Roman

Çapraz Oyun | Bölüm 6

2 Temmuz 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 1
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 2
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 3
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 4
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 5
 
 

“Aklın terk ettiği fantezi, olmayacak canavarlar üretir; onunla birleştiği zaman ise, güzel sanatların ve romanların kaynağıdır.”

– Francis Goya

 
Psikoloji profesörü Mustafa Yılmaz iki günlük bir konferansa katılmak üzere Paris’e gitmektedir. Köln’e giden uçağın ekonomi sınıfında yolculuğa çıkar, uyandığında ise kendisini (başka bir bedenle) Paris’e inen uçağın Business Class koltuğundan otururken bulur.

Aynı gün, Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin gizemli patronu Kâmil Bey de uçakla seyahat etmektedir. Kâmil Bey de tıpkı Mustafa Hoca gibi büyük bir sürprizle karşılaşır… Farklı bir beden içinde uyanmıştır ve içinde bulunduğu uçak da Paris’e değil Köln Havaalanı’na inmiştir biraz önce!
 

Esas itibariyle kimlik kaybını irdeleyen psikolojik bir roman Çapraz Oyun.

Rüyaların ne anlama geldiğini araştıran psikologlar cüzdan, çanta gibi günlük hayatta bağımlı olduğumuz cisimlerin kimliğimizi temsil ettiğini vurgularlar. İşte iki roman kahramanımızın başına gelenler… Yanlarından hiç ayırmadıkları biricik çantaları dışarıdan aynı gibi görünse de içini açtıklarından farklı olduklarını keşfederler.

Yalnızca bedenlerini değil kimliklerini de kaybetmişlerdir…

Bir yandan gelişmeleri takip ederken bir yandan da bu iki çok farklı roman karakterinin yaşadıkları bu travmaya nasıl bir tepki verdiklerini analiz etmeye devam ediyoruz…

 
 

6. BÖLÜM

 
 

Mustafa Hoca’nın gizemli hayatı

Üniversitenin merkez binasından hocasıyla birlikte çıktılar. Dışarıdaki serin hava aniden yüzüne çarpmış, Yasemin’i bir anda kendine getirmişti. Neler oluyordu? Bugüne kadar hocası onu hiçbir zaman böyle baş başa yemeğe davet etmemişti. Hem de ummadığı kadar teklifsiz, adeta kayıtsız, biraz da manidar bir tavırla. Sanki Mustafa Hoca gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti.

Neredeyse altı yıldır onun öğrencisi sayılırdı. Aralarındaki ilişki her geçen gün biraz daha ivme kazanarak, kendi elleriyle döşedikleri engebeli bir yoldan, adını koymaya çekindikleri bir yere doğru hızla ilerliyorlardı. Eskiden haftada bir gün toplanırlar, çalışmaların üstünden giderlerdi. Son zamanlarda bu sayı önce haftada ikiye sonra dörde çıkmıştı.

Bir bakıma ne zaman görüşeceklerini Yasemin belirliyor gibiydi. Üniversitede olduğu her gün hocasının odasına uğramak için bir neden buluyordu bir şekilde. Bazen yeni doktora öğrencilerinin projeleri, bazen Yasemin’in doçentlik tezi, bazen yeni okudukları bir kitap…

Odasından içeri girdiği anda hocası elindeki işi bir kenara bırakıyor ve tüm dikkatini kendisine veriyordu. Her zaman saygılı, her zaman sevecen, her zaman bir hoca edasıyla… Oysa son zamanlarda birlikte geçirdikleri saatleri sarıp sarmalayan adı henüz konulmamış duygu yükü ikisini de çoktan esir almıştı. Her buluştuklarında tarifi imkânsız hoş bir hava yayılıyordu odaya. Her göz göze geldiklerinde sanki kaynağından fışkırıp sarp kayaların arasından çağıl çağıl akan berrak suların gönül çelen şırıltısı yankılanıyordu duvarlarda.

Geçmişte Yasemin’in hayatına pek çok erkek girmiş ama hiçbiri üç aydan fazla orada tutunmayı becerememişti. Belki de bunun sebebi kendisiydi. İlişkiler ilerledikçe içini bir huzursuzluk kemirmeye başlıyor, artık baş başa kaldıkları dakikalarda her erkeği baştan çıkartan dişiliğini ilk günlerdeki gibi özgürce sergileyemez, düşlerinde yanan ateşi bir türlü tatmin edemez oluyor, bir süre sonra da aniden kendisini geri çekiyor ve cazibesine kapılan zavallıları hiç acımadan ortada bırakıveriyordu.

Yeni tanıştığı erkeklerin bir gün kendilerini de tırmalayacak olan gizli pençeleri önceden fark etmeleri neredeyse imkânsızdı.

Zaten kendisinin bile vahşi pençelerinin ne denli güçlü olduğundan haberi yoktu. Nedenini dahi bilmeden, bir içgüdü patlamasıyla yavrusunu öldüren dişi kuşlar misali aniden hırçınlaşıyor, tek hamlede erkeğini hayatından kovuyordu. Bir türlü kontrol edemediği tuhaf ilişkiler girdabına bırakmıştı kendisini.

Öylesine…
Belki de istemeden…
Ne var ki tümüyle kendi iradesiyle…

Aradan üç dakika geçmemişti ki Mustafa Hoca ile bindikleri takside yan yana oturuyorlardı. Hem de daha önce hiç olmadıkları kadar birbirlerine yakın. Elleri birbirine bu kadar yakın olmamalıydı! Neredeyse beş, hadi bilemedin on santim ya var ya yok aralarında. Yasemin’e göre, ruhunun derinliklerinde parmakları çoktan kenetlenmişti birbirlerine. Taksi ilerliyordu ama o hiçbir şeyin farkında değildi. Sanki araba yerinden hiç kıpırdamıyor, onlar arka koltukta el ele tutuşmuş hayran hayran etrafı seyrediyorlardı. Sanki ışıltılı caddeler, kıvrak balerinler gibi yanlarından akıp gidiyordu. Belki de tüm Paris. Hayır, hayır… Paris’in değil kâinatın merkezine oturmuş, sanki “Büyük Patlama”nın yeniden doğuşunu seyrediyorlardı nefes nefese. Zaman durmuştu.

Kâmil ise, birinci yaşına gün sayan bebekler gibi yeniden yürümeye çalışıyordu. Hele arabaya binerken ve özellikle de inerken, ellerini, kollarını, koltuk değneklerini nereye koyacağını hâlâ kestiremiyor, tam anlamıyla eli ayağına dolaşıyordu.

Araç durduğunda taksi sürücüsü sabırsız gözlerle onları izlerken, elini çaresizce uzattı ve Yasemin’in eline, bileğine tutunup doğrulmaya çalıştı. Ancak sağ salim dışarıya çıkıp kendi başına ayakta kalmayı başardığında başka bir şey çekti dikkatini. Yasemin’in eli titriyor, nabzı koşup koşup avını son anda elinden kaçıran bir çitanınki kadar hızlı atıyordu. Kâmil bu gece kendi payına düşen rolün aralarındaki mesafeyi korumak olduğunu hemen anlamıştı.

Özetle uslu duracak, nereden başlayıp nereye gittiğini kestiremediği bu ilişkinin bir parçası olmayacaktı…

Bir an için etrafına bakındı. Türk dönerciler yine iş başındaydı. Meydanın karşısında cıvıl cıvıl turist kaynayan La Huchette Sokağı’nı Yunanlı tavernalara çoktan kaptırmışlar, geriye kalan köşelerde bir gayret tutunmaya çalışıyorlardı. Birden içi burkuldu. Acaba bir gün, sokağın bitimindeki o gizemli mahzende, Caveau de la Huchette Caz Kulübü’nde dans etmeye gidebilecek miydi eskiden olduğu gibi? Eski haliyle, gerçek kimliğiyle, sağlam bacaklarıyla…

Kâmil, Yasemin’den bu gece Mustafa Hoca’nın gelmişini, geçmişini, özel hayatının ayrıntılarını öğrenmek istiyordu. Chez Clément, Paris’in ünlü gurme restoranlarından biri sayılmazdı. Yine de üstünde iyi çalışılmış menüsü, zarif dekoru ve gürültü patırtı koparmayan müşteri profili ile bu gece ihtiyaç duyduğu özelliklere yeterince sahipti.

Kapıdan girişte hemen sola dönüp camlı bölmedeki masalardan birine oturdular. Böylece restoranın iç taraflarındaki romantik ortamdan, “baş başa, mum ışığında” havasından kurtulmuşlardı. Değneklerini bir yana bırakıp koltuğuna gömülünce biraz rahatladı Kâmil. Yanlarına gelen garsona iki kadeh şampanya ısmarladıktan sonra Yasemin’e döndü. Yemek seçimini Yasemin’e bırakarak onu rahat ettirmeyi planlıyordu ama iş şaraba gelince siparişleri daima kendisi verirdi.

Gözü şarap listesinin üst kısmındaki özel kavlara doğru kayarken birden hatırladı. Öyle ya, bu masada oturan kendisi değil Mustafa Hoca’ydı. Hani şu Roma’daki Roberto Sermonito’dan aldığı “beş bin dolarlık” siyah çantasından başka lüksü olmayan Mustafa Hoca. O kadar parayı deri bir çantaya neden harcardı ki sıradan bir üniversite hocası? Roberto bu koleksiyonu yalnızca pahalı aksesuarlardan hoşlanan özel müşterileri için tasarladığını ve her birini beş bin dolardan sattığını söylememiş miydi? Eski dostunun gözünü kırpmadan kendisine 5000 dolara sattığı çantayı Mustafa’ya “asıl fiyatı 3000 ama sen 1500 dolar da versen olur” dediğini nereden bilebilirdi ki…

O masada oturan işadamı Kâmil olmadığına göre sipariş edeceği şarapların fiyat limitlerini zorlamamalı ama damak tadının da keyfini kaçırmamalıydı.

Yasemin’i büsbütün saf dışı bırakmamak için beyaz şarap olarak Sancerre’i düşündüğünü söyledi. Sauvignon Blanc tercih edenleri hiçbir zaman utandırmazdı bu seçim. Ana yemek içinse bir kırmızı seçmeliydi, öyle değil mi? Côtes du Rhone ile Châteauneuf du Pape arasında gidip geliyordu tercihi. İkisinin de Fransa’nın güneyindeki Avignon bölgesinin gözde şaraplarından sayıldığını söyledi genç kadına. Belki de bu seçimi garsona bırakmalıydı.

Bu gece olabildiğince anlayışlı ve nazik bir erkek olmaya karar vermişti bir kere. Kendi koyduğu kurala uyacak, buna uygun davranacaktı. Yasemin ise biraz şaşkın, biraz çapkın, son derece keyifli, sessizce hocasını izliyordu oturduğu yerden.

“Hocam, Paris’i bu kadar iyi tanıdığınızdan bana bahsetmemiştiniz daha önce. Yoksa nereden bulacaktık bu güzel mekânı?”

Kâmil karşısında oturan berrak gözlü kadına baktı ve kendini toparlamaya çalıştı. Artık oyun başlıyordu!

“Aslında Paris’i o kadar da iyi tanıdığımı söyleyemem. Bir konferansa katılmak için buraya geldiğimde Fransız bir Profesör getirmişti beni bu restorana, yani oradan hatırlıyordum yerini…”

Falso vermemek için her an tetikte olmak, ayaküstü hikâyeler, bahaneler uydurmak kolay değildi ama bu vartayı da kazasız belasız atlatmıştı işte. Dağılan kafasını tekrar toparlayıp asıl konuya geçmeliydi artık.

“Neyse…” diye mütereddit bir giriş yaptı. Ardından, “Öncelikle benimle bu gece birlikte yemek yemeyi kabul ettiğin için teşekkür ederim” deyip derin bir soluk aldı. “Şimdi tuhaf gelebilecek ama önemli bir şey söylemek istiyorum sana. Daha doğrusu bir rica bu… Hani o ‘etkin iletişim’ türü atölyelerde bazen katılanların yüzlerine maske takarlar ya, ben de bu gece yüzüme bir maske takmak istiyorum senin yanında. Bilirsin, bazen insanlara, ‘olan bitenleri dışarıdan gözlemlemek istiyorsanız öncelikle başka bir kimliğe bürünüp kendinizi inceleyin, egolarınızın yargı merceklerinden değil, bambaşka bir açıdan yeniden değerlendirin’ falan deriz ya. İşte bu gece böyle bir şey denemek istiyorum. Bir oyun da diyebiliriz buna…”

Yasemin hocasını pürdikkat izliyor, gözlerini bir an bile ayırmıyordu onun yüzünden.

Ağzından çıkan kelimeleri adeta büyülenmiş bir çocuk gibi kıpırtısız dinliyordu. En iyisi hemen şimdi, henüz bu aşamadayken şu işi bitirmeliyim diye düşündü Kâmil.

“İçinden bu nasıl bir oyun böyle dediğini duyar gibiyim Yasemin. En iyisi şöyle açıklayayım ne demek istediğimi… Sanki seninle ilk kez bu akşam kokteylde karşılaşmış olduğumuzu düşün bir an için. Ve seni akşam yemeğine davet etmişim ama birbirimizi pek de tanımıyoruz. Ben de şimdi senin hakkında bir şeyler soracağım. Anlaştık mı?”

Yasemin, daha en baştan bir şeylerin çok farklı geliştiğini hissediyordu. Bu aslında illaki bir şeylerin ters gittiği anlamına gelmiyordu. Mustafa Hocası belki ilk kez onun gözlerinin içine bakmaya başlamış, onunla bir öğrencisi gibi konuşmaktan vazgeçmişti. Ancak bu değişikliğin nereden gelip nereye gittiği hakkında en ufak bir fikri yoktu.

O anda kararını verdi.
Bu güzel geceyi berbat etmeyecekti!

Oturduğu masayı, çevresindeki romantik atmosferi, dışarda, kaldırımlarda el ele, kol kola dolaşan âşıkları, karşısında oturan adamı, Paris’i, nefes aldığı her ânı, her şeyi seviyordu o anda. Yaşadığı mutluluğu heba etmeye de niyeti yoktu hiç. Hem de bu kadar uzun zamandır hayal ettiği birlikteliği avuçlarının içinde hissederken…

“İşin doğrusu, ne demek istediğinizi tam olarak kavrayamadım hocam. Belki yabancı bir ortamda olmanın kafa karışıklığı, belki de bu seyahatin daha ilk dakikalarından itibaren yaşadığım heyecan. Siz benim kusuruma bakmayın, olur mu? Ama ne olursa olsun, şuna bütün kalbimle inanıyorum ki yapmak istediklerinizin mutlaka makul bir nedeni vardır. Madem öyle uygun gördünüz, siz sorun, ben de cevaplamaya çalışayım.”

Genç kadın bir an için duraklayıp kadehini dudaklarına götürdü. İnce kristal kadehte servis edilmiş buz gibi şampanyanın bu kadar leziz bir içimi olduğunu daha önce neden fark etmediğini düşünüyordu o sırada. Kâmil ise, bir an için karşısında oturan genç kadının dudaklarının kadehe değdiği ânı yakaladığını ve gözlerini oradan ayıramadığını fark etti. Şampanyayla buluşan o nemli dudaklar öylesine baştan çıkartıcıydı ki!

Hayır diyordu içinden bir ses, işine odaklan…

Hayat memat meselesi bu… Hani kendisine söz vermişti? Sözünü tutacak, şehvetli dişi kuşların dayanılmaz cazibesinden uzak duracaktı!

O anda tuhaf bir şey oldu. Kâmil ani bir dürtüyle ellerini masanın altına götürüp, o zayıf kaslı güçsüz sol bacağını sıktı var gücüyle. Sanki kötü bir rüyadan uyanmak istercesine… Bir kez daha, bir kez daha bütün parmaklarını bacaklarına geçirdi.

Bunu neden yapıyordu acaba? Tuhaf bir refleks, diye mırıldandı kendi kendine, uykusuzluktan olmalı…

İşte, masada oturmuş karşısındaki kadınla konuşmaya devam ediyordu. Bir rüya görüyor olduğunu hayal etti bir süre, boşuna… En iyisi öncelikle bir kalamar salatası ısmarlamak diye düşündü. Böyle aç karnına oturmaya devam ederse kafası iyice bulanabilir, bir sonraki sabah nerede uyanacağını kendisi bile kontrol edemeyebilirdi.

“Bak Yasemin, istersen şöyle yapalım. En başından başlayarak bana hayat hikâyeni anlatmaya başlayacaksın. Ben de seni sanki ilk kez tanıyormuş gibi dinleyeceğim. Yavaş yavaş yol alacağız. Nasıl olsa vaktimiz çok. Ne dersin?”

O sırada şampanya kadehleri boşalmış, garson beyaz şaraplarını bardaklara doldurmuştu bile. En azından ona uygun bir şeyler yemeliyim diye düşündü Yasemin ve elindeki menüyü uzun uzadıya inceledikten sonra bir somon tabağında karar kıldı.

“Tamam, hocam… Nasıl isterseniz… Zaten benim Bursalı olduğumu biliyorsunuz.”

“Hayır Yasemin, belki Profesör Mustafa Yılmaz biliyordur. Ancak, biraz önce sana söylediğim gibi, ben bambaşka bir adam rolünü oynuyorum şu anda. Yoksa unuttun mu? Mümkünse yeniden, en baştan başla. Hiçbir şey bilmiyormuşum gibi davran lütfen… Seni yeni baştan tanımak istediğimi düşün mesela… Mümkün mü? Benimle bu oyunu oynayabilecek misin?”

Oynayacakları oyunun kurallarını çözmeye başlamıştı genç kız.

“Tamam hocam, şimdi daha iyi anladım ne yapmak istediğinizi. Önce şu lezzetli şaraptan bir yudum alayım… Hmmm… Evet, şimdi sil baştan. Hani o film setlerinde derler ya, sahne üç, çekim altı, kayıt, motor, başla diye… Ben de öyle yapacağım.”

Alnına düşen bir tutam saçı eliyle geriye attıktan sonra, sanki bir oyuncuymuş da sahnede rol yapıyormuş gibi anlatmaya koyuldu.

“Mustafa Bey. Madem merak ettiniz, hemen anlatayım: Ben Bursa’nın Çekirge semtinde doğmuşum. Ailenin tek çocuğuydum. Annem ilkokul öğretmeniydi, babam da otomotiv parçaları üreten bir fabrikada çalışıyordu. Meslek lisesi mezunu tecrübeli bir teknisyenmiş. Bölüm şefi onu beğenmiş, üretim bandından alıp kısım şefi yapmış. Emine Teyzem de bize çok yakın otururdu. Çocukluğum iki evde birden geçti sayılır. Sabahları annem okula giderken beni ablasına bırakır, dönüşte de uğrayıp alırdı. Kimi zaman akşam yemeğimizi de teyzemde yerdik hep birlikte…”

Bu anlattıklarını “maskeli” hocasının, sanki çok önemli bir deney yapmakta olan bir araştırmacının dikkatiyle dinlediğini görünce sözlerine kaldığı yerden devam etti.

“Sonra ilkokula başladım. Her şey yolunda gidiyordu. Babam da işinden memnundu. Artık durumumuz düzeldi diyerek elden düşme bir araba bile almıştı. Hafta sonları teyzemi de alır, çevrede dolaşırdık yeni arabamızla. En hoşuma giden şey de İnegöl’e gidip köfte yemekti. Ama… Bir gün, galiba bir cumartesiydi, annemle babam Gemlik’te oturan bir ahbaplarına gitmişlerdi. Akşamüstü çok yağmur yağmış. Dönüşte…”

Yasemin o ana kadar gayet güzel oynuyordu kendine düşen rolü.

Birden frenleri boşaldı. O akşamın büyüsü, içinde kabaran değişik duygular ve yıllar önce derinlere gömdüğü hatıraların acısı bir anda dışarı taşmıştı. İşin kötüsü, daha önce hocasının önünde hiç böyle ağlamamıştı.

Utanmıştı. Ama gözyaşları ne zaman ne yapacaklarını sormazdı ki hiç kimseye. Yanaklarından süzülen damlaları peçetesiyle sildi, başını öne eğdi ve toparlanmaya çalıştı. Kâmil ise belki de Yasemin’in ses tonundan veya anlatım tarzından, ailesini epey önce kaybetmiş olduğunu hissetmişti. Yine de bu finali beklemiyordu. Bir an için pişman oldu. Acaba bu işlere kalkışacağına oteline dönüp yatsaydı, bir gün sonra da ilk uçağa atlayıp İstanbul’a dönseydi daha iyi olmaz mıydı? Yemeğin de tadını kaçırdım, diye geçirdi içinden.

“Yasemin, seni daha fazla üzmek istemiyorum. İstersen burada bırakalım.”

Bu defa Yasemin itiraz etti.

“Yoo, hayır. Madem ki yola çıktık devam etmek istiyorum. Tabii hâlâ bir dinleyicim varsa.”

Kâmil’in de bu fırsatı kaçırmaya niyeti yoktu. “Madem öyle diyorsun, bence de devam edelim. Daha merak ettiğim o kadar çok şey var ki!”

“Peki öyleyse… Nerede kalmıştık? Evet, neticede beni Emine Teyzem yanına aldı. Annemlerin evini de kiraya verdik. Zaten teyzemin de geçmişten kalan bir birikimi vardı. Bu kira paralarını beni üniversitede okutmak için biriktirdiğini söylerdi. Teyze-yeğen ilişkisinden çok öte bir bağ vardı aramızda. Hatta bir süre sonra ona Emine Anne demeye başlamıştım. Bir yerde beni hayata o hazırladı. Dertlerimle o ilgilendi, beni yetiştirdi. Artık yetmişini geçmiş olmalı. Sağlığı yerinde sayılır. Tabii, eskisi gibi sık sık görüşemiyoruz ama onu hemen her gün telefonla arar, ayda bir de ziyaretine giderim. Kaç kere İstanbul’a, yanıma çağırdım ama evini asla terk etmiyor nedense. Hatta evinden hemen hemen hiç çıkmıyor desem daha doğru olur.”

“Emine Teyzenin senin için çok önemli olduğunu anlıyorum. Peki, nasıl biri o? Ailesi nereden gelmiş? Başka kardeşleri yok muydu?”

“Hayır, Emine Annem sanki kimsesiz gibidir. Annesiyle babası Uludağ yamaçlarındaki köylerden birinde yaşarmış. Teyzem, genç yaşta Çekirge’ye yerleşmiş. Geçmişinden hiç kimseye bahsetmezdi. Çok ketumdur. Birkaç kere sordum, hiçbir şey anlatmadı bana. Bir keresinde evde küçük bir kutunun içinde bir evlilik fotoğrafı buldum. Hiç bilmiyordum. Meğerse gençliğinde o da bir kere evlenmiş ama bana hiç bahsetmemişti kocasından. Sorduğumda gözleri daldı gitti. Evet, yirmili yaşlarda köyünden âşık olduğu bir genç adamla evlenmiş ama daha üstünden üç ay geçmeden kocasını bir maden kazasında, talihsiz bir grizu patlamasında kaybetmiş. Kaza nedeniyle ödenen tazminatı da banka hesabına yatırmış. İşte o günden beri evine kapanmış. Akrabalarıyla da ilişkisini kesmiş. Bir tek küçük kız kardeşiyle görüşürdü. En sonunda biz birbirimize kaldık, işte böyle.”

“Peki, ya sonra? İstanbul’a nasıl geldin? Eğitimin falan?”

“Hocam, zaten sonrasını siz de biliyorsunuz işte. Boğaziçi, Bilgi Üniversitesi, o kadar.”

Kâmil ısrar etmeyi sürdürdü.

“Yoo, hayır. Anlaşmamız öyle değildi. Unutma, ben hiçbir şey bilmiyorum. Lütfen kaldığın yerden devam et.”

Yasemin güldü.

“Peki, madem öyle istiyorsunuz, öyle olsun.”

“Ama yemeğini de yiyeceksin” dedi Kâmil, buyurgan bir tavırla. Sonra hemen toparlanıp Mustafa Hoca moduna geçmeye çalıştı.

“Oyun oynayalım derken aç kalırsan üzülürüm doğrusu.”

Bu ani geçişlerin farkına varmayan genç kadın, uysal bir gülümsemeyle, önüne az önce konan tabaktan bir parça somon alıp, yeniden anlatmaya başladı.

“Lise yıllarında çok başarılı bir öğrenciydim. Üniversite giriş imtihanlarında Boğaziçi’nin Psikoloji bölümünü kazanınca Emine Teyzemle oturduk, konuştuk. O beni okulumu bitirinceye kadar okutmaya söz vermişti zaten. Sonrasında hayatıma kendim bir yön verecektim. Okuldayken kızlar yurdunda kaldım. Tatillerde ise hep teyzemin yanına giderdim. O da benimle ilgilenir, neler okudum, kimlerle tanıştım, her şeyi sorup soruştururdu. Boğaziçi bitince Bilgi Üniversitesi’ne geçtim ve doktora programında çok değerli bir hocanın öğrencisi oldum.”

Oyunu hakkıyla oynamaya çalışırken biraz muzip biraz mahcup bir bakış fırlattı hocasına. Ama yüzünün dalga dalga kızarmasına engel olamamıştı. Gözlerini indirip telaşla devam etti sözüne:

“Şimdi de asistan olarak Bilgi Üniversitesi’nde çalışıyor bir yandan da doçentlik tezimi hazırlıyorum.”

“Anlıyorum. Biraz önce teyzenin seni üniversite yıllarında desteklediğinden bahsetmiştin, peki sonrasında nasıl geçindin tek başına?”

Bu soruyu sormasıyla birlikte Yasemin’in rengi soluverdi bir anda, sonra da bir kez daha kızardı. Yanlış bir soru, diye geçirdi içinden Kâmil. Ama artık ok yaydan çıkmıştı bir kere.

“Affedersin Yasemin, eğer özel bir soru sorduysam kusuruma bakma, sadece merak etmiştim.”

“Ahh hocam, ne diyeceğimi şaşırdım kaldım. Bana dört yıldır burs veriyorsunuz ya, şimdi bunu da unutmuş gibi yapmayın lütfen.”

Lanet olsun! Bu sefer tekneyi fena halde kayaya toslamıştı Kâmil.

Hemen bir çözüm bulması gerekiyordu. Zaman kazanmak için önündeki tabaktan ufak bir lokma aldı, onu çiğniyormuş gibi yaparken beynindeki gri hücreler de fazla mesai yapıyordu.

“Çok haklısın, Yasemin. Özür dilerim… Biliyorum, bu son soru biraz şaşırttı, üzdü seni ama bu da oyunun bir parçasıydı… Nedenini şu anda açıklayamam. Söz veriyorum, en kısa zamanda sana her şeyi anlatacağım. Lütfen güven bana.”

Yasemin’in aklı karışmıştı. Ama ne olursa olsun hocasına güveniyordu. En iyisi yemeğe odaklanmak diye düşündü. Somon tabağındaki en son parçayı da ağzına atıp beyaz şarabından bir yudum aldı. Birden şarabı neredeyse bitirdiklerini fark etti. Zaman ne kadar da hızlı geçiyordu!

“Peki, doktora çalışmaların hakkında ne düşünüyordu teyzen?”

Kâmil’in ilgisini bu detaylar çekmiyordu elbette. Oyunu biraz daha sürdürüp, eninde sonunda konuyu Mustafa Hoca’ya getirmenin fırsatını kolluyordu kendince… Tabii, eğer oraya gelinceye kadar biraz önceki gibi akla ziyan potlar kırmazsa…

“Aslına bakarsanız bu sorunun ilginç bir cevabı var çünkü başlangıçta doktora yapmamı istemiyordu teyzem” dedi Yasemin.

“Bir hocamdan burs alıyor olmamdan da pek hoşnut değildi… Sonra çok tuhaf bir şey oldu. Dün gibi aklımda, bir yaz tatilinde elimde kitaplarla eve dönmüştüm. O kitaplara uzaktan bakarken sizin eserinize gözü ilişmiş, meraklanmış. O gece birlikte yemek yiyorduk karşılıklı, sizin kim olduğunuzu sordu bana…”

Kâmil kulak kesilmişti.

“Kitabın arka kapağındaki fotoğrafınızı görmüş olmalı. Ben de o kitabın yazarının aslında siz olduğunuzu, yani bana burs veren kişi olduğunuzu söyledim. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı bir süre, sanki doğru mu, yanlış mı duyduğundan emin değilmiş gibi… Uzunca bir süre öylece kalakaldı oturduğu yerde, hiçbir tepki vermeden… Sonra da başını öne eğip iki elinin arasına aldı ve usul usul ağlamaya başladı… Onu hiçbir şeyden kolay kolay etkilenmeyen, öylesine güçlü biri olarak tanımıştım ki ne diyeceğimi bilemedim” diye devam etti Yasemin.

“Sonra bana, ‘Şu Allah’ın işine bak, görüyor musun, ne yüce gönüllü insanlar var şu dünyada… Demek ki bazı şeyler mümkün olabiliyormuş’ dedi.”

O anları hatırlamak, sonra da anlatmak yormuştu Yasemin’i. Oturduğu yerde bir süre sessiz kaldı, sonra derin bir nefes aldı ve gözlerini Kâmil’in gözlerine dikip sordu.

“Peki hocam, gördünüz ya, ben sözümü tuttum. Şimdi de sıra sizde… Ya siz bana neler anlatacaksınız?”
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 2 Temmuz 2020 at 18:19

    Mustafa hoca şanslı. Yıllar sonra, birden sapasağlam olmanın mutluluğu ve engin bilgisi, psikolojik deneyimi ile rahat halledecek de Kamil Beyin işi çok zor bence. Bacaklarındaki problem bir taraftan, bilimsel söyleşiler bir taraftan, bir de aşık bir kadın.
     
    Merak ve heyecanla pazartesi gününü beklemek, bizim payımıza düşen.
     
    Çok güzel ve sürükleyici.

    • Cevapla Hasan Saraç 2 Temmuz 2020 at 21:40

      Benim için çok güzel bir özet yapmışsınız. Çok teşekkür ederim…
       
      Bence siz yine de Kamil Bey’i hafife almayın derim.
       
      Pazartesi, 7. bölümde pek çok yeni kapı açılacak okurlarımız için. Gizli saklı sırlar su yüzüne çıkmaya başlayabilir.
       
      Tabii bunların hepsi bir varsayım… Kutuyu açmadan içini görmek zordur genelde.
       
      Çok teşekkürler Nimet Hanım, yeniden görüşmek dileğiyle…
       
      HS

    Cevap Yaz