Yaşamak Yaratmaktır

Güzel

20 Mart 2019
Yazı: Güzel | Yazar: Prof. Dr. Atilla Erdemli
‣‣ Kavramlarla Düşünmek
Her şey “iyi”nin ne olduğunu tartışmakla başladı.

“İyi” kavramına da “İylik yapmak ne demektir?”den geldik. Derken içinden çıkamadığımız soruyu sorduk: “İyi nedir?” Bu soru tam bir felsefe sorusuydu da, yanıtı nasıl olacaktı?

“İyi”nin ne olduğu konusunda bir karara varamadık. İyi çok değişken olabiliyordu.

Bu durum yalnızca bizim tartışmalarımıza özgü değildi; felsefe donanımımızı kurcaladığımızda da “İşte ‘iyi’ budur” deyip, noktayı koyan bir anlayışla karşılaşamamıştık.

Böyle bir durum iyi miydi, kötü müydü, bir karara varmadık.

Dedik ki, iyi kavramını kendisinden hareketle belirleyemiyorsak, karşıtından, kötüden hareketle deneyelim.

Denedik ve gördük ki, “kötü” de öyle ele avuca gelir türden bir kavram değildi.

Felsefedeki bütün kavramlar, öyle bilim felsefesine özgü olanlar değil, yaşamanın içinde kendileriyle soluk alıp verdiğimiz kavramlar, kendileriyle iş yaptığımız, yaşamamızı kurduğumuz kavramlar belirsizse ve felsefe bu yolda bize ışık veremiyorsa ne yapabilirdik?

Karamsarlığa kapılmanın gereği yoktu. Felsefenin huyu böyleydi, o yolda olmayı severdi. Hep araştırıp, irdeleyip, tartışıp, eleştirecektik.

Kötüyü daha iyi tanıyabileceğimiz bir kavrama başvurduk: Şeytan.

Şeytan daha derli toplu bir kavramdı. Kutsal kitaplarda yeri vardı ve orada ne olduğu bir ölçüde gösteriliyordu. Diyordu ki kutsal kitaplar: “Şeytana uymayın!”

Sonra Goethe’nin Faust’u vardı.

Faust’a baktık: Allah’ın karşısına dikilen bir melek. Şeytan denilen bu melek Allah’la iddiaya girebiliyordu.

Burada bir tuhaflık vardı:

‣ Allah iylik istemiyor muydu ki, kötülüğün kaynağı olan Şeytan’ın yaşamasına ve her işe karışmasına ses çıkartmıyordu?

‣ Şeytan hangi cesaretle, hangi güçle Allahın karşısına dikilip, onunla iddaya girebiliyordu?

Faust sonunda bize bir durumu gösterdi: İnsan ve Şeytan yan yana yürüyüp gidiyorlardı.

Bu bize bir başka kaynağı çağrıştırdı ve Kant’ın Radikal Kötü’süne baktık.

İnsan doğuştan kötü ise insan doğuştan iyi de olmalıydı. Hangisi öncelikliydi; iyi mi, kötü mü?

Goethe’nin dehasına bir kez daha tanık olduk: İnsan ve Şeytan yanyana yürüyüp gidiyorlardı.

İnsanoğlu 2700 yıldır felsefe sorularıyla uğraşıp duruyor, kavramların genel-geçer bir tanımını bulmaya çabalıyor. Aralarında büyük dehalar var. Başarıya ulaşana pek rastlayamadık. Şimdi sıra bizde.

İyinin ne olduğunu, kendisiyle, kötüyle ve şeytanla bilemediysek, bir başka kavramla işe yeniden başlarız: Faydalı

“Faydalı” insana Haz’zı veriyordu.

“Faydalı” kısa solukluydu, durumsaldı haz gibi. Haz işe karışınca tartışmalarımız bir yoğunlaştı; bize keyif verdi. Fakat kavramın ne olduğunu vermedi.

Fayda ve Haz üstüne haz duyduğumuz bu tartışmalar sırasında bir başka kavram kendisini gösterdi: Ölçü ve Ölçülülük.

İyi kavramına ve yanıbaşında duran “kötü”ye de “ölçülü” ve “ölçüsüz” üzerinden bir bakalım istedik.

Aristoteles’in Nikomakhos’a “Ahlak”ı gösterdiği üzere iyi her zaman ölçülü olamazdı. Ölçünün insan yaşamasında eşsiz önemde sayısız yeri vardı, fakat “iyi”nin tümünü kuşatmıyordu. “Ölçü”den giderek “iyi”yi kısmen anlayabilirdik. Oysa biz genel-geçer bir belirlemenin peşindeydik.

Ölçü bize bir başka kavramı getirdi: “Uyum” ve elbette “Uyumsuzluk”.

“İyi”yi uyumlu ile ne ölçüde aydınlatabilirdik?

İnsan daha “Varlık Yapısı” ile “uyumsuz” bir varlıktı. Şimdi Kant’ın yukarda andığımız kitabındaki bir sözü kulaklarımda çınlıyor: “İnsan denilen bu eğri büğrü ağaçtan, düzgün bir tahta çıkar mı?”

İnsan uyumsuzuluğuna karşın, çaba gösterip, uyumlu olduğu zaman ona iyi diyebiliyor muyuz?

Kısmen.

Kriz filozofun gücüdür, kuvvetidir, enerjisidir.

İyi kavramını bırakmaya hiç niyetimiz yoktu. Varsın ele aldığımız kavramlarla sonuca ulaşılamaz olsun. Biz de bir başka kavramdan “iyi”ye sokuluruz: Güzel

‣‣ Güzel

Aşık Veysel’i anımsıyorum:
“Güzelliğin beş para etmez, bu bendeki aşk olmazsa.”

Diyor ve güzelin ne olduğunu kendince belirliyordu: Güzel sevenden sevene değişir ya da aşktan aşka. Yani güzel bireyseldir.

De gustibus non est disputandum.
(Beğeniler üstüne tartışılamaz.)

Biraz ölçülü olalım ve kavramı gerektiğince irdeleyelim.

Güzel daha çok sanat yapıtları için bir estetik değerdir. Oysa güzelin pek farklı kullanım biçimleri bulunmaktadır.

Güzel çok zaman kendisi için değil, ilişkili olduğu kavramlar yerine kullanılır.

Örneğin:

Hoş ya da hoşlanma duygusu veren şeylere güzel deriz.
Gönül okşayıcı şeylere güzel deriz.
Şirin şeylere güzel deriz.
Sempatik şeylere güzel deriz.
Büyüleyici şeylere güzel deriz.
Coşku uyandırıcı şeylere güzel deriz.
Sevinç veren, sevinç uyandıran şeylere güzel deriz.

Burada “Şey”i bir nesne, bir canlı, bir ilişki, bir bağlılık, bir durum, bir gelişme, süreç karşılığı kullandık.

Günlük yaşamada “güzel” kavramı sık sık kullanılır. Çok zaman güzel ile pek ilgisi olmayan kavramlar yerine, onlara karşılık olarak kullanılır.

Örneğin:

İçindeki düşüncelere katıldığımız bir konuşma için, “Güzel bir konuşma,” deriz. Oysa “güzel” bir konuşma, söz söyleme sanatı (retorik) kapsamına girmektedir.

Yerinde ve önemli bir soru için: “Güzel bir soru,” deriz.

Birine iylik yapan, hatta olgun davranışlar gösteren bir kişiye, “Ne iyi yaptın,” yerine “Ne güzel yaptın,” deriz. Hatta biraz daha ileri giderek, “Ne kadar iyi bir insan,” yerine “Ne güzel bir insan,” deriz.

Güzel olumlu bulunan her yerde ve her şey için kullanılmaktadır. Bunun nedeni –belki de- “güzel” üstüne fazla düşünülmemiş, “güzel” kavramı yetesiye irdelenmemiş, güzelle ilgili kuram oluşturulmamış ve güzelin tartışılmamış olmasıdır. Güzel üzerine bilgece söylenmiş sözler dışında, kavramın felsefece ele alınışına sınırlı ölçüde rastlamaktayız.

‣ “Güzel” kavramı ile Antik Çağ’da ilkin Pythagorascılar’ın dünya görüşünde karşılaşmaktayız.

Pythagorascılar en önemli kavramları olan “uyum”dan söz ederken, aynı zamanda “güzel”den de söz etmekteydiler.

Evrensel uyumun temelinde aritmetiğin sayıları bulunmaktadır. Evrene egemen olan ve orada uyumu sağlayan şey sayıdır, sayılar arasındaki orantıdır. Aritmetiksel olan “Harmonia” evrensel düzeyde ele alındığında, duyabilen kulaklar “Evrenin Müziği”ni dinleyebilirler. Bu müzik uyumluydur ve aynı zamanda güzeldir.

Nerede “uyum” gerçekleşebilirse, orada “güzel” ortaya çıkmaktaydı.

‣ Platon’da “Güzel” Kavramı

Platon Sokratik diyaloglarından Büyük Hippias’da şu soruyu sorar:

Ti es ti to kalon?
(Güzel olan nedir?)

Burada ortaya koyulan soru önemlidir: To kalon, “güzel olanın kendisi” anlamına gelir. Herhangi bir güzel aranmıyor; kendinden güzel olan (aut oto kalon) Bu yukarda değinildiği üzere, “güzel” olanlardan biri değildir.

Bütün Sokratik diyaloglar gibi Büyük Hippias da dilemma ile sona erer; Platon “Güzel güçtür,” der.

Platon olgunluk döneminde Symposion diyaloğunda “güzel” sorununu yeniden ele alır ve bir güzel belirlemesi yapar. Bu durum bize bir şeyi gösterir:

Kavramların kendileri olarak tanımlanmaları olanaksızdır; kavramları ancak belli bakış açılarından, belli anlayışlar uyarınca yorumladığımızda bir tanıma ulaşabiliriz.

Symposion Diyaloğunda “güzel” kavramı “Eros” kavramı ile birlikte ele alınır. Eros, güzel olana ulaşmak, onunla birleşme ve onda yaratmayı sağlamadır. Bu bakımdan güzel olana ulaşmak aynı zamanda ölümsüz olana ulaşmak olarak görülmektedir.

Güzel olana ulaşmak, bir kerelik değildir; güzele sürekli ulaşılır, çünkü bir aşamaya ulaşıldığında, daha güzel olan görülür. Bu erginlenen (inisiye olan) bir gelişmedir. Yükselişin her aşamasında güzel daha yetkin olarak karşımıza çıkacaktır. Sonunda eğer oraya ulaşabilinirse, maddeyle hiç bir ilişkisi bulunmayan, salt güzelliğe varılacaktır. Oraya “Varlığın Hakikati”ne (aletheia) ulaşmış olunacaktır.

Böylece Platon varlığın özünün, hakikat olan varlığın aynı zamanda güzel olduğunu da savlamaktadır. Yalnızca “güzel” değil; en yüksek ideaya ulaşıldığında “iyi”nin de kendisiyle karşılaşılır. Böylece en yüksek idea “kalo kagathia”dır.

Platon yaşlılık döneminde sorunları logik-matematik ağırlıklı olarak irdelemeye girişir. Anlaşılacağı üzre, burada Pythagorascı etkiler kendisini gösterecektir.

Philebos diyaloğunda Platon evreni harmonik bir bütün olarak ele alır. Harmoniayı sağlayan sayılar ve sayılararası ilişkidir; dolayısıyla evreni bilmek bu ilişkiyi bilmektir.

Herhangi bir şeyde algılanan uyum, insana haz verir. Bir yerde haz yerine acı duyuluyorsa, orada uyumsuzluk bulunmaktadır. Böylece hazzın kaynağı da aritmetiksel olarak belirleniyor. İnsana haz veren şey aynı zamanda güzel olmaktadır. Bu güzel formel-geometrik bir güzeldir.

Güzellik böylece “Form”a indirgenmektedir.

Form nesnel bir şey değildir.
Form ideal bir şeydir.
Bu nedenle form kendi başına güzel olamaz. Form güzelliği yaratan “İlke”dir. Form nesne üstü tözdür. Kendinden Güzel (aut oto kalon) tözsel olarak belirlenir.

‣ Aritoteles’te “Güzel” Kavramı

Aritoteles felsefesinde, Platon’da tanık olduğumuz gibi, başlı başına bir “güzel” araştırması ile karşılaşmayız. Çünkü Aristoteles, ağırlıklı olarak “estetik-obje”yi; yani sanat eserini araştırır. Bu sırada Metafizik ve Poetika adlı yapıtlarında yer yer “güzel” üstüne belirlemelerde bulunur.

Aristoteles’e göre “güzel” matematiksel olarak belirlenebilen bir orantıdır. Metafizik’te Aristoteles güzelle ilgili görüşünü şöyle açıklar:

“…Şüphesiz matematik bilimler güzel ve iyiden söz açarlar ve onları ortaya koyarlar. Ancak, eğer bunu, onların isimlerini anmadan yapıyor, fakat onların görevlerini ve orantılarını gösteriyorsa, bu durum karşısında onların bunlardan söz açmadığı anlamı çıkmaz. Güzelliğin temel formları düzen, simetri ve sınırlılıktır; yani çoğu matematik disiplinler tarafından kanıtlanan şeyler.” (1078b)

Öyleyse Aristoteles’e göre güzel, hem matematikseldir ve hem de matematiksel olarak bilinebilir.

Aristoteles Poetika’da “güzel”i yine aynı biçimde belirler:

“…Bundan başka “güzel” ister bir canlı varlık, isterse belli parçalardan meydana gelmiş bir obje olsun, sadece içine aldığı parçaların uygun bir düzenini göstermez, aynı zamanda onun gelişigüzel olmayan bir büyüklüğü de vardır. Zira güzel düzene ve büyüklüğe dayanır. Bu nedenle ne çok küçük bir şey güzel olabilir… ne de çok büyük bir şey.” (1450b)

Poetika’da matematiksel olan “oran” ile “güzel” kavramı yeniden belirlenir.

‣ Plotinos’ta “Güzel” Kavramı

Plotinos, Platon ve Aristoteles ile doruklarına ulaşmış Antik Çağ Felsefesi’nin temel kavramlarıyla felsefesini kurmasına karşın, bu kavramlara yeni anlamlar yüklemesi ve aşkın bir metafizik kurması ile özgündür. Öyle ki, kendisinden sonraki bir çok felsefeyi ve özellikle de Hegel Felsefesi’ni etkilemiştir. Plotinos’a göre evren şöyle oluşur:

Bir
Nous (Akıl)
Ruh
Evren Ruhu – Bireysel Ruhlar
Doğa
Madde (Hyle)

Per Tou Kalou adlı yapıtına Plotinos şöyle başlar:

“Güzel, görmenin bütün alanında, işitmenin alanında, kelimelerin birbirine katılmasında ve bütün müzikte (zira melodi ve ritim güzeldir) vardır. Eğer duyu alanının dışına çıkarsak güzel işler, güzel eylemler, güzel durumlar, güzel bilimler ve sonunda güzel erdemler vardır. Şimdi bütün bunların üzerinde güzel bir şey var mıdır?”

Anlatıda iki alan belirleniyor ve “güzel” kavramı; “duyulur olan güzel”den “düşünülür olan güzel”e doğru yoğunlaşıyor.

Plotinos, Duyulur olan Güzel’i özü gereği güzel olan değil pay alma ile güzel olarak belirlemektedir. Örneğin beden güzelliği bir tür pay alma ile güzeldir.

Plotinos’a göre, bir de kendi başına güzel olan vardır. Örneğin “erdem” özü gereği güzeldir.

Böylece Plotinos Felsefesi’nde Platon’la aynı çizgide olan bir güzellik anlayışıyla karşılaşmaktayız:

Auto to kalon > Özü gereği güzel olan
Pros ti kalon > Pay alma ile güzel olan.

Plotinos’a göre güzel olmak ister parça ister bütün için olsun; güzel olmayı sağlayan şey orantı ve simetridir. Bir bütün güzelse fakat onu oluşturan parçalardan bazıları güzel değilse, bu durum bütünün güzelliğini bozmaz. Bütün güzelse, onu oluşturan parçaların da güzel olmaları gerekir. Ne var ki, böyle bir güzellik lojik olarak olanaksızdır. Öyleyse orantı ve simetri bir başına güzelliği sağlamaya yetmemektedir.

“Bundan başka, güzel renkler, tıpkı güneş ışığı gibi yalın olduklarına ve güzellikleri simetriye dayanmayacağına göre, onlar güzelliğin dışında kalırlar… Buna göre de, güzeli simetrik bir şeyden daha başka bir şey olarak görmek gerekir ve güzel olmak, güzelliğini ancak başka bir şey sayesinde elde eder.”

Burada yeni bir sorunla karşılaşılır:
Güzelliğin kendisi sayesinde elde edildiği şey nedir?

Örneğin:

Pay alarak güzelleşen şeyler, nereden pay alıyorlar? Pay aldıkları kaynak nedir? Söz gelimi, güzel dediğimiz bir doğa görünümü bu güzelliği nereden sağlamaktadır?

Bazen karşılaştığımız bir şeyi ilk bakışta algılar, ona içten bir yakınlık duyar, onu onaylar ve hatta ona yöneliriz. Bazen de karşılaştığımız bir şey bizde karşı tepki uyandırır, ondan uzak durmak ve hatta kaçmak isteriz. Bu iki şey matematik olarak dile getirilemeyecek, salt bir duyuştur. İlkine, Platon gibi to kalon (güzel) der Plotinos, ikincisine ise yine Platon gibi aiskron (çirkin) der.

“Güzel” ve “Çirkin” kavramlarını Felsefece ele alan Platon’du; şimdi Plotinos kavramları yeniden irdelemektedir.

Birine neden güzel ve diğerine neden çirkin diyoruz?

Plotinos soruyu şöyle yanıtlar: “Güzel ruhun tanıdığı, ruha akraba olan şeydir; çirkin ise ruha yabancı olan şeydir.”

Bu belirlemeye göre bir şeyin güzelliği şeyin kendisine değil, bireye, onu algılayana bağlı olmaktadır. Birinin ruhunun güzel olarak algıladığını, bir başkasının ruhu güzel olarak algılamayabilir. Eğer bütün ruhların güzel olan bir şeyi güzel olarak algıladığı öne sürülüyorsa, hem o şeyin güzel olması ve hem de ruhun onu güzel olarak algılaması gerekmektedir. Ayrı deyişle ikili bir belirlenim söz konusu olacaktır.

Plotinos’a göre bu durumun kaynağı ruhtadır. Ruh emanatio (türüm) nedeniyle “Bir Olan”dan gelir. Bir yalnız ışık ve renk olarak değil, aynı zamanda bir form ilkesi olarak da bulunur ve şeylerin güzelliğini sağlar. Böylece hem şeyler güzeldir ve hem de onları algılayacak olan ruh, güzelliğe sahiptir.

Plotinos’un görüşüne yakın bir güzellik anlayışını Hegel Felsefesi’nde de göreceğiz.

Plotinos’un açıklaması ile; “İnsan doğuştan ya da varlık yapısı gereği güzellik duygusuna sahip midir?” sorusu akla geliyor. Benzer bir soruyu “iyi” için de sormuştuk. Şimdi ikisi için de sorabiliriz: “İnsanın iç dünyasında ‘güzel’ olana ve ‘iyi’ olana dair bir yatkınlık ya da güç mü var?”

Pythagorascılardan Platon’a ve Aristotes’den Plotinos’a uzanan çizgide ortaya çıkan İdealist “güzel” anlayışı Antik Çağ sınırlarında kalmaz. Daha da gelişir ve 20. yy’a dek uzanır. 20. yy’a gelene dek “güzel” üstüne pek çok açıklama, görüş öne sürülmüştür. Hatta bunlar arasında, “Gerçekte ‘güzel’ diye bir şey var mıdır?” sorusu bile gündeme gelmiştir.

Tartışma konularından biri de sanat yapıtına ilişkin güzel ile doğadaki güzelin ayrımıdır.

Doğada da değişik güzellikler bulunmaktadır ve hatta gerek mikro ve gerekse de makro doğada da simetri, uyum, orantı ile karşılaşmaktayız. Bu konuda David Hume sanattaki güzelin doğadaki güzelden daha yüksek olduğunu ileri sürer. Çünkü sanattaki güzel, ilkin insanın zihninde yaratılmış olan bir güzeldir; zihnin yaratıları doğadan daha yüksek olduğu için sanattaki güzel de daha yüksektir. Burada D.Hume’a hak verebiliriz. Çirkin bir nesnenin resmi güzeldir. Çünkü resim güzeli yaratmak istemektedir. Ayrı deyişle sanatın amacı belli bir form içinde güzeli ortaya koymaktır; sanatın amacı güzeldir. Doğanın bir amacının bulunup bulunmadığını bilmiyoruz. Yine de doğada güzel dediğimiz şeyler bulunmaktadır.

Sanat yapıtındaki güzelliğin daha üstün olduğuyla ilgili İleri sürülen görüşlerden biri de; örneğin bir doğal güzelliğin resmi yapıldığında doğal güzellik aşılmış olmakta, sanat yapıtında kısa süreli olmaktan çıkmakta, özel bir form alanında, dolayısıyla özel bir varlık alanında yinelenmektedir. Bu yaratılan güzelliğin doğal güzellekten daha yüksek olmasını getirmektedir.

Objektion – Objektivation:

Objektion, bir “şey” ile ilgili bir yargı ortaya koymak ve onu yargıda bir bilgi objesi olarak dile getirmektir.

Güneşli bir gün.
Çayırlar yemyeşil.
İlerde küçük tapalar var ve onlarda yeşillikler içinde.
Mavi gökyüzünde bir kaç bulut kümeciği var.
Bize doğru ön tarafta bir dere akıyor.
Derenin suyu berrak.
Derenin kenarında birkaç söğüt ağacı var.
Söğüt ağaçlarının dalları dereye sarkmış.

Yukardaki cümlelerde görünüm anlatılıyor ve görünüm üstüne bilgiler veriliyor.

Objektivation, bir “şey”i güzel olma savındaki bir form içinde yorumlamaktır.

Akıyordu su
Gösterip aynasında söğüt ağaçlarını
Salkım söğütler
Yıkıyordu saçlarını.

Burada artık tek tek anlatan, neyin ne olduğunu söylemeye çalışan bir bilgi çabası yok. Burada var olanın bir başka biçimde, “güzel” kaygısı ile anlatımı var.

Şiirde dile gelen güzel, görünümün kendisinden daha güzeldir. Çünkü onda artık bir kültür bulunmaktadır. Bir düşünce uyarınca yeniden dile getirilmiştir. Şiirdeki güzel, yaratılmıştır. Şiirdeki güzel görünümdekiyle asla bağdaşmaz. Görünümün sanat olarak dile gelişi sonsuzca olasıdır. Örneğin, resim sanatı bakımından imperessionist görünümün ayrı bir resimini yapar, kübist ayrı bir resmini, expresyonist ayrı bir resmini, klasik tarz içinde veya natüralist anlayışta ya da modern anlayış ile ayrı bir resimle karşılaşırız. Yaratılan “güzel”, var olan güzelden, doğal olan güzelden daima daha yüksektir.

Sanat yapıtındaki güzel her zaman tektir. Aynı şeyin kaç sanatçı tarafından resmi yapılırsa o kadar güzel yaratılmış olur. Doğa ise hep kendisini tekrarlar. Bu nedenle doğadaki güzellikle sık sık karşılaşırız. Doğanın güzelliği kendisine benzer, sanattaki güzellik ise bir kereliktir ve sonsuzdur.

Güzel nerededir?

“Güzel onu algılayanda ve bu algının dile gelişindedir.” – Wilhelm WORINGER, Soyutlama ve Einfühlung

Einfühlung anlayışında “güzel” bireysel iç yaşamalar özgü kılınmaktadır. Bu durumda “güzel”in belirlemesini yapmakta zorlanmaktayız.

G.E. Moore, adeta Platon’a geri dönen bir yaklaşımla “duyulan beğeniyle birlikte nesnenin kendisindeki iyiliği olduğu gibi algılama durumu” diyerek güzeli, iyi ile aynı düzeye getirir.

Güzeli genel geçer olarak belirleyebilir miyiz?

Immanuel Kant, “güzel”i genel geçer olarak ele alır.
Kat’ın 3. Eleştiri kitabının (Kritik der Urteilskraft) iki konusundan biridir “güzel”.

Kant estetik bağlamında iki kavram üzerinde durur: Güzel ve Yüce

Güzelin ne olduğu üstüne dört yargı ortaya kor:

1.Yargı:

Beğenmek, bir şey üzerine hiç karşılık gözetmeden hoşlanma veya hoşlanmama konusunda bir yargıya varma yetisidir. Bu yargı hoşlanma olduğu zaman konusu da güzel olmaktadır.

Böylece “güzel”, beğeni ile hoşlanmanın konusu olmaktadır. Fakat bu beğenideki hoşlanmanın hiç bir karşılık beklememesi gerekmektedir. Bu durum “güzel”in karşıtı olan “çirkin” için de geçerlidir. Ayrı deyişle bir şeyi çirkin bulurken de hiçbir karşılık beklememek zorundayız.

Kant’a göre “güzel”i ancak estetik bir tavırla algılayabilmekteyiz; bu tavrın en önemli yanı da hiç bir karşılık gözetmeme koşuludur. Bu da ancak bir salt estetik tavırda ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla “güzel” ile “faydalı” ve “hoş” olan birbirinden ayrılırlar. Çünkü “faydalı” da “hoş” da bağımlıdır, salt değildir.

Sanat yapıtındaki güzel salt seyir ister. Örneğin; bir tabloda obje güzel bir kadın olsun. “Ben bu kadını tanıyorum” , “Ne kadar güzel bir kadın” , “Bu kadın hayali mi, yoksa gerçek mi?” , “Böyle bir kadınla tanışmak gerek” vb yargıların tamamı estetik tavrı bozarlar. Çünkü tablo ile değil, oradaki obje ile ilgilidirler ve ona karşı bir isteği dile getirmektedirler.

İstemeyi içeren benzer bir davranış ahlâkta da görülür. Ahlâkça olumlu bir davranışı yapmak isteriz, hatta herkes yapsın isteriz. Kant bu iki istemeyi birbirinden ayırmaktadır. Böylece estetik ya da “güzel”in alanı ile “etik” ya da “iyi”nin alanı ile güzeli seyretme ve iyiyi yapma isteği aynı değildir.

2. Yargı:

Güzel kavramsız bir biçimde, genel olarak hoşa gidendir. Genel olarak, beğeniler keyfi değildir; burada bir genel geçerlik söz konusudur. Ayrı deyişle beğenide de bir “a priori” söz konusudur. Güzel tümel niteliktedir. Bu nedenle herkes “güzel” olan karşısında aynı duruşu alabilir. Güzel bir salt duyuştur. Onu kavramlaştırdığımız anda, bozulur. Örneğin; sözkonusu tablodaki kadın için “Ben bu kadını tanıyorum,” dediğimiz anda, kadını kavramlaştırmış oluruz. Orada duygu kırılmıştır.

3. Yargı:

Güzelliğin formu, objenin ereğe uygun olmasıdır, fakat bu objede bir erek tasarımı olmamak koşuluyla.

Söz konusu tabloyu ele alalım. O tabloyu izlerken o tablonun hangi erek uyarınca yapıldığı ve hangi ereğe uygun olduğunu düşündüğüm anda tablodaki güzeli yitiririm. Önemli olan tablonun izleyenin kavrayışına uygun olmasıdır. Çünkü ancak o zaman o tablodan bir estetik haz duyulur.

4. Yargı:

Güzel kavramsız olan bir zorunlu hoşlanmanın konusudur.

Estetik beğeni yargısı zorunludur. Zevkler “a priodi” temellidir. Bu nedenle zevkler tartışılabilirler.

Prof. Dr. Atilla Erdemli

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Esat Öğütveren 20 Mart 2019 at 18:24

    Hocam ben yine gönüllü Yusuf olarak atlayacağım kuyuya. Koca bir tahtayı formülle yazıp doldurdunuz sonra hepsini bir paranteze alıp sıfır ile çarptınız gibi oldum sonunda. Arada bir anlamadığım kelimelerin sözcük anlamlarına baktığımı da itiraf edersem, felsefeyle ve felsefecilerle ne kadar ilgili alakalı olduğum da ortaya dökülür herhalde. Buna rağmen bu benim felsefeden hoşlanmamı engellemiyor. Kavramlar ve “salt”lık çok ilgimi çekiyor, sanki dünya ve hayatım yeniden şekilleniyor, anlam kazanıyor, ama kime göre neye göre ve en önemlisi hangi bakış açısı ile? “Ben” olmadan iyinin güzelin anlamı, daha doğrusu “bana göre anlamı” olur muydu?
     
    Siz bahsettiniz Veysel’den ya, şimdi hayal ettim de kör bir adamı bu kadar güzel yapan nedir?
     
    Daha fazla uzatmadan emeğiniz ve düşündürdükleriniz için teşekkürler, saygılar sunuyorum.

  • Cevapla Didem Elif 20 Mart 2019 at 20:26

    Güzellikle ilgili özellikle görsel sanatlarda kullanılan bir tanımlama aklıma geldi. Altın oran. Vikipediden direkt alıntı yapacağım burada. Altın oran, matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır. Eski Mısırlılar ve Yunanlar tarafından keşfedilmiş, mimaride ve sanatta kullanılmıştır.
    Çoğu zaman bir fotoğrafa ya da bir kadının yüzüne bakıp güzel bulduğumuzda denir ki, bilinçli olarak altın oranı bilmeseniz de gözünüz o oranı algılar ve beğenir. Doğada da bu oranın olduğundan bahsedilir. O yüzden de grafikerler, ressamlar, fotoğrafçılar bu yöntemi bildiklerinden bilinçli olarak eserlerine uygularlar. Dolayısıyla herkesin beğeneceği matematiksel bir güzelden bahsedilebilir. Ancak elbette güzel olan bir o kadar da görecelidir. Şahsen benim için güzel olan hissetmeyle doğru orantılı. Duygusunu hissettiren bir gülümseme, kusursuz matematiksel bir orandan daha güzel gelir her zaman bana. İçinizi ısıtmayan güzelliği kim neylesin… Tabi yine derya deniz bir konuda bir su damlası kadardır sözlerim.
    Bu güzel yazı için teşekkürler.
    Sevgilerimle…

  • Cevapla İsmet Esenyel 21 Mart 2019 at 05:47

    Çok etkilendiğimi ve sabahın ilk saatlerinde okuduğum makalenizin etkileşimi ile güne daha pozitif başlayacağımı belirtmeliyim.
     
    Teşekkürler hocam.

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 27 Mart 2019 at 09:00

    İnsanların güzele ulaşmayı hedeflemelerini seviyorum. Elbette sadece fiziksel güzellikten değil her tür kapsamıyla ulaşılmayı arzu edilen güzellikten bahsetiyorum.
     
    Kavramları böyle salt kendileri olarak ortaya koymayı hedeflediğiniz “Kavramlarla Düşünüyoruz” yazı dizinizi keyifle okuyorum. Ve tüm bu sorgulamaları ne kadar özlediğimi fark ediyorum. Uzun zamandır doğru dürüst felsefe metni okuyamaz olmuştum. Yazılarınız bu açığımı ve özlemimi kapatıyor sevgili hocam.

     
    Çok teşekkür ederim.

  • Cevap Yaz