Bir Kahve Molası

Kadife Koltuklar

8 Ağustos 2019

Öykü: Kadife Koltuklar | Yazar: Edibe VuralArtık 30 yaşında genç bir kadındım, hayatımı birleştirmeyi isteyecek kadar sevdiğim ve saygı duyduğum bir adam vardı. Düğünümüz yaklaşık 2 ay sonra Furkan’ın memleketi Ankara’da ve benim memleketim İzmir’de olacaktı.

Furkan’la üniversitede aynı sınıftaydık önceleri iki iyi arkadaşken daha sonra çok daha iki iyi arkadaş ve iki sevdalı genç olduk. Beraber büyürken tüm sevinçlerimiz ve hüzünlerimiz birbirine karışan tatlı ve tuzlu su gibi aynı nehire aktılar. Tam 12 yıllık arkadaşlığımız ve güzel sevdamız artık evlilik kurumuna girişimiz ile taçlanacak bizler de çekirdek ailemizi kurmuş olacaktık.

Furkan’la aynı evde yaşama fikri bile içimi heyecan ve sevinçle dolduruyordu. Beraber uyuyup beraber uyanacaktık, beraber kahvaltılar hazırlayacak bir ajandaya yazar gibi gün içindeki planlarımızı çayımızı yudumlarken birbirimize anlatacaktık. Akşam yemeğinde masamıza oturunca “Günün nasıl geçti?” sorusu anlam bulacaktı. Öylesine sormayacaktık, can kulağı ile dinleyecektik birbirimizi. Koltukta uyuyakalanın üstünü örtecekti diğeri… Ben kahvemizi köpüklü yapacaktım ve üniversite yıllarından gelme bir alışkanlıkla en son okuduğumuz kitapların en sevdiğimiz bölümlerini birbirimize okuyacaktık. Ve daha nicesi…

Annem düğün hazırlıklarının çok yorucu olduğundan bahsederdi.

Ben ise her zamanki gibi “Aman anne sen de çok abartıyorsun” derdim. Fakat zamanımı yapılacak tüm işleri erteleyerek geçirdiğim için düğüne iki ay kala Ankara Çayyolun’da tutulan 2+1 şirin evimiz haricinde hiç bir şey hazır değildi. Her gün Furkan’la iş çıkışından sonra deli gibi mobilya arıyorduk. Bizim için o kadar önemli olmasa da ailelerimiz sıkıştırıp durduğu için acele etmek zorunda hissediyorduk kendimizi. Bir türlü kendimize uygun bir şeyler bulamıyor, elimiz kolumuz boş dönüyorduk evlerimize.

Bir sabah yine ofisteki arkadaşlarıma dert yanarken yan masamda çalışan ve oldukça iyi anlaştığım iş arkadaşım Burcu; “Yahu Elif, aklıma bir şey geldi hani sen nostaljiyi çok seversin ya. Antika pazarları kuruluyor, hatta bugün de var istersen iş çıkışında biraz bakınalım, kendine göre bir şeyler bulursun belki?” dedi. Önce bu fikir biraz garip geldi; ne yani kullanılmış şeyler mi alacağım yeni eve, diye düşündüm ama sonrasında fikre alıştım, heyecanlandım ve iş çıkışını dört gözle bekledim.

Burcu ile ofisten çıktık ve antika pazarına doğru yol aldık. Önce fincan takımlarını geçtik ardından dantelleri, el işlerini ardından vazoları, bibloları geçtikten sonra nihayetinde koltukların olduğu kısıma ulaştık. Çoğu çok kötü vaziyette olan koltukların hiçbirine ısınamadım. Buradan da bir şey çıkmayacağını düşündüm.

Üzülerek pazarın çıkışına doğru yürüdük.

Tam o an da koyu yeşil kadife döşemeli, fevkalade oymalara sahip bir koltuk takımı ilişti gözüme. Hemen gidip biraz inceledim, oldukça sağlam görünüyordu. Salonumuza nasıl yerleştireceğimi düşünürken buldum kendimi bir anda.

Furkan’ı arayıp durumu kısaca anlattım. Bana güvendiğini ve nasıl istersem öyle yapmamı söyledi. Satıcısıyla pazarlığımız kısa sürdü, adresimi küçük bir kağıda yazdım. Satıcı; “Tam iki hafta sonra güzel bir cila attırıp getiririm abla,” dedi.


 Ben de iki haftalık bu bekleyişi koltuğa göre halı ve perde seçimi, mutfak ıvır zıvırları, yatak odası, beyaz eşyalar, annemin çeyizinden kalan havlular, tülbentler, fincan takımlarıyla geçirdim.

İki hafta sonra neredeyse her şey hazır gibiydi. O gün iş çıkışında koşa koşa Çayyolun’daki şirin evimize gittim ve çok geçmeden koltuklar geldi. Satıcının dediğine göre koltuklar yaklaşık 60 yıllıkmış. İki kere döşemesi değişmiş ama oldukça güçlü bir iskelete sahipmiş. 

Koltukları güzelce sildim, tertemiz olmuşlardı.

Berjerlerin ortasına bir fiskos yerleştirdim, annemin benim için sakladığı emek kokan dantelleri de fiskos ve sehpaların üzerine özenle serdim. Salondaki pencere kenarına koltuğun rengindeki kaktüslerimi yerleştirdim. perdelerimi yıkayıp, ütüleyip astım. Halımı serdim.

Epeyi yorulmuştum.

Bir yorgunluk kahvesini hakkettiğimi düşünmüştüm. Mutfağımda kendime okkalı bir türk kahvesi pişirdim. Yeni kahve makinelerinde değil Antep’ten aldığım bakır cezvemde yaptım kahvemi. Berjerlerden birine oturdum ve radyomu açtım, en sevdiğim şarkılardan biri çalıyordu, “Şanslı günümdeyim” dedim kendi kendime… Müzeyyen Senar her zamanki etkileyici sesiyle söylüyordu; “Akşam oldu hüzünlendim ben yine…”

Tam kahvemden bir yudum aldım ki bir ses beni yerimden fırlattı; “Ooo yeni sahibimiz sen misin? Bu şarkıyı ilk sahibimiz Zehra Hanım da pek severdi.”

Sesin, üstünde oturduğum koltuktan geldiğini farkedince kulaklarıma inanamadım. Nasıl olur diyerek salonun ortasında dikili kaldım. Öyle korkmuştum ki. Ama bir yandan da sanki tanıdık bir ses gibiydi bu ses. Dedem veya babannem konuşunca hissettiğim şeyleri hissetmiştim sanki.

“Merhaba güzel kız, bizi bir güzel yıkayıp pakladığın için teşekkür ederiz. Arap sabununa bayılırız, mis gibi olduk. Üzerine bir de Zehra Hanımı hatırlatan o güzel Müzeyyen Senar yorumu bizi kendimize getirdi.”

Bir masalın içinde olduğumu düşündüm. Koltuk konuşur mu? Konuşmaz tabi, kesinlikle bir rüya görüyor olmalıydım.

“Korkma bizden adın ne senin?”

“Elif” dedim sanki bir koltukla konuşmak çok normalmiş gibi. Aslında çoğu zaman kendi kendime konuşurdum ya da annemin mor menekşeleriyle konuşurdum fakat bunun şizofrenik bir davranış olduğunu hiç düşünmemiştim. Hem bu çok farklıydı. Koltuklar bana cevap veriyordu.

“Aaa ne hoş isim, yüzüğünün en fazla 6 aylık oluşundan belli ki evleniyorsun. Bizim gibi eski koltukları yeni hayatına alman ne hoş. Bizler bundan yaklaşık 60 yıl önce yaşlı bir ceviz ağacıydık artık epeyi yaşlandığımızdan bizleri insanlara yararlı hale getirmek için kestiler ve yetenekli bir ustanın ellerine verdiler. Usta maharetli elleriyle bizlere şekil verdi; ardından oydu, zımparaladı, parlattı. Sapasağlam ve estetik bir iskelet oluşturdu. Döşemeci ise en güzel kumaşlardan bize giyisiler dikti. Ve sonra Zehra Hanım alıp evine götürdü bizi.”

Koltuk konuştukça garip bir şekilde can kulağıyla dinlemek istedim onu.

Anlatacaklarını merak ediyordum. Şu dünyada kaç kişi bir koltuğun gerçek serüvenini dinleyebilirdi ki?

“Zehra Hanım Çerkez geliniydi. Sarışın, uzun boylu, ince sesli, güzel kokulu bir kadındı. Muazzam yemekler yapardı, tüm misafirleri hayranlıkla ayrılırdı onun evinden. Hele Çerkezlere özgü ‘Hurmisa’ tatlısını yaptığında tüm konukları tatlı ile parmaklarını da yerdi. Eşi Sezai Bey ile çok mutlu bir evlilik geçirdiler. Birbirlerine bir kere bile seslerini yükselttiklerini duymadık. Bize de özenle baktı, sağolsun. Sonraları çocukları oldu tabi çocuklu hayat biraz zor oldu bizim için. Çocuklar Zehra Hanım kadar nazik değillerdi bize karşı ama onlarla geçirdiğimiz her dakika başka güzeldi. Ardından torunlar olmaya başladı, Zehra Hanım da oldukça yaşlandı tam iki ay arayla önce Zehra Hanımı ardından Sezai Beyi kaybettik. Çocukları bizi başka bir aileye yolladı.”

Hala inanamıyordum ve bu fantastik rüyanın biraz daha uzun sürmesini umuyordum.

Koltuklar sanki dinlemekten çok keyif aldığım bir büyüğüm gibiydi, anlattıkça mutlu oluyordum.

“Daha sonra Emel Hanımın salonuna misafir olduk. Emel Hanımın komşusu, akrabası, arkadaşı, hiç eksik olamazdı. Tombul, beyaz tenli, yanakları al al pek neşeli bir hanımdı. Eşi kamyon şoförüydü onu pek göremezdik, Emel Hanım da pek göremezdi. Özlemi ve beklemeyi bu neşeli kadından öğrendik. Kocası yanında yok diye ne kadar tanıdığı varsa eve toplar, yemekler yapar, yedirir içirir, bir ses bir nefes isterdi hanesinde. Kocası Mehmet Bey gelmeden bir hafta önce hazırlıkları başlardı. Hayat arkadaşının en sevdiği yemekleri yapmak için bir alışveriş listesi yapar eksikleri giderir, evi dip bucak temizlerdi. Yeni bir kumaş alır, güzel bir elbise dikerdi kendine. Heyecandan ne yapacağını bilemezdi. Bir gün bir haber geldi o güleç, o neşeli kadının yüzü bir daha gülmedi. Mehmet Bey gittiği yoldan dönememişti. Üzerimizde oturan misafirler Mehmet Beyin helvasını yerken söylediler; kamyonu kullanırken uyuyakalmış, uçurumdan yuvarlanmış diye. Taziyeden sonra ne bir misafir gördük ne de Emel Hanımı. Daha küçük bir eve geçtiğinden bizi de satıverdi. O gün bugündür izbe bir depoda bir gün bizi biri alır da üstümüzde otururken sohbetler eder kahkahalar atar mı, diye bekledik durduk.”

Neden bilmiyordum ama gözlerim dolmuştu.

Bir eşyanın hikayesini dinlerken ağlayacaktım neredeyse.
 Ardından evlilikler hakkında konuşmaya başladı koltuklarım;

“Gördüğümüze ve yaşadıklarımıza göre evlilik öncelikle iki insanın birbirine karşı duyduğu saygı ile doğup ardından sevgi, fedakarlık, sadakât ve hoş sohbet ile büyüyen bir çocuk gibi. Bu çocuğu büyütürken inanılmaz bir sorumluluk yükleniyor her iki insanın da omuzlarına. Ama çocuğun güldüğünü, yürüdüğünü, konuştuğunu gören çift en sonunda iyi ki diyor. Umuyoruz ki sen de iyi bir çocuk yetiştirirsin. Evlilik bir bitkiyi büyütmek, bir çocuğu yetiştirmek, bol malzemeli yemek yapmak gibi. Zaman, sabır, fedakarlık, emek gerektirir…”

Bir anda kapı ziliyle uyuklayıp kaldığım koltuğun üzerinden fırlayıverdim.

“Ne kadar garip bir rüyaydı, gerçek gibi ama gerçek olmayacak kadar fantastikti.”

Kapıya doğru yürürken gülümsedim kendime;

“Yahu Elif, koltuk konuşur mu hiç?”

Kapıyı açtım Furkan elinde en sevdiğim pizzacıdan aldığı pizza ile bana bakıp gülümseyerek; “Sürpriiiiz” dedi. Heyecanlı heyecanlı; “Haydi çekil de şu koltukları ben de göreyim,” deyince elindeki paketi alıp onu içeriye aldım.

Furkan salona girdi, duraksadı, biraz şaşırmış gibiydi, beğenmediğini düşündüm; “Ne oldu Furkan? Yoksa beğenmedin mi” diye sordum. Furkan biraz sessiz kaldıktan sonra bana “Koltuklar bana çok fazla tanıdık geldi Elif sanki çocukluğumda bir güne ışınlanmış gibiyim” dedi.

“Eee 60 yıllık koltukmuş Furkan belki de buna benzer bir koltuk takımı görmüşsündür çocukken.”

“Yok yok, garip ama sanki bu koltukların üzerinde daha önce oturdum, zaman geçirdim. Babaannemin böyle bir koltuk takımı vardı hayal gibi hatırlıyorum ama salona girince o aklıma geldi. Ah benim canım babaannem, keşke böyle mutlu günlerimi o ve dedem de görebilseydi.”

O an o kadar şaşırdım ki gördüğüm rüyanın etkisiyle Furkan’a dönüp sordum;

“Babannenin ve dedenin ismi neydi Furkan?”

“Zehra ve Sezai ne oldu ki canım?”

Ne yani rüya değil miydi tüm bu olanlar? Ben az önce bir koltukla mı konuştum? Ve bu koltuk Furkan’ın babannesinin miydi? Furkan’a bu yaşadığım şeyi hiç anlatmadım; hayâl ile gerçek arasında gidip geldim…

“Babanneni ve dedeni yanıbaşımızda düşün Furkan sanki salonumuza misafir olmuşlar gibi düşün ve mutluluğumuzla mutlu olacaklarını düşün.”

“Haydi bakalım yeni koltuklarımızı kutlayalım pizzamız nerede? Kurt gibi acıktım.”

Yaklaşık bir ay sonra düğünümüz oldu. Çok mutluyduk, her şey hayalimizden bile güzel oldu. Evimize alıştık, beraber yaşamak düşündüğümüzden de huzur verici bir hal aldı. Koltuklarımızın üzerinde uzun uzun sohbet ettiğimiz geceler geçirdik. Bol bol misafir ağırladık.

Karar verdim, bir gün bir çocuğumuz olursa bu koltuğun hikayesini ona anlatacaktım. Ama sonra belki ona bunları anlatabileceğim yaşta yanında olamayacağımı düşündüm. Yazmaya karar verdim.

Evlendikten iki yıl sonra bir kızımız oldu, ismini ise Furkan’a da danışarak Zehra koymak istedim, bu isteğimi duyan Furkan çok sevindi.

Şimdi ben 60 yaşında ömrünü huzurlu geçirmiş bir kadınım, kızım Zehra ise 28 yaşında genç bir kadın.

Koltuklar mı?

Koltuklar bugün kızım Zehra’nın evine doğru yola çıktılar… Babaannemiz Zehra ve büyükbabamız Sezai ise koltuklara sinmiş kahkahalarıyla hep yaşadılar…

Bir fincan, bir kupa, bir bardak kahvenizin yanına Zehra hanımın maharetli ellerinden çıkan Hurmisa tatlısı tadında bir öykü bırakıyorum.

Afiyet olsun.

Edibe Vural

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz