelirdi ara sıra. Hatta bir iki kez apartman aidatını da o ödemişti. Sonra kesildi o gelip gitmeler. Buket Hanım da işten mi ayrılmış ne, dışarı çıkarken görmedim bir daha.”

“Adamı görseniz hatırlar mısınız peki?”

“Tabi hatırlarım efendim. Pek bir janti adamdı. Siyah üstü açık BMW si vardı hatta, arada sırada bana verirdi anahtarı”

“Size mi verirdi? Niye peki?”

“Bilmem, acelesi olduğundan belki. Göz kulak olayım diye. Zaten anahtarı bıraktığı gibi alması bir olurdu. Çok uzun kalmazdı Buket Hanım’ın evinde.”

Nilgün, çantasından cep telefonunu çıkarıp arama sayfasına Yaman Çeliker diye yazdı. Gelen sonuçlardan ilki uçak kazası ile ilgili bir haber sitesiydi. Haberdeki fotoğrafı büyütüp Necip Efendi’ye gösterdi.

“Bu muydu o adam?”

“Hah, aynen bu adamdı o efendim” diye yanıtladı Necip Efendi. Sözlüde öğretmenin sorusuna bir çırpıda doğru cevabı vermiş öğrenci gibi gururla dikildi oturduğu yerde.

Nilgün, sonra aynı arama motoruna Eda Saygın diye yazdı. Gelen ilk sonuç Kimya Mühendisleri Odası’nın sayfasına aitti. Eda Saygın kimya mühendisiymiş demek diye geçirdi içinden. Sonra fotoğrafı Necip Efendi’ye gösterdi.

“Peki, bu kadını daha önce hiç buralarda gördünüz mü?”

Necip, sandalyesinde doğrulup Nilgün’ün uzattığı ekrandaki yüze dikkatlice baktı.

“Bu sabah gördüm bir. Polis arkadaşlarla gitti. Bir de…” deyip bir şeyler hatırlayacakmış gibi kıstı gözlerini.

“Bir de o demin gösterdiğiniz adamın arabasında görmüştüm. Yine öyle aceleyle girip çıktığı bir akşamdı. Ama uzun zaman oldu. Ben diyeyim üç yıl, siz deyin dört. Adam arabaya geri döndüğünde sarılıp öpüşmüşlerdi, fesuphanallah. Yani bize gelmez hiç böyle şeyler ama işte görmüş olduk bir kere.”

“Yani siz bu kadınla, bu adamın öpüştüklerine emin misiniz?”

“Yani sevgili gibi mi? Yoksa bir arkadaş ya da akraba gibi miydi?” diye sordu Nilgün tekrar.

“Vallahi bizim oralarda akrabayı öyle öpersen çok affedersin kıçından kan alırlar adamın. Ben tam bizim kayınbiraderin bakkaldan dönüyordum. Servisim vardı. O zaman gördüydüm bunları.”

Nilgün için bütün taşlar yerine oturmuş gibiydi. Bir an önce değerlendirmesini sunmak için emniyete gitmesi ve Eda Saygın’ın sorgusunda bulunmak için de kurumdan görevlendirme alması gerekiyordu. Aceleyle notlarını toparladı. Necip Efendi’ye yardımları için teşekkür edip apartmandan dışarı çıktı.

Soğuk hava yüzüne vurduğunda kendine geldi Nilgün. Apartmanın yaşlı kokan havasından ve iç bayan mermer döşemelerinden sıkılmıştı. Orayı canlı kılanın neredeyse Buket Saygın’ın akıl almaz ölümü olduğunu söyleyebilirdi. Ya da cinayeti mi demeliydi? Çantasını sıkıca koltuk altına sıkıştırıp bulduğu ilk taksiye atladı.

 

Cinayet Büro her zamanki gibi arı kovanı gibi vızır vızır çalışıyordu. Mete, Eda Saygın’ı önce sağlık kontrolü için hastaneye oradan da Asayiş Şube Müdürlüğü’nün içinde kendi biriminin bağlı bulunduğu büroya getirmişti. İfadesinin alınması için sorgu odasına alırken Mete’nin telefonu çaldı.

“Alo?”

“Amirim, Nilgün ben. Şu anda yoldayım. Kurumdan ifade sırasında orada bulunmam için görevlendirme istemiştim. Şimdi onayı geldi. Sizin şubeye de gelmiş olmalı. O yüzden aradım.”

Mete, derin bir iç çekip eliyle yanındaki memura şüpheliyi ifade odasına alması için işaret etti. Sonra, rahat konuşabilmek için koridorun ucuna yürüdü.

“Anlamadım. Ne dediniz?”

“Dedim ki; şüphelinin ifadesi alınırken ben de olacağım. Yoldayım. Birkaç dakikaya da orada olurum. O nedenle biraz ağırdan alın lütfen.”

“Nilgün Hanım, kimden aldınız bu talimatı? Normalde bizim prosedürlerimizde yok böyle bir şey.”

“Savcılıktan kuruma iletilen onay yazım var. İstiyorsanız şube sekreterliğinden kontrol ettirebilirsiniz.”

Mete, bunun gerekli olmadığını biliyordu. Yine de işi yokuşa sürmek için içinden gelen amansız inada dur diyemedi.

“Şube sekreterliği sizin için çalışmıyor Nilgün Hanım. İfadeye gelmeden önce görevlendirme yazınız yanınızda olsa iyi olur. Yoksa bırakın şüpheliyi görmeyi, ifade odasının girişinde Sorgu Odası yazan pirinç levhayı bile göremezsiniz.” deyip kapattı telefonu.

 

Sorgu odasının bilindik tek düze iç karartıcı, tavandan tek ampul sarkan zamanları geride kalmıştı artık. Mete, duvardan mobilyasına kadar beyaza boğulmuş odanın içinde Eda Saygın’ın karşısına oturdu. Genç kadının göz altları yorgunluktan iyice çukurlaşmış, yorgun gölgeler kaplamıştı. Oysa buraya getirilmeden önce güzel, çekici bir kadın olduğunu düşünmüştü. Şimdi, bu bembeyaz odanın içinde, cinayetle çevrelenmiş bir gerçeklikte güzelliğinin esemesi okunmuyordu. Bunları aklından geçirdiği sırada sorgu odasının kapısı açıldı. Biraz önce şüpheliye eşlik eden memurdu bu.

“Amirim bir dakika gelebilir misiniz?”

Dışarıda Nilgün nefes nefese sinirli bir halde bekliyordu. Onu görünce;

“Ben size görevlendirme yazınız olmadan sorgu odasına giremezsiniz demedim mi?” diye kızgınlıkla söylendi Mete.

Nilgün, elindeki kâğıdı Mete’nin gözüne sokarcasına havada salladı.

“Alın size görevlendirme yazısı! Şimdi müsaade edin de içeriye gireyim” deyip eliyle kenara ittirdi Mete’yi.

Eda, Nilgün’ü görünce yüzünde önce rahatlamaya benzer bir ifade belirdi. Ancak genç kadının gergin hatlarından ve evdeki rahat tavrından eser olmadığını görünce huzursuz kıpırdandı oturduğu yerde.

“Eda Hanım tekrar merhaba” diye söze girdi Nilgün.

Mete de arkasından hışımla odaya girmişti.  İlk defa böyle bir şey geliyordu başına. Bir kere prosedürlere aykırı bir durumdu bu. İkincisi de kim oluyordu ki o, ifade alma yetkisini kendinde görüyordu!

“Olay yerinde verdiğiniz ifade ve diğer tanıklarla da yapmış olduğum görüşmeler neticesinde teyit etmenize ihtiyaç duyduğum bir konu var.”

Eda, sessizce Nilgün’den gelecek soruyu bekliyordu.

“Ablanız Buket Saygın’a şizofreni teşhisi konulduğunu biliyor muydunuz?”

“Ben…Bilmiyorum.” diye geveledi Eda.

“Eda Hanım! Bakın şu anda sadece ifadeniz alınıyor. Mahkemede bunlar tekrar karşınıza çıkacak. O yüzden burada vereceğiniz cevaplar bizim değerlendirmemiz açısından dolayısıyla da sizin gelecekteki durumunuz açısından çok önemli. Şimdi tekrar soruyorum. Ablanız Buket Saygın’a şizofreni teşhisi konulduğundan haberiniz var mıydı?”

Eda, son sürat duvara çarpan bir aracın içinde sıkışmış gibiydi. Ne diyeceğini, nasıl diyeceğini bilemeyen bir çocuk gibi sarsılarak ağlamaya başladı birden.

Mete, şaşkınlıktan ne yapacağını bilmez halde bir Nilgün’e bakıyor, sonra dönüp ifadesini alması gereken ve şu anda sinir krizi geçiren şüpheliye bakıyordu. Nilgün, Mete’ye dönüp her şey kontrol altında der gibi kafasını eğdi. Sonra köşedeki sebilden kâğıt bardağa su doldurup Eda’ya uzattı. Mete’nin yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu.

“Nilgün Hanım biz biraz dışarı çıkalım” dedi sertçe.

 

Odanın dışına çıktıklarında koridordaki bekleme koltuklarından birine oturdular. Nilgün elindeki dosyayı Mete’ye verdi.

“Beni bekleseydiniz, bunu size sorgu odasına girmeden önce verecektim. Ama bana başka bir çare bırakmadınız.”

“Nedir bu?”

“Olay yeri değerlendirmem. Ayrıca tanık ifadelerinden yola çıkarak şüphelendiğim bir durumla ilgili Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ndeki hocamdan da görüş aldım. Şansa bakın ki; hocam Buket Saygın’ın psikolojik konsültasyonun yapıldığı özel hastanedeki heyetin de o dönemki başkanıymış aynı zamanda. Bulgularımın gerçek olup olamayacağını teyit etmek amacıyla aramıştım kendisini.”

“E, peki sonuç ne? Lütfen biraz daha benim anlayabileceğim dilden konuşur musunuz?”

“Yani amirim, maktul Buket Saygın’a altı yıl önce şizofreni teşhisi konulmuş. İlginç olan şu ki; maktul hastaneye aslında bambaşka bir şikayetle başvurmuş. İlk olarak nöroloji ile görüşülmüş. Buket Hanım’ın ön temporal lobunda motor konuşma bölgesi dediğimiz broca alanını afazi eden ilginç bir tümör belirlenmiş.”

“Yani?”

“Yanisi şu ki; birbirini hem kesen hem de negatif anlamda besleyen iki farklı sendromun ya da hastalığın diyelim patolojik fizyolojisi organize bir kaosa neden olur hastada. Bu da hastanın zamanla gerçekle ilişkisini kaybettiği psikotik epizodlar yani aralıklar yaratır. Buket Hanım’ın durumunda ise; Yaman Bey’in uçak kazasında ölmesiyle zaten dışarıdan tetiklenen mevcut bir bulgu var. Teşhisin konulmasıyla hemen hemen aynı döneme denk geliyor. Eda Hanım ise bu dönemde Buket Hanım’a teşhisin konulduğu özel hastanede çalışıyormuş. Yani ablasına konulan teşhisten haberdar olmaması pek mümkün değil gibi.”

“Bir dakika, Eda Hanım’ın konunun bu kısmıyla ne ilgisi var?”

“Bakın Eda Hanım, sonuçlarını öngörerek ya da bilmeyerek Buket Hanım’ın ölümünde rol oynamış olabilir.”

“Nasıl vardınız bu sonuca?”

“Dediğim gibi maktulün şizofreni hastası olduğunu, ilaçlarını da kullanmadığını ve ağır alkol kullanımına maruz bir yaşantısı olduğunu varsayarsak ve tabi bir de dediğim gibi beyindeki motor konuşma yetisini ve ses tellerini komuta eden broca alanındaki tümörü de eklersek, kardeşinin Buket Hanım’ın hastalığını iyileştirmeye çalışmak yerine, hastalığını körükleyen ve halüsinasyonlar ve zaman zaman da delüzyonlar görmesine sebebiyet verecek hassasiyetlerini tetiklediğini düşünüyorum.”

“Bu sizin düşünceniz yani.” dedi Mete alay eder gibi yüzünü ekşitmişti. Bakın, burada ciddi bir iş yapıyoruz. Düşüncelerimizle insanlar itham edilip, yargılansaydı dışarıda tek bir özgür insan kalmazdı. Hem o akşam maktulün evinde Arzu isminde başka bir kadının olduğuna dair tanık ifadeleri var. Biz sizi asıl bu ifadelerdeki çelişki nedeniyle çağırmıştık hatırlarsanız. Mete özellikle hatırlarsanız kısmına vurgu yapmıştı. Nilgün, ses tonundaki göndermeye takılmadan devam etti.

“Aynen öyle. İşte zaten değerlendirmemi yaparken diğer tanık ifadelerine de başvurmak istemem bu yüzdendi. Bakın amirim, Buket Saygın’ın sesini duyan yani onunla gerçekten konuşan hiç kimse yok. Komşularını diyorum tabi. Sadece evden gelen iki farklı kadın sesinden bahsediliyor. Şimdi çok nadir olsa da şizofreninin bazı ayrışmamış türlerinde özellikle beynin bu bahsettiğim alanında tümör veya motor konuşma bölgesini etkileyecek bir anomali görüldüğünde kişinin kendi kendine konuşurken bir anda başka bir tondan konuşmaya devam ettiği görülür. Yani aslında aynı kişi kendi kendine konuşuyor ve muhtemelen bu durumda halüsinasyon görürken farklı bir ses tonuna geçerek konuşmasını sürdürüyordu.”

“O zaman olayın yaşandığı gece Buket Hanım ve Eda Hanım’dan başka kimse yok muydu evde diyorsunuz?”

“Aynen öyle”

Mete sanki bir psikologla değil de meslektaşı ile konuşuyormuş gibi heyecanlanmıştı. Her ne kadar ifade tutanağına bunların hiçbiri yazılmayacak olsa da soruşturmayı yürütecek savcının işini kolaylaştıracak kapsamlı bir değerlendirme dosyası sunulacaktı. Sırf merakından sormaya devam etti.

“Peki benim anlamadığım bir şey var hala. Bütün bu anlattıklarınız sonuçta bir suç teşkil etmiyor. Üstelik öyle olsa bile ispatı mümkün değil. Oysa maktulün ölüm sebebi belli. Ortada bir de alet var üstelik. Hani siz anomali diyorsunuz ya. İşte biz de böyle nedenini, nasılını çözemediğimiz olaylara bunda bir bit yeniği var diyoruz. Yani hala bulmacanın tamamlanmamış, eksik parçaları var.”

“Amirim siz de beni dedektif zannettiniz galiba.” diyerek gülümsedi Nilgün ve devam etti.

“Şaka bir yana, aslında benim açımdan pek de eksik bir parça yok. Sadece parçaların net yerine oturması için kapsamlı bir soruşturma yapılıp işin hukuki ve adli kısmının da neticelenmesi gerekiyor, hepsi bu.”

“Ooo! Siz işi çözdüm ben diyorsunuz o zaman!”

“Eh yani!”

“E, bize de anlatın da biz de aydınlanalım.”

“Sabah eve girdiğimde dikkatimi ilk çeken şey maktulün kanepe üzerindeki pozisyonuydu. Geriye doğru, kolları iki yana açık bir pozisyonda işaretlenmişti. Onun dışında tavanda yaklaşık dört metre karelik bir alana yayılmış lekeler vardı. Bunlar kan lekesi olamazdı. Siz kola kutusundan bahsedince; bu lekelerin koladan kaynaklandığını anladım tabi. Ancak işin ilginç kısmı, Buket Hanım hep köşedeki bakkaldan alışveriş yaparmış. Ancak içecek olarak hiç kola aldığını hatırlamıyor çırak. Şarap, meyve çayı, soda ve hatta bir sürü garip meyve suyu var söylediği listede ama kola yok. Sonra Eda Hanım ile konuşmaya başlayınca; olay yeri incelemenin bulgularıyla, Eda Hanım’ın ifadelerinde çelişkiler olduğunu gördüm. Mesela; Eda Hanım gece geç saate kadar oturduklarını ve sonra kendisinin yatmak için arkadaki odaya gittiğini, sabahta çok erken saatte salondan gelen hırıltılara uyandığını anlattı. Ancak bir başka konuşma esnasında da ablasının kolanın pimini büktüğü için kırdığını ve sinirlenip çiviyle açmayı denediğini duyduğunu söyledi. Yani bir konuşmada uyuduğunu ve hırıltılara uyandığını, diğerinde de uyumadığını ve olan biten her şeyi duyduğunu söylüyordu. Öte yandan olay yeri incelemenin bulgularında ölüme sebebiyet veren çiviyi eşleştirecekleri tek bir tane çiviyi bırakın, alet çantasına da rastlanmamış. O halde o çivi nereden geldi diye sormamız lazım? Bir de tabi şu var; pimi kırılan bir kola kutusunu siz olsanız neyle açardınız?”

“Bilmem. Yani herhalde çatal veya bir bıçakla denerdim.”

“Aynen öyle. Ulaşılması daha kolay olan bıçak veya çatal varken, maktul neden bir çiviyle denesin? Sonra Eda Saygın konuşmamızın başında mutfağa su almaya gitti. O esnada dizlerindeki kan izlerini gördüm. Bunu sorduğumda da ablasına yardım etmek için onu kucaklamaya çalıştığından bahsetti. Oysa üstündeki kan izleri, dizlerindeki kadar yoğun değildi. Bütün bunların mantıklı tek bir açıklaması olabilirdi.”

“Neymiş peki o açıklama?”

“Bakın henüz adli otopsi sonuçları çıkmadı. Ama ben yüzde yüz eminim ki; Buket Saygın’ın kola içmemesinin çok önemli fizyolojik bir sebebi vardı. Belki bir mide hastalığı mesela. Diğer taraftan; yüksek alkol alımına bağlı olarak, belli bir eşikten sonra kan şekeri düşmeye başlar ve acıktığınızı hissedersiniz. O nedenle de mutlaka ya karbonhidrat ya da daha da güzeli şeker almak gerekir. Eda Hanım, bence kutu kolayı da çiviyi de özellikle yanında getirmişti. Bir kimya mühendisi olarak kolanın içindeki gazın sıkışan basınçla beraber öldürücü olabileceğinin farkındaydı. Çivi ise bu planın en önemli öznesiydi diyebilirim. Çünkü iki yüz mililitrelik bir kutunun içindeki basıncın öldürücü olması için hem hafif hem sivri bir metal tarafından tek seferde delinmesi gerekir. Bu nedenle de Eda Saygın kafası zaten uyuşmuş ve muhakemesini yitirmiş olan maktule yine kendi getirdiği çiviyi verdi. Kolanın da pimini Buket Hanım’a vermeden önce hem kopardı hem de iyice salladı ki saplanan çivi en şiddetli hızda hedefi bulsun. Ama iş sadece bununla da bitmiyordu. Hedefi tutturmak için hedef tahtasını da silaha doğru sabitlemek gerekiyordu. Bu yüzden de Eda Saygın, kırmızı kanepede oturan ablasının tam karşısına oturup kolayı da bacaklarının arasına sıkıştırdı ki; ablası çiviyi öne doğru eğilip saplasın. İşte tavandaki izlerin bu kadar düzenli bir yayılımla oluşması zaten bu yüzden.”

“Bravo vallahi. Her şeyi çözmüşsünüz. Ama zaten bu bulguların hepsi Olay Yeri İnceleme ekibinin raporunda vardır eminim. Peki asıl soruyu sorayım o zaman. Sizce neden yaptı?”

“Aşk tabi ki.”

“Aşk mı? Anlamadım. Eda Hanım’ın ablasını öldürmesi için aşk nasıl bir sebep olabilir ki?”

“Rahmetli mi dediniz siz?”

“Evet?”

“O kadar da emin olmayın derim ben.”

“Nasıl? Hadi canım o kadarı da olamaz.”

“Diyarbakır uçağı ne zaman düşmüştü? Hatırlıyor musunuz?”

“Bildiğim kadarı ile çok oldu ama tam tarihi hatırlamıyorum tabi.”

“Ben de hatırlamıyordum. Ta ki; apartman görevlisi Necip Efendi Yaman Çeliker’i dört ya da beş yıl önce gördüğünü söyleyene kadar. Hemen kazanın tarihine baktım tabi.  9 Ocak 2003. Yani bundan tam altı yıl önce. Apartman görevlisine tekrar sordum. Acaba zamanda bir yanlışlık yapıyor olabilir mi diye. Öyle emindi ki cevap verirken. Kesinlikle beş yıldan fazla olmamıştır dedi. Üstelik Yaman Çeliker ve Eda Saygın’ı aynı gün arabada öpüşürken de görmüş.”

“Yani siz şimdi Yaman Çeliker’in hayatta olduğunu ve Eda Saygın’la ilişkisi olduğunu söylüyorsunuz. Yine de bu cinayetin nedenini açıklamıyor.”

“Haklısınız. O noktada iş savcılığa düşüyor amirim. Ancak benim tahminime göre; Yaman Çeliker ile Eda Saygın’ın planlarını alt üst eden bir olay yaşandı. Maktulün bu ilişkiyi öğrenmiş olması bir ihtimal. Diğer bir ihtimal de Buket Saygın’ın kız kardeşi ile ilgili önemli bir bilgiyi ona karşı koz olarak kullanıyor olması.”

“Bunları şüpheli itiraf etmediği müddetçe doğrulamamız imkânsız.”

“Olmayabilir amirim. Olay yerinde maktulün cep telefonu bulunamadı demiştiniz.”

“Evet.”

“Halbuki Eda Saygın olay günü maktulü telefonla aradığını ve konuştuklarını söyledi.”

“Doğru. Zaten bu yüzden hem operatörden yer tespiti hem de maktulün telefonuna ait son aramalar için savcılık emri çıkartıyoruz.”

 

Mete, meslek hayatının gerçekten de en ilginç gününü yaşıyordu. Yanında oturan Nilgün’ün ışıl ışıl zeyrek bakan gözlerine daldı. Sabahtan beri ilk defa bir kadın olarak bakıyordu ona. Kim ne derse desin diye geçirdi içinden. Adli Tıptakiler gıcık mıcık falan ama çok da zeki oluyorlar valla. Tam o sırada yanlarına bir memur yaklaştı.

“Amirim, Eda Saygın’ın avukatı geldi. İçeriye alıyoruz. Haberiniz olsun”

“Olur alın. Ben de geliyorum birazdan”

Sonra Nilgün’e dönüp ayağa kalktı. Nilgün de onunla birlikte aynı anda kalkmıştı. Birbirlerine bakıp gülümsediler. Mete, teşekkür edecekken Nilgün;

“Amirim” dedi.

“Mete deyin lütfen” diye sözünü kesti Mete.

“Tamam. Mete. Şimdi ne olacak peki? Yani benim işim buraya kadar ama bundan sonrası da ben merak ediyorum açıkçası.”

“Savcılıktan Yaman Çeliker için arama emri çıkartacağız. Tabi hala aynı ismi kullandığını zannetmiyorum ama en azından robot resmini her yere dağıtırız. Eda Saygın’ın ise durumu daha kritik. Eğer gerçekten şüphelendiğimiz gibi bir durum varsa Yaman Çeliker zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır” diye yanıtladı Mete.

Uzayan koridorlarında, işlenen cinayetlerin, yapılan hırsızlıkların, söndürülen hayatların ifadeleri verilirken; Nilgün arkasına ona hayran bir adamın bakışlarını da alarak ağır ağır indi merdivenlerinden asayiş şubenin. Kim bilir bir daha ne zaman nerede görecekti Mete’yi.

Son

Kapımda Ayrılık Var – 1
Kapımda Ayrılık Var – 2
Kapımda Ayrılık Var – 3
Kapımda Ayrılık Var – 4
Kapımda Ayrılık Var – 5
Kapımda Ayrılık Var – 6

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz