Roman

13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 11

21 Mayıs 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Öykünün birinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 1
Öykünün ikinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 2
Öykünün üçüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 3
Öykünün dördüncü bölümü için 👉🏻 Bölüm 4
Öykünün beşinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 5
Öykünün altıncı bölümü için 👉🏻 Bölüm 6
Öykünün yedinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 7
Öykünün sekizinci bölümü için 👉🏻 Bölüm 8
Öykünün dokuzuncu bölümü için 👉🏻 Bölüm 9
Öykünün onuncu bölümü için 👉🏻 Bölüm 10

 
 

“Bütün iyi kitapların ortak bir özelliği vardır; gerçekte olmuş olanlardan daha sahicidirler.”

– Ernest Hemingway

 
Paris Review editörü Erol Adoni, ünlü yazar Prof. Moretti ile İtalya’daki bağ evinde bir söyleşi yapmak üzere İstanbul’dan gelir.

Otel odasında uyandığında kendi geçmişini hatırlayamayan Erol, söyleşi bittiğinde kısmi hafıza kaybı yaşadığını anlatır ev sahibine. Bunun üzerine Erol’un rızasını alan Moretti hastasını hipnoz ile kontrol altına alır.

Profesörün asıl merak ettiği husus yakın geçmişte, özellikle de bir gece önce neler olduğudur aslında. Yine de çocukluk yıllarından başlarız Erol’un hikâyesini dinlemeye. Uzun hipnoz seansı boyunca pek çok şey öğrendik geçmiş bölümlerde. Çektiği amansız aşk acısını hatırladı Erol. New York’ta çektiği sıkıntıları, İstanbul’da yaşayan ailesi ile yaşadığı sorunları anlattı bize teker teker, günah çıkartan bir fani gibi…

Şimdi biraz da New York’taki iş günlerine geri dönelim isterseniz. Ve pek çok bölümde yaptığımız gibi Erol’un gizemli geçmişine geri dönüşler olacak sık sık…

Hem bu defa bilinmeyenler listesindeki en önemli başlıklardan biri gün ışığına çıkıyor artık. Gizemli bir karanlıktan kurtulurken tüm hızıyla yeni bir tünele doğru ilerliyoruz emektar trenimiz deri koltuklarında…
 
 

Değerli Sen ve Ben sitesi okurlarına özel bir not:

Sekizinci bölümü okuyan dikkatli okurlarımız hatırlayacaktır. Çapraz Oyun adlı ilk eserimde ve sonrasında kaleme aldığım bilim kurgu ve polisiye tarzındaki romanlarımda yer alan on beş kadar karakterin bir romandan çıkıp bir başka romanda okurlarımızla yeniden buluştuğundan bahsetmiştim sizlere.

Nitekim, fantastik bir kurgusu olan Çapraz Oyun’un bir numaralı kahramanı olan psikoloji profesörü Mustafa Yılmaz ile çoktan tanıştınız. Şimdi sıra Berivan’a geldi. İkinci romanım bilim kurgu tarzındaydı ve bu romanda çok önemli bir rol oynamıştı sevgili Berivan. Şimdi de yine aynı iş yerinde çalışırken tanışacaksınız Berivan’la. Çok da değil, o ilginç olayların yaşanmasından tam bir yıl sonrasında… Ve 12. bölümde Berivan ile ilgili bir başka ilginç ayrıntı açıklayacağım sizlere…
 
 

11. BÖLÜM

 
 

31 Aralık 1993, New York

 
Toplantı saat dokuzda başladı. Yılbaşı partisinden önce Palgrave Yayınları Direktörü Jack London, 1993 yılının genel bir değerlendirmesini yapacaktı bizlere.

Aynı adı taşısalar da Kaliforniyalı yazar Jack London ile en ufak bir benzerliği yoktu bizim patronun. İlki kendi kendini yetiştirmiş, tam anlamıyla yoktan var etmiş bir yetim, işçi sınıfının sorunlarıyla ilgilenen, beri yandan eserlerinden kazandığı parayı Palo Alto’da kurduğu çiftlikte pervasızca batıran serseri ruhlu, gözü kara bir yazar… Arkaya taranmış kır saçları, İngiliz kumaşlarından takım elbiseleri, ceket ceplerine özenle yerleştirdiği mendilleriyle her gittiği yerde kadınların kalbini fetheden aristokrat direktörümüz ise Stanford’da doktora yapmış, titiz mi titiz, son derece disiplinli ve karizmatik bir adam…

Herkes bira kutularında, şarap kadehlerinde, viski şişelerinde ne var ne yoksa hepsini içip dağıtmaya hazırlanırken, bir saat boyunca satış rakamlarından, tirajlardan, yeni yıl hedeflerinden bahsetmiş, yalnızca kapanış cümlesinde geçtiğimiz yılda elde edilen başarılardan ötürü bizleri üstün körü kutlamıştı. Şirkette yalnızca bir yıldır çalışan bir asistan olarak bu tebrikten payıma hiçbir şey düşmediğinin bal gibi farkındaydım. Ama yine de şikâyetçi değildim halimden.

Fark derslerini dışarıdan sınava girerek tamamlamış, tezimi de kabul ettirmiş ve Columbia Üniversitesi Tarih ve Edebiyat bölümündeki lisansüstü programını başarıyla tamamlamıştım. Saygın bir işim vardı ve gelirim de fena sayılmazdı. Bir türlü kapanmayan bir gönül yarası, kendime olan isyanım, pişmanlığım ve ailemden tümüyle kopmuş olmanın verdiği yalnızlık duygusu olmasa, keyfi yerinde bir genç adam olarak girebilirdim yeni yıla.

İlginçtir, toplantı dağılınca Isaac Arditti beni odasına çağırdı. Dışarıda kopan kar fırtınasına rağmen evine dönmeye hiç acelesi yokmuş gibi beni karşısına oturtup yüzünde yarı muzip yarı ciddi bir ifadeyle sordu:

“Sana biri iyi, biri kötü iki haberim var Erol. Hangisinden başlamamı istersin?”

Tam da kendi dengelerimi bir ölçüde oturtmaya başladığım şu günlerde sürprizlere açık değildim doğrusu.

Yutkundum. Ağzından alevler saçan üç başlı canavarların karşısına yalın kılıç fırlayan kahramanlardan olamamıştım hiçbir zaman. Hep dengeleri koruma kaygısı ve vahim bir hata yapma korkusuyla çoğu kez de özgürlüğüm pahasına pasif kalmayı tercih etmiş, sonunda da olabileceklerin en kötüsünü, en beterini yapmış, biricik sevgilime ihanet etmiştim. Bir yandan da kendime ihanet etmiş, daha doğrusu özgürlük hayallerimin içine etmiştim. Sanırım artık kendimi biraz salmam gerekiyordu. New York ince nüansların gözetildiği, kırılgan davranışların prim yaptığı bir yer değildi. Asla değildi…

Looser (kaybetmiş) diyorlar o kendine güvenmeyi bir türlü beceremeyen tiplere burada. Rakibine bir omuz atıp önünüzde duran taksiye hemen senin atlaman gerekiyor bu cangılda ayakta kalabilmen için. Başın ağrıdan çatlasa da böbrek taşların sana cehennemi yaşatsa da mide kanaması geçiriyor olsan da nasılsın dediklerinde asla arabesk yapamazsın bu mahallede. İyiyim dersin her zaman, hem de çok iyiyim… Aslanlar gibi…

Çürüğe çıktığını, yaralarını kendi kendine saramadığını fark ettiklerinde, bu koku bir kez etrafa yayılmaya görsün… Önce çakallar sarar etrafını, sonra da sırtlanların dişleri arasında öğütülürsün bir çırpıda. Ardından ağlayanın bile olmaz. Bunu yavaş yavaş öğreniyordum.

Kronik kaygılarımı kalenderce bir ifadenin ardına gizleme çabasıyla ellerimi iki yana açıp en klişe cevabı yapıştırdım.

“Madem ikisini de söyleyeceksin, kötü olanından başlayalım istersen.”

Sanki beni duymamıştı. Sanki laf olsun diye sormuştu o soruyu.

“İyi haber, benden kurtuluyorsun” dedi ihtiyatlı bir sesle. Tam da yılın en son günü yapılır mıydı bu? İyi haber işten çıkartılmamsa kötüsü ne olabilirdi acaba?

Elimde olmadan kelimeler ağzımdan dökülüverdi; “İyisi buysa, kötüsünü hiç söyleme istersen.”

Önce güldü sonra da “Merak etme” diye devam etti kaldığı yerden. “Benim bir yere gittiğim falan yok. Senin de öyle. Asıl kötü haber, bundan sonra bana değil, asık suratlı patrona hesap verecek olman.”

Ne demekti şimdi bu böyle? Bana uygun başka bir kadro yoktu ki yayınevi bünyesinde! Yönetim şeması da duruyordu yerli yerinde. Daha biraz önce toplantıdan çıkmamış mıydık? Soran gözlerle bakmaya devam ettim yüzüne. Bir daha ulu orta kendimi feda etmeyecek, patavatsızca öne atılmayacak, şövalyelik yapmayacaktım.

“Biyografik Monografi bölümü kuruluyor Palgrave’de. İlan verip yeni bir aday aramak yerine burada deneyim kazanmış, sisteme aşina asistanlardan bir seçim yapmak istedi bizim patron. Son bir yıldır işinde gösterdiğin başarı ve geçen ay Columbia’dan aldığın lisansüstü derecesi bir araya gelince, ne yazık ki bu yarışı sen kazandın. İşin kötüsü, senin yerine şimdi yeniden bir asistan bulmam gerekiyor kendime…”

Nutkum tutulmuştu.

Yeni yıla böylesine beklenmedik, gururumu okşayan bir haberle girmek beni çok mutlu edebilir, ayaklarımı yerden kesebilirdi. Ahh, bir de şu yaşadığım mutluluğu paylaşabileceğim hiç değilse bir tek insan olsaydı hayatımda… Ama yoktu işte! Belki Selin’i arayıp bu haberi verebilirdim ona. Ne de olsa kardeşimdi. Peki, ne cevap verecekti bana?

“İyi ki aileni terk ettin Erol. İyi ki beni bile aramıyorsun aylardır. Giorgio dedeni bile küstürdün, aferin sana” mı diyecekti?

“O kadar ikaz ettim, beni dinlemedin, işte şimdi de tek başına yeni bir hayat kur New York’unda; mutlu ol, keyfini çıkar o sahte özgürlüğünün” dese ne cevap verebilirdim ona?
 
 

* * *

 
 

Özgürlük ha!

Selin’le yaptığım telefon konuşması aklıma gelince bir kere daha acı acı gülümsedim kendi kendime. Oysa her şey ne kadar güzeldi o ilk günlerde…

Sokağımızın köşesindeki çamaşırhanede karşılaştığımız günü unutabilir miydim? Üç gün boyunca o ders saatini beklemiş, Lisa ortalıkta görünmeyince de çaresizlikten eve dönmüştüm boynum bükük. Bilinçaltım kısa devre yapmış olsa gerek, yirmi dört saatten fazla aralıksız uyumuş, ev arkadaşım Dimitri’nin itelemesiyle uyanıp, başka yapacak hiçbir şey bulamayınca çarşaf, örtü, atlet, şort, ne varsa doldurmuştum bir torbaya. Sarsak adımlarla köşedeki çamaşırhaneye gidip yanımda getirdiklerimi boca etmiştim bir makineye… Oturup kalmıştım bir sandalyeye.

Gözlerim kapalı.

Sonra bir ses… Billur gibi… Tanıdık bir ses… Onun sesi…

“Merhaba Erol, sen de mi buraya geliyorsun?”

Göz kapaklarımı açmıştım umutsuzca. Rüya mı görüyordum yoksa? Hayır, oydu işte… Tam karşımda duruyor… Alev kızılı saçlar… Alacakaranlıkta birer zümrüt gibi parlayan gözler… Kalbimi sıkıştıran o gizemli gülüş…

Leana!

Uzun süre öylece kalakalmıştım. Hipnotize olmuş gibiydim. Bir bakışta beni büyüleyip aklımı, ruhumu teslim almıştı sanki. Artık tümüyle onun etkisi altındaydım…

“Beni tanımadın mı yoksa?” diye sormuştu o sihirli sesiyle.

Nasıl tanımam!

Yalnızca gerçek olduğundan emin değildim. Bana mı bakıyordu? Bana mı sesleniyordu? Sesini duyuyor, beynimin en ince kıvrımlarına ulaşan titreşimleri hissediyor ama kendimi toparlayıp cevap veremiyordum bir türlü. Ne kadar zaman geçmiş olabilirdi? Gözlerini yere indirdiği zaman bir panik dalgası yükseldi içimde.

“Leana” diye boğuk bir ses çıktı gırtladığımdan… “Leana!”

Hâlâ önümde ayakta duruyor, bense hâlâ bir moron gibi oturuyordum yapıştığım sandalyede. Gülümsedi. “Demek hatırlıyorsun” dedi İspanyolca. “Si” diye cevap verdim birden çözülerek.

Nasıl unutabilirdim ki onu?

Ama sonrasını pek hatırlamıyorum. Sanırım onun çamaşırlarının yıkanmasını beklemiş, sonra da oradan çıkıp ablası Lisa’yla oturduğu eve gelmiştik. Elimizdeki çamaşırları bırakıp dışarı çıktık hemen. Yolun üstünde ben de bir koşu elimdeki torbayı odama fırlatıp dönmüştüm yanına.

Yürüdüğümüzü hatırlıyorum uzun süre. Bir ara oturduk. Sonra gene yürüdük. Bir yerde akşam yemeği bile yedik. Ama ne yedik acaba? Belki de her şey soğudu gitti tabaklarda. Sonra onu evine bıraktım. Ayrılmadan önce parmakları parmaklarıma kenetlendi, alev alev yanan dudaklarından öptüm onu.

Bir peri masalıydı gerisi…

Hercai menekşesi gibi rengârenk açılmıştım. Araştırma görevlisi olarak çalışmasam, bazı geceler kütüphanede nöbet tutup cep harçlığımı çıkarmasam belki de şimdiden derslerimi bitirmiş, Lisa’yla artık görüşmüyor olacaktım. Öyle olsa Leana’mla nasıl tanışabilirdim? Bunu düşünmek bile istemiyordum. Alın yazımdı o benim. Kader diye bir şey var mıydı?

“Nullus fatum est…”

Ezberimdeki nice Latince özdeyiş arasında en sevdiklerimden biriydi o: “Kader yoktur” diye başlar, “bizim yaptığımızdan başka” diye biterdi.

Nullus fatum est, quin nos fabricari.

Beni Leana ile karşılaştıran bir tesadüftü ama babama baş kaldırmasam, dilbilim okumaya kalkmasam, Harvard’a gelmesem nasıl karşılaşırdım onunla? Türkçe ya da Latince, ne fark eder? O benim biricik alın yazımdı işte!

Artık sabahları güne başlamanın heyecanı yüreğimi erkenden sarıyor, duşumu alıp üzerime bir şeyler geçirdikten sonra koşar adım kendimi dışarı atıyordum. Acelem vardı. Her daim çok acelem vardı… Saatimin akrebi, yelkovanı bir türlü yetişemiyordu o koşturmaya, nefes nefese zamanla sürdürdüğüm yarışa, o çılgın tempoya…

Her neyse yapmam gereken, bir an evvel bitirmeli, Leana’mla buluşmalıydım. İlk haftalarda akşamları Lisa da katılıyordu bize. Çok geçmeden gözlerimi kız kardeşinden alamadığımı, her sesini duyuşumda ürperdiğimi, çoğu zaman ne söyleyeceğimi bilemeyip saçmaladığımı fark ettikten sonra bizi kendi halimize bırakmaya karar vermişti o da. Artık yalnızca ortak aldığımız derslerde görüşüyorduk can dostumla. Eskiden Lisa’yla her konuyu tartışır, birlikte sinemaya gider, güler eğlenirdik. Şimdi ise Leana’nın ışıltısından kamaşan gözlerim başka hiçbir şey görmez olmuştu…

“Amor caecus est…”

Her heyecanlanışımda Latince bir söz geliyordu aklıma. Bir tür oyundu bu benim için. Oysa Türkçesi de vardı elbet:

“Aşkın gözü kördür!”

Hatta her dilde buna benzer bir söz vardı mutlaka. Aşkın körlüğü evrenseldi yani…
 
 

* * *

 
 
Leana’nın dedesi, Panama Kanalı yapılırken kalfa olarak çalışmış bir Amerikan firmasında. Kazandığı parayla okuttuğu oğlu Pedro ise inşaat mühendisi olmuş. Leana’nın babası okuldan mezun olduktan bir süre sonra bu devasa ülkede kendine bir yer edinmek üzere Kosta Rika’yı terk edip Amerika’ya taşınmış. Dedesi başlangıçta itiraz edecek olsa da Nikaragua ile Panama arasına sıkışmış o küçücük Orta Amerika ülkesinin oğluna bir şey vaat etmediğini görüp kabullenmişti bu ayrılığı.

Böylece, Pedro Salinas genç karısıyla birlikte New Orleans yakınlarına yerleşmiş. Lisa da güzeller güzeli Leana’m da sokakları müziğe doymayan bu şehirde dünyaya gelmişler.

Üniversitede turizm eğitimi alan Leana bir yandan kendine sürekli bir iş arıyor, bir yandan da Cambridge’in dört bir yanını kuşatan kafelerden birinde geçici olarak çalışıyordu. Günün her saati oraya gidip bir masada oturabilir, o güler yüzüyle masadan masaya sekerek servis yetiştirmeye çalışan prensesimi izleyebilirdim. Akıl tutulmasına varan yoğun ilgimden şikâyet etmese de beni incitmemeye çalışarak “istersen sen artık çıkış saatime doğru gel” dediğinde ne hallere düştüğümü biraz olsun anlamıştım.

Leana kafede çalışmadığı günlerde Charles Nehri kıyısında kucak kucağa uzanıyor, kiraladığımız bisikletlerle pedallara abanıp yeşillikler arasında kayboluyorduk. Bazı geceler benim stüdyomda kalıyor, işe doğrudan bizden gidiyordu.

Ev arkadaşım Dimitri ile de iyi anlaşmışlardı. Dimitri ona Rusça, Leana da ona İspanyolca kelimeler öğretiyor, kapı aralarında benimle ilgili şakalar yapıp gülüşüyorlardı.

İtalyan Lisesi’ne giderek annemin yüzünü güldüren kız kardeşim ise o yıl mezun olacaktı.

Giorgio dedem Selin’i mezuniyet sonrası İtalya’ya davet etmiş olsa da Selin’in tüm hayali yanıma gelip bir ay kadar Amerika’da tatil yapmaktı. Sonunda orta yol bulundu. Dedem uçak biletini aldı. Selin önce bir hafta San Marino’ya uğradı, sonra da benim yanıma geldi.

Aklımda hep o derbeder haliyle okuldan dönüp çantasını bir yana fırlatan sivri dilli afacan kız çocuğu olarak kalan kardeşim sanki büyülü bir değnek dokunmuş gibi, on dokuzunda alımlı bir genç kıza dönüşüvermişti. Havaalanında onu karşıladığımda iki yana savrulan saçlarıyla bana koşup hasretle boynuma sarıldığı anı nasıl unutabilirdim?

Canım, kanım, biricik kardeşimdi o.

Her zaman ailenin en uyanık ferdi olan Selin, çok geçmeden hayatımdaki en önemli değişikliğin farkında varmıştı. Boston’a geldikten üç gün sonra daha fazla dayanamamış, Selin’i Leana ile tanıştırmıştım. Hatta Lisa ile Dimitri’yi de yemeğe davet etmiş, güya onların varlığından medet ummuştum. Daha ilk bakışta Selin anlamıştı benim fena halde vurgun yediğimi. Bilmediği tek şey, benim şıpsevdi ruhumun bu kez aynı oyunu oynamadığıydı.

İstanbul’a dönmeden önce iki kardeş son bir kez yemeğe çıkmıştık baş başa. Önce bana neden Roma’da okumak istediğini anlattı uzun uzun. Babam biraz nazlanmasına rağmen, Giorgio dedem tüm eğitim masraflarını karşılayacağını söyledikten sonra yelkenleri suya indirmişti anlaşılan. Kendisi de orada okumuş, hem de annemi Sermonetta’ların ellerinden kapıp İstanbul’a getirmiş biri olarak ne kadar direnebilirdi ki bu isteğe!

“Leana’dan çok mu hoşlanıyorsun?” diye sordu bana aniden.

“Belli olmuyor mu?” diye cevap verdim.

“Olmaz olur mu, o yanımızdayken yüzüme bile bakmıyorsun” dedi dudaklarını büzerek. “Eskiden kız arkadaşlarını benim yanımda öpmezdin.”

Haklıydı Selin. Yoksa Leana’nın “eski kız arkadaşlarımdan” farklı olduğunu hâlâ anlamamış mıydı? “O benim kız arkadaşım değil ki” dedim kendimden emin bir tavırla. “O benim her şeyim, daha detayları konuşmadık ama master programımı tamamlayayım, burada doktora yapmak üzere müracaat edeceğim. O da geçen ay Copley Place’deki Marriott Oteli’nin ön bürosunda çalışmak üzere işyerini ayarladı. Yani yakında kalıcı bir işi olacak Boston’da. Seneye evleneceğiz.”

Yerinden sıçradı birden, yüzü resmen allak bullak olmuştu.

“Şaka mı yapıyorsun?”

“Ne kadar ciddi olduğumu fark etmedin mi bir ay boyunca.”

“Evet” diye haykırdı. Yoksa avaz avaz bağırıyor muydu? “Deliler gibi ona âşık olduğunu gördüm elbette. Hatta, burnunun ucunu bile göremeyecek kadar hayal dünyasında yaşadığını da gördüm. Ama ya sonra? Bizimkilerin böyle bir evliliği kabul edebileceğini mi sanıyorsun?” Bir an duraklayıp düşünür gibi yaptı. “Hem sonra kızın ailesi ne düşünüyor bakalım? Hiç sordun mu Leana’ya bunu?”

Gerçekten şaşırmıştım. Hiç beklemediğim bir tepki vermişti Selin.

“Yoksa istemiyor musun onunla evlenmemi?”

“Bak Erol” dedi yetişkinliğe özenen ağır başlı bir sesle. “Benim ne düşündüğümün hiç önemi yok bu işte. Sen mutlu olacaksan karşı çıkmak bana düşmez zaten. Ama durumları biliyorsun. Bunca sene sonra, kızımızı alıp gittin, onu bizden ayırdın diye babama hâlâ laf sokuşturuyor anneannem. İki aile de Yahudi, yetmezmiş gibi hem de Sefarad olmasına rağmen. Hem babamın da geleneklere olan bağlılığı bu kadar ortadayken…”

Tüm yediklerim mideme oturmuştu.

“Ama Selin” diye kestim sözünü. “Yıl artık 1992. Yirmi birinci yüzyıla kalmış sekiz adım. Babam annemle otuz yıl önce evlenmiş. Bambaşka bir dünyada yaşıyoruz artık. İstanbul’daki kuzenimiz Yusuf, ailesi Müslüman olan bir ailenin kızıyla, Gizem’le evlenmedi mi geçtiğimiz yıl? Ya Yola’ya ne diyeceksin? Şahinler’in oğlu Ahmet’le düğün dernek evlenmedi mi geçen yıl?”

Beni dinlemiyordu sanki.

“Aradaki farkı göremiyorsan ben ne diyeyim sana! Birincisi bu ailelerin hepsi İstanbul’da oturuyor. Sokakta aynı dili konuşuyorlar, aynı yemeklerden zevk alıyor, aynı rakıyı içiyorlar. Daha da önemlisi, ailelerin arasındaki iş ilişkilerini, ortaklık bağlarını unutuyorsun sen…”

“Evliliğin işle ne alakası var? Saçmalıyorsun” dedim pişman olmadan önce. Daha önce hiç görmediğim bir bakış fırlattı bana. Ailenin bir türlü büyümeyen, aklı bir karış havada kızının böyle kocaman laflar edeceğini asla düşünemezdim. Ama kaldığı yerden devam ediyordu konuşmaya:

“Bizim ailenin iş dünyasında yeri yok. Bunu sen de biliyorsun. Babamın hayat tercihlerini görmüyor musun? İş dünyasındaki ailelerin hayata, geleneklere bakışları çok farklı, çok daha esnek olabiliyor. Bunu anlamıyor musun?”

Birden soluk alamaz olmuştum. Sanırım ellerim de titriyordu.

“Demek böyle” dedim. Kırgınım, hatta fena halde öfkeliydim.

“Evet, öyle” diyor kararlı bir sesle. “Sonra söylemedi deme …”

Keyfim fena halde kaçmış, hatta uçup gitmişti. Damarlarımda akan alkol bana mutluluk yerine, umutsuzluk pompalıyordu artık. Yemeği nasıl bitirdik, hesabı ne zaman ödedim, eve nasıl döndük hatırlamıyorum. Gece başımı yastığa koyduğumda bu konuşmayı tümüyle silmiştim belleğimden.

Sabah kalktığımda Selin hâlâ uyuyordu. Yanımdaki yatağa baktım. Çocukluktan dişiliğe geçiş yapan o sevimli hatları eskiden olduğu gibi yumuşacıktı. Eminim o da benim gibi unutacaktır dün geceyi diye geçirdim içimden.

Az sonra uyanıp kalktı Selin. Keyifsiz bir hali vardı.

Burada geçirdiği güzel günlerin bitmesine üzüldüğünü anlamıştım. Uzun da bir yol vardı önünde. Gerginliğinin sebebi de bu uçak yolculuğu olmalıydı elbette!

Yine de evdeki kasvetli hava beni boğmaya başlamıştı. Kütüphaneye çalışmaya gideceğimi söyledim ona. Öğlen yemeğinden sonra döndüğümde bavullarını çoktan toplamıştı bile. Bir taksiye binip erkenden yola çıktık. Saat üçten itibaren tünel bazen tıkanıyordu, beşte kalkan uçağı için tedbirli olmalıydık. Allahtan vaktinde vardık havaalanına, bilet işlemlerini tamamladı hemen. Bavulları da teslim ettik. Sonra pasaport kuyruğuna girdi Selin. Birbirimize sarıldık sessizce. Sonra da ayrıldık. Kırgındım benim tarafımı tutmadığı için. Biricik ağabeyinin kendisinden kopmasından mı korkuyordu acaba? Leana’dan mı kıskanıyordu beni? Ne de olsa daha çok gençti… Büyüyecek, beni anlayacaktı… Yine gülüşecektik eskisi gibi… Belki Leana’nın nedimesi olacaktı düğünümüzde.

O uçtu gitti kendi dünyasına. Ben ise kalakaldım yeniden, tek başıma Boston’umda.

Tik. Tak. Tik. Tak. Tik. Tak.

 
 

11 Kasım 2012

 
 
Sarkacın o meşum sesi olmasa her anlatılanı dinlemek, her kelimesini duymak istiyordu Moretti, ama zaman daralıyordu. Bir an evvel o güne gelmeleri gerekiyordu işler daha da karışmadan.

“Hiç dönmedin mi İstanbul’a bir daha?”

Erol’un yüzü yine kaskatı kesiliyor.

“Hiç. Ne annem Silvia ne de babam… Bir tek Selin ile telefonlaşıyorum ara sıra. Birkaç kere New York’a geldi. Sarıldık… Dertleştik… ‘Dön artık, yeter’ diyor hep. Susuyorum. Sonra bir gün sabaha karşı aradı beni. Sesi kısık, sesi üzgün, sesi boğuk… Zar zor konuşuyor…

“Erol… Erol, babam… Babam…”

Ağlamaya başladı ansızın, beni hiç uyarmadan… Anlamıştım hemen… O anda ben de tutamadım gözyaşlarımı…

“Aman Allah’ım, nasıl yani, ne zaman?”

Hıçkırıklar arasında “Aniden,” diyor. “Kalp krizi…” Sonra sesi yükseldikçe yükseliyor kız kardeşimin, “Hemen buraya gel, ilk uçakla…” diye bağırıyor, çok uzaklardan.

Hem acılı sesi hem de öfkeli… Çok öfkeli… Sanki babamı ben öldürmüşüm gibi…

Babam yok ya artık suçlayacak… Bundan böyle ben sorumluyum her şeyden… Olup da bitenden, kaybolup da gidenden… O şehirden bu şehre, o işten bu işe… Şimdi özgür müyüm sanki? Ahhh…

“Döndün mü peki İstanbul’a?” diye soruyor Moretti, ellerini başına almış hipnozdaki Erol’a.

“Evet, döndüm, hem de ilk uçakla… Cenazeye gelmişti yine tüm yakınlarımız, tanıdıklarımız… Daraldım… Çok daraldım… Herkes göz yaşı döküyor… Bense taş gibi… Ben… ben oradan kaçmak istiyorum…”

Moretti araya giriyor.

“O halde New York’a geri döndün hemen, öyle mi?”

Erol bir eliyle yüzünü okşuyor şimdi de. Çenesini sıvazlıyor yavaşça. Yüzü aydınlanır gibi oluyor yavaştan.

“Dönerim sanıyordum… ama hayır… Annem yalnız. Selin evli ama düğününe bile gitmemişim. Yeğenim olmuş, doğru dürüst görmemişim. Çocukluk arkadaşlarım, dostlarım. Bırakmadılar beni… New York’a gittim ama uzun süre kalmaya değil… İşimden ayrılıp, eşyalarımı toparlamaya… Selin eski evimizde kalıyor Moda’da, annem de üst kata yerleşmiş… Ben de oraya yakın bir daire tuttum Kalamış’ta.”

Tik. Tak. Tik. Tak. Tik. Tak.

Moretti acele ediyordu, çok uzamıştı bu seans. Bitirmeliydi bir an önce, işler daha da karışmadan, Erol uyanmadan.

“Peki, ya sonra? Evlendin mi İstanbul’da?”

İşte o an parlıyor Erol’un gözleri, sanki gülümsüyor koltuğunda…

“Bir gün Corbus Coffee’de gördüm Berivan’ı… Önce arkadaş olduk, sonra sevgili… Çok sevdim onu. Bana iyi geldi… Öyle iyi geldi ki, bir ömür boyu aradığım huzuru sanki onda buldum. Lisa’yı arıyorum yine arada bir, konuşuyoruz ama söyleyemedim ona Berivan’la evlendiğimi, bir çocuk beklediğimizi…”
 
 

13 Aralık 2010, Pazartesi

 
 
O gün ilk kez Berivan’la buluşup birlikte akşam yemeği yiyecektik. Kalamış’ta kiraladığım iki odalı daireden saat yediye doğru ayrılmıştım. Bir sevgiliyle buluşmaktan çok, bir süredir tanıştığım karşı cinsten bir dostla baş başa sohbet etmek için yapılmış bir davete benziyordu bu randevu. Aslında çalıştığı kafede karşılaştığı herhangi bir müşterinin davetini kabul edecek birine benzemiyordu Berivan. Demek ki diyordum kendi kendime, ‘herhangi bir müşteri’ olmadığımı hissetmiş olmalıydı. Toplasak dört ya da beş kere iki çift laf etmiştik karşılıklı. O bana elimde taşıdığım kitaplarla ilgili birkaç soru sormuştu, ben de bu arada onun İTÜ’nün deprem mühendisliği son sınıfında uzatmalı bir öğrenci olduğunu öğrenmiştim, belki de hepsi buydu, yalnızca o kadar.

Kendi ayakları üzerinde durabilen, hayatı çıplak gözle algılayıp dürüstçe yaşayan yürekli bir genç kadın izlenimi bırakmıştı bende. Yirmi üç, hadi bilemedin yirmi dört yaşlarında görünüyordu. Yüz hatları ince, vücudu narindi. Gelişigüzel kesilmiş parlak kısa saçları, esmere yakın buğday teni, yaşından hayli olgun, biraz da mahzun bakan kocaman simsiyah gözleri vardı. Ricasını kırmayıp, çalıştığı kafenin önünde değil, randevulaştığımız ocakbaşında bekliyordum onu. Türkiye’ye döneli neredeyse bir yıl oluyordu ve yıllardır hasret kaldığım yöresel kebap çeşitlerine özlemim sürüyordu hâlâ.

Onu beklerken zihnim yine geçmişe kayıyor, o kalıplaşmış suçluluk–pişmanlık–teslimiyet üçgenindeki değişmez oyununu oynuyordu bana. Artık alışmıştım bu kısır döngünün mağdur kahramanı rolüne. Yine de zaman zaman bu şeytan üçgeninden kurtulacağıma dair belli belirsiz bir umut uyanıyor içimde. Belki de bu umudu er geç yakalama arzusuydu bana geçmişle bugün arasında mekik dokutan. Kendimle son defa hesaplaşma isteği. Ya da korkusu…
 
 

* * *

 
 
O gün Boston’a beni görmeye gelen kız kardeşim Selin’i havaalanından uğurladıktan sonra epey keyfim kaçmış bir halde dönmüştüm şehre. Hatta Leana bile bendeki durgunluğu fark etmiş, “Yoksa evini mi özlüyorsun?” gibilerden ağzımı aramıştı birkaç kez. Ben de tezimi hazırlamaya bir türlü başlayamadığımdan yakınıp topu taca atmıştım. Selin’in hiç beklenmedik bir andaki o çıkışı, lafı dolandırmadan bana dobra dobra söyledikleri kafamı hayli karıştırmıştı.

Her şeyden önce çok şaşırmıştım. Benim haşarı kız kardeşim, o ele avuca sığmaz dik başlı Selin’im nasıl olur da bana geleneklerden, sorumluluklardan dem vurup, sınırlarımı çizmeye kalkardı? Böyle düşünsem de kafamın içinde bir yerde açılan o karanlık pencereyi bir türlü kapatamıyordum. Sanki o yarı açık pencereden içime soğuk, kasvetli bir şeyler akıyor, Leana’nın aşkıyla ışıldayan yüreğimi usul usul karartıyordu.

Keşke Selin hiç gelmeseydi buraya!

Aradan zaman geçmiş, birkaç kez telefonda konuşmuş, o konuyu ikimiz de bir daha açmamıştık. Birkaç ay sonra, sanırım eylüldü, Roma’ya üniversite eğitimi için ilk gidişinde beni aradığı günü hâlâ unutmuyorum. Yeni hayatına ilk adımını attığı o günlerde annem de onunlaydı. Kayıt işlemlerini birlikte yapmışlar, kalacağı öğrenci yurdunu birlikte gezmişler, yatacağı yatağı bile birlikte seçmişlerdi.

Sesi heyecanlı, ruh hali coşkuluydu.

Otel odasından bana hangi dersleri alacağını falan anlatıyordu yarı Türkçe, yarı İtalyanca. Eh, demiştim kendi kendime, annem de Boston’da Selin’le neler konuştuğumuzu biliyordur elbette. Konu bir daha açılmadığına göre de kendiliğinden kapanmış olmalı… Zaten başka ne beklenirdi ki? Konu kapanınca o karanlık pencere de kapanmış, Leana da eski neşeli, şakacı, çılgın aşık rolüme döndüğümü hissedip rahatlamıştı. Ne gaflet!

Böyle, böyle kasım ayının ikinci haftasına kadar gelmiştik. Ve sonra, en mutlu gününde, biricik prensesimi o pizzacıda hayal kırıklığına uğratıp, çekip gitmiştim hayatından. Kendimi cezalandırırken onu ne kadar yaraladığımı, üzdüğümü, hayal kırıklığına uğrattığımı yeterince anlamadan, aldırmadan… Bir korkak gibi arkama bakmadan kaçmıştım hayatımın aşkından, kendimden, geçmişimden. Ve bunun pişmanlığı yıllarca yüreğimi dağlamış; fırtınada kaybolmuş bir garip tekne gibi, sürekli üzerimden aşan dalgalarla boğuşmaya, güvenli bir liman aramaya çalışmıştım.
 
 

* * *

 
 
Bir süre benden haber alamayınca ilk olarak Selin aramıştı Roma’dan. Tabii, nereden bilsin benim çoktan o uğursuz evi terk ettiğimi!

Dimitri de benim artık New York’a yerleştiğimi, bir irtibat adresi veremeyeceğini söylemiş. Palgrave’de işe kabul edilip, Brooklyn’de ucuz bir stüdyoya yerleşince, ona emanet ettiğim kutuları göndermesi için Dimitri’yi aramıştım. O da benden öğrendiği işyeri telefon numaramı Selin’e vermiş olmalıydı. Bir gün öğlene doğru ofisimde çalışırken telefonum çaldı.

Açtım, Selin’di arayan. Roma’dan, kaldığı yurttaki odasından arıyordu beni. O lanet 11 Kasım gecesi yaptığımız kısa konuşmanın üzerinden neredeyse dört ay geçmişti.

“Demek hayattasın” demişti sitemli bir sesle.

“Evet, idare ediyorum” diye cevap vermiştim.

“Yoksa ayrıldın mı Leana’dan” diye sordu açık açık.

“Ana fikir de bu değil miydi zaten” dedim telefonu kapatmadan önce, “istediğiniz oldu işte, daha ne yapmamı bekliyorsunuz?”

“Ben istemedim ki böyle olmasını” diye günah çıkarıyordu kendince, “hem sana zaten en başta söylememiş miydim!”

Ben de çat diye kapatmıştım suratına telefonu…

Çat… Çat… Çat…

 
 

* * *

 
 
Lisa’yı arayacak cesareti toplayabilmek için tam beş ay beklemiştim. Bir gece üç kadeh viskiyi üst üste yuvarladıktan sonra aramıştım onu. Konuşurken kelimeler ağzımda birbirine dolanıyordu. Anlamıştı sarhoş olduğumu.

“Beni aramaya başka türlü cesaret edemedin değil mi?” diye korkaklığımı suratıma vurdu. Ama sanırım içten içe anlıyordu neler çektiğimi. En azından telefonu kapatmadı yüzüme. Sabırla dinledi beni. Adını anamadan sordum prensesimi. Cevap vermiyor. Sessizliğinden anlamıştım onun da ne halde olduğunu. Daha sonra kendisini yine aramak istediğimi, nerede kalıp, nerede çalıştığımı da söylemiş ve telefon numaramı vermiştim eski dostuma.

Yıllar boyu sürüp gidecekti bu tek yönlü haberleşme. O beni hiçbir zaman aramadı zaten. Bir tek San Francisco’ya taşındığında, bir kez de kendine bir cep telefonu aldığında bu kuralı bozmuştu. Ben ise kendimle ne yapacağımı bilemediğim günlerde onu arar, hiç olmazsa sesini duyarak hafiften kabuk bağlayan yaralarımı iyileştirmeye çalışırdım.

Lisa tezini bitirip San Francisco’ya yerleştikten kısa bir süre sonra evlendi; bir kız, ardından bir erkek çocuk doğurdu. Bir şekilde yirmi yıl boyunca hep irtibatta olduk.

Hiç mektuplaşmadan, hiç mesajlaşmadan, hiç buluşmadan… Yalnızca bir kere, her telefon edişimde sorduğum o soruyu yanıtlamış, onun neler yaptığını değilse bile nerede olduğunu söylemişti bana.

“Boston’da” demişti, çok önemli bir sırrı paylaşırmış gibi. “Sen bir daha hiç dönmedin ya Boston’a. O da sen gittikten sonra hiç ayrılmadı Boston’dan… İki hiç işte…“

O birkaç sıradan kelime, bir tokat gibi şaklamıştı yüzümde.
 
 

* * *

 
 

Babamın beni aramasını beklemiyordum zaten.

Onu hayal kırıklığına uğrattığımı biliyordum. Ana kalbinin duyarlılığıyla evlat hasretine dayanamayan annem beni birkaç kere aramıştı. Donuk ses tonumdan, ağzımdan çıkan anlamsız sözlerden yorulmuş ya da oğlunun yuvaya döneceğinden umudunu kesmiş olsa gerek, uzun zamandır o da beni arayıp sormuyordu.

Belli aralıklarla Selin’le konuşmaya devam ediyoruz. Önemli haberleri bana o ulaştırıyor, bazen ufak tefek taleplerde bulunuyor. Bir keresinde nişanlısı Benjamen için bir Amerikan firmasıyla görüşüp aralarını bulmamı bile istemişti benden. İki kere New York’a gelmiş, ikinci gelişinde artık kocası olan Benjamen’le beni tanıştırmıştı. Birlikte medeni bir akşam yemeği yesek de adam düğünlerine bile gelmeyen kayınbiraderden pek de hoşnut olmadığını yeterince ilan etmişti bakışlarıyla. Evlendikten beş yıl sonra da bir kızları olmuştu. Roma’da moda ve tekstil okuyan Selin, kızı doğduktan sonra çalışmaya bir süre ara vermiş, sonra yeniden mesleğine geri dönmüştü.

Dayı olmuştum! İsmi var cismi yok, yabani bir dayı…

Tam olarak neydim ben Tanrı aşkına? Evlat değil, kardeş hiç değil… Torun, kayınbirader, dayı, hatta dost bile olamayan biri!

Sorumsuz, bağlantısız…

En çok da Giorgio dedemi kaybettiğimde sarsılmış, içten içe ağlamıştım. Daha on üç yaşımdayken bana o mahzende tattırdığı aile şarabının kokusunu hiçbir zaman unutamamıştım. En çok da Selin’in aktardığı o konuşma kırmıştı son direncimi. İyice yaşlandığı günlerin birinde, annemi arayıp benim nerede olduğumu sormuş dedem.

Geçmişte neler olup bittiğini unutmuş anlaşılan… Hatırlamıyor…

Annem de benim neden hâlâ New York’ta yaşadığımı etraflıca anlatınca, “Boşuna engel olmuşuz oğlana, değer miydi?” demiş.

Bir de eklemiş üstüne üstlük:

“Madem sırılsıklam aşıkmış, neden evlenmemiş o kızla kerata? Ben olsam kimseyi dinlemez, evlenirdim sevdiğimle. Nasıl olsa bir şekilde aralar bulunur, işler hallolurdu sonra …”

İşte buydu benim acıklı halim. Ne İsa’ya yaranabilmiştim ne de Musa’ya.

Sonuç olarak da kalakalmıştım yaralı yüreğimle tek başıma!
 
 

* * *

 
 
Uzunca bir süredir çalıştığım Palgrave Yayınevi’ndeki işimde başarılı oldukça daha önemli sorumluluklar yüklenmiş, daha çok çalışıp, daha çok kazanmaya başlayınca da Brooklyn’deki stüdyomu terk edip bizim 23. sokağa yakın Murray Hill’de kendime banka kredisiyle güzel bir daire satın almıştım.

Benim gibi meslek sahibi beyaz yakalıların tercih ettiği bu semt New York’un merkezinde aynı zamanda da kalabalıktan uzak sakin bir yerdeydi. Çar’ın zulmünden kaçıp Amerika’ya yerleşen ilk Rus kafileler buraya yerleşmişler bir asır önce. Bir süre sonra da Bolşeviklerin Kızıl Devrim’inden kaçan Beyaz Ruslar izlemiş onları.

Ben de içimdeki sıkıntıya, ruhumdaki yalnızlığa şifa olsun diye mi bilinmez, aynı mahalledeki Standard Jazz Club’a gidip, canlı müzik dineyip birkaç kadeh şarap içiyorum.

Babam olsa ne derdi şu acıklı halime acaba?

Hâlâ iki ayağını birden sağlam basamadın, bir o yana bir bu yana yalpalıyorsun, diye hesap mı sorardı benden, yoksa sarılıp kucaklar mıydı oğlunu?

Onca öfkeme rağmen bu ikinci ihtimali hayal etmekten kendimi alamıyorum…
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

7 Yorum

  • Cevapla Günay Aydın 21 Mayıs 2020 at 15:35

    Hayat, sen ne acımasızsın. Yok, sen değil, insanlar öyle… Dede Georgio’dan babaya, anneye, Selin’e kadar; herkes kendi hayallerinin, beklentilerinin ve memnuniyetini oldurmanın peşinde. Erol o sürecin bir nevi aracı. Sonra da yapsaydı, etseydi… Öyledir…
    Bu da sonuçtaki sorumluluktan sıyrılmanın masum görünen ama en hınzır yolu.
     
    Sonra da hayat….mış. Hadi canım… Hepiniz, hepimiz suçluyuz. Herşeyin de sorumlusuyuz. Haddimizi aşmak gibi bir gaflete saplanmış oldugumuz için…

    • Cevapla Hasan Saraç 21 Mayıs 2020 at 21:21

      İlginç ve haklı bir yorum yapmışsınız Günay Hanım, çok teşekkür ederim.
       
      Ne yapalım, bizim görevimiz de bu haksız, olumsuz davranış, yaşam biçimlerini ele almak ve fazla da yargılamadan anlatmak.
       
      İngilizce de “show, do not tell (explain)” diye bir kavram var yazarları eleştirirken kullanılan. Özetle olan biteni anlat, göster ama yargılama, anlatma, okur kendisi karar versin anlamında bir söz…
       
      Ne kadar becerebildim bilemiyorum ama benim amacım da buydu bu romanı yazarken. Elbette biraz da bilinmezlik olmalı ki okur yarıda bırakıp gitmesin. Ben de bu tarzı seviyorum genelde. Finalle ilgili bir fikir beliriyor zihnimde, ancak o finale nasıl varacağımı en ince ayrıntısına kadar planlamadan başlıyorum yazmaya. Böylece okurlar gibi ben de merak etmeye başlıyorum sonrasında neler olabilir diye…
       
      İllaki bir roman böyle yazılmalı diye bir iddiam yok elbette, bu tarz beni mutlu ediyor demem yeterlidir sanırım.
       
      Bu açıklamayı yapmama fırsat verdiğiniz için ayrıca teşekkür ederim. En iyi dileklerimle…

  • Cevapla Fatma Sümer 22 Mayıs 2020 at 08:17

    Biz saatlerin peşinden koşarken, bir ömür tükeniyor. Neye harcıyoruz bu zamanı? Hayallerimize mi? Sevdiklerimize mi? Özgürlüğümüze mi? Mutluluk ve mutsuzluk, boyun eğme veya özgürlük, gerçekleştirdiğimiz ya da kaybettiğimiz hayaller. İşte hayatın özeti.
     
    Bir insan hayatında birçok şey yaşayabilir. Merak ettiğim şu: Nasıl yaşadığımı, ne için yaşadığımı. (Nullus fatum est, quin nos fabricari)
     
    25 Mayıs’ı sabırsızlıkla bekliyorum.
     
    Tekrar okumak istersek bu sayfada yine bulabilirmiyiz.Yoksa belli bir süreden sonra dergiden siliniyor mu?
     
    Teşekkür ederim.

    • Cevapla Sen Ve Ben Online Dergi 22 Mayıs 2020 at 08:39

      Sevgili Fatma Hanım, ne zaman isterseniz yeniden okuyabilirsiniz. Hasan Bey’in yazar sayfasından (http://www.senveben.biz.tr/author/hasan-sarac/) ya da her sayfanın üst sağ köşesinde yer alan “Site İçi Arama..” bölümüne 13 Saat + 1 Ömür yazarak da ulaşabilirsiniz romana.
       
      Keyifli okumalar dileriz.

    • Cevapla Hasan Saraç 22 Mayıs 2020 at 16:17

      Açıklama için teşekkür ederim Sen ve Ben… :))

  • Cevapla Barış Savaş Tutar 22 Mayıs 2020 at 13:37

    Çok heyecanlı!!!
    Merakla bekliyorum gelecek bölümü!

    • Cevapla Hasan Saraç 22 Mayıs 2020 at 16:16

      12. bölümde biz başka romanımın içinde dolaşacağız kısa bir süre… 13 Saat’in hikâyesine uyumlu bir paylaşım olacak…
       
      (Neden böyle olduğunun açıklamasını yapacağım önsöz kısmında )
       
      Bu arada kilitler teker teker açılıyor… Sanırım finale oldukça yaklaşıyoruz…
       
      İlgi ve güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim Barış Bey

    Cevap Yaz