Sentez

Her İnsan Bir Dünya | Nilüfer

4 Ağustos 2019
Nilüfer

70’ler ekolünde döşenmiş elli yıllık mekânın penceresinden denizin köpüren dalgalarına bakarak konuşuyordu Nilüfer.

“Burası annemin hayalinde yaşadığı dünyaya göre dekore edilmiş.”

“Annenle gelir miydiniz?”

“Hayır, hiç kısmet olmadı. Mekânda fotoğraflar çeker, anneme gösteririm ara sıra. Gözünden ışıltılı bir gençlik telaşı akar. Gözünün çevresindeki kırışıklıklar yok olur o zaman, yirmi yaşında genç kız ruhu sarar bedenini. Gülümsemesi kıkırdamaya döner, eli kolu kuş gibi şakır. Arada uzaklara dalıp, gençliğin gel gitli tutumu yerleşir dudaklarına, büzer küskün ağzını, pus iner gözüne. Yeşili griye çalar, gittiği yer neresiyse oraya gençliğiyle hapseder kendini. Ah annem, ah Nergis’im…”

“Sizin ailenin kadınlarında var esrikli hal. Anneannen de böyle değil miydi Nilüfer?”

“Buket anneannenin çıt kırıldım görüntüsünün aksine savaşçı, tuttuğunu koparan tavrını hatırlıyorum. Gözlerindeki yeşil öfkeyi bir de.”

“Arnavut damarı var bizde kuzen, kadınlarda kendini göstermiş. Dayım filan süt dökmüş kedi kalır bizim ailenin kadınları arasında. Biz sizinle erken koptuk, yoksa ailenin içindeki kadın gücünün yankılarını sen de gözünle görürdün. Bunlar bir araya geldiler mi evdeki sinek bile kaçacak yer arar, öyle şiddetli, atarlı muhabbetleri vardır. O gördüğün naif, kibarcık kadınlar kaplan kesilirler evin içinde. Hele de hoşlanmadıkları bir muhabbet dönüyorsa ortamda kıyameti koparırlar. Bu esrikli hallerinin eseri, beyinlerinin erkenden vücudu terk etmesi. Arnavut damarının yanında bizde de genetik miras beyin hastalıkları işte. Benim küçüğe de benden aktarıldı muhtemelen. Daha dört yaşında evin efendisi gibi takılıyor hanımefendi.”

“Açelya nerede? Onu da getirseydin keşke, tanışırdık.”

“Babasıyla kaldı, ben buradan anneme gideceğim. Hastane ortamı ona pek uygun değil. Bir de, bu yabancı hali pek kaldıramıyor Açelya; anlayamıyor anneannesinin kendini hatırlamıyor oluşunu. Hoş, annem beni de hatırlamıyor ya… Sizinkilerle ilgili ufak tefek hatıraları geliyor arada. Anneni anımsıyor mesela, o 70’ler nasıl etkilediyse ruhunu, dönüp dolaşıp orada kalıyor.”

“Sizin aileden bir tek anneni hatırlıyor yalnız. Herkesi silmiş.”

“Ben hatırlayamıyorum Nergis yengeyi, çok az anımsıyorum. Fakat Buket anneanneyi çok iyi hatırlıyorum; seni gelip alışını, herkesin put kesildiği anı. Amcam ağzını açamamıştı, babaannem zaten sessiz kadındı hatırlarsın. Ne çok geçmiş üzerinden, çocukluğunun güzel hatıralarında olsaydık keşke, sanırım güzel olan hiçbir şey de yok bizim aile.”

“Geçmiş… Çok, çoook geçmiş yıllar Özgül’cüğüm. Orada takılıp kalınca yaşanmaz kılınıyor hayat. Biz gelecekten bahsedelim. Planların neler, neler yapıyorsun?”

“Bir kitap hazırladım Nilüfer, basım aşamasında şu an. Serbest çalışıyorum, ofis insanı değilim. İnsanların arasında, doğada olmalıyım. Başımı kaldırdığımda denizi görmeliyim, yeşille yaşamalıyım. İnsanların gözlerine direk bakabilmeliyim. Duvarlar arasında, kendimi sıkıştırmak istemedim.”

“Kitabının konusu nedir? Edebiyatla pek aram yok benim ama okurum seninkini yollarsan.”

“Edebî bir kitap gibi değil aslında. Sosyolojik bir araştırmada insan, çevre ilişkilerini, etkileşimini konu alıyor. İnsan hikayelerinden oluşuyor elbette, fakat daha çok tez hazırlıklarında başvuru kitabı gibi olacak.

“‘Her İnsan Bir Dünya‘ mottosuyla yola çıktım, adını da bu mottodan koydum.”

“Ne güzel meslek seçmişsin Özgül. Harika da bir kadın olmuşsun. Neden yıllarca görüşmedik biz seninle anlayamıyorum. Hoş, kendimi de anlayamıyorum. Kan bağı esas mıdır ilişkilerde; onu da bilemiyorum tabi de, sanki babamın beni babasız bırakmasının acısını, kökümle bağımı kopararak çıkarttım ben de sanırım. Kuzen olmasak bile yani kan bağımız olmasa, seninle normal hayatın içinde tanışsak çok iyi arkadaş, dost olurduk. Bazen kesip atamıyoruz sanki o bağı. Sana arkadaşım demek istiyorum ama kuzenim olduğun kodu zihnimden çıkmıyor. İş hayatında ya da bir mekânda rastlaşsak tanımazdım seni, arkadaş olur giderdik ne güzel.”

“Ben seni tanırdım canım, gözlerin hiç değişmemiş ki; o aşinalık silinmemiş zihnimden. Neyse artık, en azından yıllar sonra da olsa konuşabiliyoruz.”

“Sen ziyarete gelsene bizi, sosyolojik vakayız ailecek. Annemi klinikte ziyaret ederiz, seni hatırlar kesin, eski yıllarının güzel hatıraları arasındasın sen. Anneannem de artık baya takatten düştü, bakımevinde kalıyor. Yine çok naif, tatlış büyükanne modunda, sinir sistemi harap tabi; Alzheimer onu vurmadı ama beyin fonksiyonları çok yavaş çalışıyor. O anar seni arada, eski günleri birilerine anlatırken klasik tiradıdır; ben Nilüfer’i babasından alırken on bin oktav gücünde bir bağırmışım, gözümle gördüm evin camları titredi; hele o tatlış kız Özgül, yavrucağın gözünde gördüm kendi yansımamı, nasıl korkmuş kocaman gözlerle bana bakıyordu, ay şekerim ben olsam ben de korkardım benim şerrimden’ der ardından kahkahasını atar.”

“Tatlı kadın Buket anneanne, isterim görmeyi, Nergis yengeme de gidelim. Tabi doktorları izin verirlerse.”

“Verirler sorun olmaz. Zaten hatırlamıyor ki. Bir de senin varlığının onun hafızasında tetikleyeceği olumsuzluk ne olabilir ki? Babamı hatırlatacak olsan bile, eski duygularına sarıldığından onu sevdiği zamanların tatlı yoğunluğuna gidiyor. Adam sanki kendini hiç aldatmamış, başka kadından çocuk peydahlamamış gibi sevgiyle anımsıyor onu. Ama tuhaftır benim babam gibi değil, eskiden sevdiği, flört ettiği bir adamı anlatıyor. Babam duysa annemin kendini böyle andığını, affedildiğini zanneder.”

“Amcamdan çok rahat bahsediyorsun. Baya ünlüyorsun da sen, affetmiş olabilir misin?”

“Affetmek değil de kendimle barıştım demek daha doğru olur. Yok sayılamayan bir varlık. Bahsederken o demek ya da adını kullanmak aynı etkiyi sağlıyor. Bir yaran varsa birinden ötürü, ömrün boyunca taşıyorsun bunu. Bahsetsen de bahsetmesen de. Bu yarayı açan, canını verenlerden biri ise, o can yaşadıkça o yara da yaşayacak işte. Affetmedim ama boş verdim. Kırk yaşımın, kendimi bildiğim zamanlarından beri hep yaraydı, onduramadım içimde hiç. Boş vermek, ferahlattı beni. Herhangi bir profesyonel destek falan da almadım. Bu yarayı iyileştirmek gelmedi içimden. Beni ben yapan etmenleri yok etmek istemedim. Bir de ailenin kadınlarına bakıyorum, genetik mirasıma, sağlam kafayla şurada yaşayacağım ne kadar yıl kaldı ki; bir yaraya sarılıp onunla hayatımı karartmanın mantıklı bir yanı yok. Olduğu kadar deyip, akışına bıraktım açıkçası.”

“Görüşmek ister misin amcamla?”

“Hayır! Benim hafızamda bir figür gibi varlığı, tek kare fotoğrafı bile yok elimde. Zihnim de silmiş atmış her şeyi. Haklı haksız tartışmasına da girmek istemiyorum da terk edilen, ihanete uğrayan sadece annem değildi, babam benim çocuk olma hakkımı gasp etti. Bir başkasını tercih ederken sadece başka bir kadını değil, başka bir çocuğu da tercih etti. Çocuk aklımla düşünürdüm; babam neden benim yerime o çocuğu tercih etti, ben sevilesi bir çocuk değil miydim diye. Kötülükle ilk kez o zaman tanıştı ruhum, o çocuk ölse diye dua ederdim. Sonra da ağlardım bunu istedim diye. Neyse işte, babamın yanına beni bırakmayan annemle ananemin tavrı belki aramızın iyice açılmasına sebep olmuştur ama yine de… Amaan neyse işte olanlar oldu, suçlu suçsuz kim, manası yok.”

“Bunları konuşmak zorunda değiliz canım, öyle denk gelince sordum ben. Eşinle nasılsınız?”

“İyiyiz, dönüp dolaşıp aynı konuya geleceğim ama başka türlüsü zor. Yıkılmış bir aile kavramının içinde yetişmiş biri olmama rağmen, evliliğimi çok iyi götürüyorum. Tuncer sağduyulu, vicdanlı bir adam. Sevgisinden söz dahi etmiyorum zaten o olmasa bizim olan bir hayatımız olmazdı. Özgül, bu arada şu arka masada bir adam var, gözü bizim masada, bir şey deyiverecek gibi duruyor da diyemiyor sanki. Sen tanıyor musun? Belki ben yabancıyım diye ses edemedi sana. Bak bak arkandaki masada, tek başına oturuyor.”

“Yok tanıyamadım ben, belki seni benzetti birine, buraya daha öncede geliyormuşsun ya, aşinalık var belki.”

“Yok canım, ilk kez görüyorum. Gördüğüm bir yüz olsa unutmazdım, sana baktıkça arkandan gözüme değiyor. Bakıyor da baya. Neyse dediğin gibidir, belki birine benzetti.”

“Muhtemelen.”

“Neyse tatlışım, kalkmam lazım benim artık. Annemi bekletmeyeyim. Sen oturacak mısın, yoksa birlikte mi kalkalım?”

“Ben birkaç telefon görüşmesi yapacağım, biraz daha oturayım.”

“O zaman kalktım ben, hesaplar benden. Bir dahakine sen ısmarlarsın, görüşelim canım, arayı açmayalım.”

Nilüfer, mekandan çıkar çıkmaz kapının arkasında sote bir yere konuşladı kendini, Özgül’ü izlemeye koyuldu.

Özgül, Nilüfer çıktıktan sonra elinde telefon biraz oyalandı. Sonra kalkıp, arka masada ki adamın karşısına oturdu.

“Amca, bunu bir daha yapmayacağım, Nilüfer fark etti senin izlediğini. Seni tanımadı neyse ki.”

“Neyse ki!!!!”

Nilüfer, Özgül’ün karşısında oturan adamın yüzünü göremiyordu, ama emindi kim olduğundan. İnsanlar yaş aldıkça değişir, farklılaşır, ama gözler her daim aynı kalır. Mekâna ilk girdiği anda tanıdığı babasını, yok sayma oyununun parçası yapmayı başarmıştı.

Sırtını dönüp gitme sırası kendine geldiğinde, içinde bir dirhem pişmanlık duymadan yoluna koyuldu Nilüfer.

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz