Roman

Çapraz Oyun | Bölüm 8

9 Temmuz 2020

Yazı: 13 Saat + 1 Ömür | Bölüm 3 | Yazan: Hasan Saraç

 

Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 1
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 2
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 3
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 4
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 5
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 6
Çapraz Oyun 👉🏻 Bölüm 7
 
 

“İnsanoğlunun tüm eserlerinin kaynağı yaratıcı fantezilerdir. O halde hayal gücünü hor görmeye ne hakkımız var?”

– Carl Gustav Jung

 
Psikoloji profesörü Mustafa Yılmaz iki günlük bir konferansa katılmak üzere Paris’e gitmektedir. Köln’e giden uçağın ekonomi sınıfında yolculuğa çıkar, uyandığında ise kendisini (başka bir bedenle) Paris’e inen uçağın Business Class koltuğundan otururken bulur.

Aynı gün, Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin gizemli patronu Kâmil Bey de uçakla seyahat etmektedir. Kâmil Bey de tıpkı Mustafa Hoca gibi büyük bir sürprizle karşılaşır… Farklı bir beden içinde uyanmıştır ve içinde bulunduğu uçak da Paris’e değil Köln Havaalanına inmiştir biraz önce!

Öncelikle kimlik kaybını irdeleyen psikolojik bir roman Çapraz Oyun.

Rüyaların ne anlama geldiğini araştıran psikologlar cüzdan, çanta gibi günlük hayatta bağımlı olduğumuz cisimlerin kimliğimizi temsil ettiğini vurgular. İşte iki roman kahramanımızın başına gelenler… Yanlarından hiç ayırmadıkları biricik çantaları dışarıdan aynı gibi görünse de içini açtıklarından farklı olduğunu görüp bir darbe daha yiyorlar.

Kimliklerini kaybetmenin şokunu atlatamadan içgüdülerinin yönlendirmesiyle birtakım hamleler yapan kahramanlarımız şimdi de tek başlarına bir durum muhakemesi yapma ve nasıl davranmaları gerektiğini düşünmek zorundalar.
 
 

8. BÖLÜM

 
 

Köln’deki İlk Gece

Mustafa Hoca otele döndüğünde içinde giderek büyüyen boşluğu çok daha yoğun hissetmeye başlamıştı.

Vücuduna saplanan kurşunu çatışma sırasında fark etmeyen askerin yarası soğurken çektiği derin acıya benzer bir duyguydu bu. Artık yerine getirilmesi gereken görev bitmiş, oynanacak rol de kalmamıştı.

Tek başınaydı ama kendisini hiç de cesur hissetmiyordu. Hiç tanımadığı bir adamın bedenine, kendisine ait olmayan bu sanal hayata daha ne kadar tahammül edebilirdi? Şu anda peşinden koşturan kimse de yoktu. Ne atması gereken acil bir adım, ne söylenmesi gereken bir söz.

Yalnızca bir boşluk
Çaresizlik
Karanlıkta yolunu kaybetmiş bir ruh…

Tipik bir Kübler-Ross Keder Döngüsü diye düşündü Mustafa, kendi tanısını kendi koyan doktorlar gibi. Her büyük değişim bir travma yaratır. Her travma da kendi sonuçlarını… Ünlü psikolog Elizabeth Kübler-Ross’un ölüm kaygısını yaşayan hastalarla yıllarca süren beraberliğinden damıttığı bulgular, o duyguların belirlediği çerçevede aşama aşama yaşanan değişimler, iniş çıkışlar, hayatla pazarlıklar, iç hesaplaşmalar…

Travmatik değişim vuku bulduğunda yaşanan ani şokla başlar bu uzun ve yıpratıcı süreç.

İçinde bulunduğu durumu asla kabullenememe halleri…

‘Hadi canım, olur mu hiç’ tepkileri…

‘Hele bana, benim başıma asla gelmez böyle şeyler’ kabadayılıkları…

Olan biteni görmezden gelme, bir türlü içselleştirememe…

Ardından ikinci süreç başlar. Hiç tükenmeyen öfke nöbetleri…

Haklı haksız çatacak birilerini arama, bir suçlu bulma ya da yaratma gayretleri… Vücut yorulup, ruh pes edene kadar süren öfke halleri…

Öfke yerini pişmanlığa bıraktığında, son bir çırpınışla başlayan pazarlıklar, yani üçüncü evre.

Doktorlarla, karşı cinslerle, avukatlarla, eş dostla, alacaklılarla sürdürülen pazarlıklar…

‘Peki, madem öyle diyorsun, bari şöyle olsun’ muhabbetleri, yakarışları.

O karakterin direncine bağlı olarak çok uzun da sürebilir bu pazarlıklar ya da hemen pes edilip dördüncü aşamaya geçilir bir anda.

Sondan bir önceki durak. Dördüncü evre.

En nihayet, kişilerin ruh ve inanç yapısına ve hayata bakış açılarına göre değişiklik gösteren ağır bir depresyon süreci. Bazen doktor gözetiminde antidepresan ilaçlarla ya da doğal bitkilerle… Hiç olmadı Tanrı’ya son yakarışlar, dualar, günah çıkartma ayinleri… En kötüsü de çareyi içkide, çok daha beteri uyuşturucularda arama gafletleri…

Ve nihayet kaçınılmaz son aşama.

Kabulleniş! Kabulleniş bir nevi kurtuluştur aslında. Kadere boyun eğmenin dayanılmaz hafifliği… Başa gelenleri olduğu gibi kabul etme ve kendini hayatın akışına -ya da ölümün kucağına- bırakma hali…

Mustafa Hoca ölüm kaygısı kadar şiddetli olmasa da işini, evini, yurdunu, güvenliğini kaybetme ya da eşinden/sevgilisinden ayrılma gibi duygusal olayların, hatta evinden taşınma, tatile çıkma gibi oldukça sığ olarak nitelendirilebilecek değişimlerin bile insanlarda stres yarattığını elbette biliyordu. Ama ya hiç beklenmedik, duyulmadık, görülmedik, hatta insanlığın var olduğu günden bu yana hayal bile edilmedik bir şey gelecek olursa insanın başına? Ya bir anda hem kimliğini hem bedenini, hepsini birden aynı anda kaybedecek olursan?!

Aşağı yukarı sekiz Richter şiddetinde bir depremin yaratacağı o cehennemi sarsıntıyı hissediyordu Mustafa Yılmaz. Zihninde, ruhunun derinliklerinde, vücudunun tüm hücrelerinde… Hem de senelerdir düşlerinde bu fantastik oluşumu bir şekilde yaşamış olmasına rağmen. Bilinciyle değilse bile bilinçaltıyla, bir türlü peşini bırakmayan rüyalarıyla, bu tür bir şoka hazırlanmış olmasına rağmen… Üstüne üstlük, bir psikolog olarak düşüncelerini ve davranışlarını kontrol edebilecek donanıma sahip olmasına rağmen…

Yalnızca kimliğini kaybetmek bile yeterince ağır bir travma değil midir?

Çok zengin bir insanken tüm varlığını bir anda kaybedenler… Herkesin hayranlığını kazanmış bir liderken tüm saygınlığını bir anda yitirenler… Herkesin peşinde koştuğu bir sanatçı iken birdenbire unutulup gidenler… Hayatta en çok sevdiği kişinin, kişilerin, korkunç bir kazaya kurban giderek bir anda elinden kayıp gittiğini görenler… Hayatının aşkından ayrılmanın ağır gönül yarası… İhanete uğramanın tariflere sığmayan ruh hali… Hakkında yalan yanlış suçlamalar yapıldığı halde masumiyetini savunamamanın derin acısı…

Çoğu insan böyle bir travmanın üstesinden gelemez, hayattan erken emekli eder kendini. Küskün ve bedbaht, adım adım çevresinden, hatta kendisinden uzaklaşır. Kimi intihar eder, kimi intihar etmişten beter olur.

Bu denli sarsıcı bir değişime, yani hem ruhunu hem de bedenini bir anda yitirmek gibi akla ziyan bir duruma hangi fani hazırlıklı olabilir? Diyelim ki o fani ünlü bir işadamı… Tepkisi nasıl olurdu acaba? Çok mu öfkelenirdi? Yoksa çaresizlik içinde kıvranıp kendisini acındırmaya mı çalışırdı? Yaşadığı şokun etkisiyle kilitlenip kalır mıydı olduğu yerde? Yoksa tam tersi olur, kaderine boyun eğmeyip savaşmaya mı karar verirdi yel değirmenleriyle?

Büyüteci yeniden kendi üzerine çevirdi Mustafa Hoca.

Ya bu tuhaf rüya hiç bitmeyen bir kâbusa dönüşecek olursa, o zaman ne yapacaktı? Yeni edindiği pasaportunda beş yıllık bir Schengen vizesi duruyordu elbet ama gidecek bir yeri kalmamıştı ki artık. Sahi, Kâmil’in evi neredeydi acaba? İstanbul’un hangi ünlü konaklar sitesinde? Yoksa Boğaz’a nazır bir yalı mıydı? Evli miydi Kâmil? Çocukları var mıydı? Ya anası, babası, kardeşleri?

Medyadan gözüne çarptığı kadarıyla hayli varlıklı ve tanınmış bir işadamı olmasının dışında, elinde tuttuğu iki gün sonrasına ait Köln-İstanbul uçak biletinden gayri nesi vardı elinde, şu anda? Peki, ya İstanbul’a gittiğinde neler olacaktı? Kendisini karşılamaya gelen sürücüyü nasıl tanıyacaktı? Arka koltuğa şöyle bir yayılıp, Köln’de yaptığı gibi “Söyle bakalım, bugünün programında neler var?” diyerek işin içinden sıyrılabilecek miydi?

Mustafa elinden geldiği kadar sakin olmaya gayret ediyor, olası seçenekleri teker teker gözden geçiriyordu. Örneğin, Yasemin’e bir e-posta atarak uzun süreliğine bir yolculuğa çıktığını söyleyebilirdi. Dekana da bir mektup yazar, aniden ortaya çıkan bir sağlık sorunu nedeniyle izinli sayılmasını rica ederdi. Bunun dışında, derdini paylaşabileceği bir kedisi bile yoktu ne yazık ki. Apartmanın kapıcısını arar, üşüttüğü için sesinin kalın çıktığını söylerdi, Mustafa olduğunu ispat etmek için de adamın geçen ay ondan yemin billah bir haftada geri ödeyeceğim diyerek aldığı 150 lira borcu affettiğini müjdeleyebilirdi. Burada işlerinin uzadığını, evine artık gazete bırakılmamasını, haftada bir temizliğe gelen Sultan Hanım’ı haberdar etmesini de söyledi mi herkesle ve her şeyle var olduğunu sandığı ilişkileri geçici olarak, en azından daha ileri bir tarihte yayınlanacak yeni bir bildiriye kadar askıya alabilirdi.

Kâmil Yalçın’ın hayatı ve olası sorunları şüphesiz çok daha karmaşıktı.

Ne yazık ki, bu konuda neler yapması gerektiği hakkında en ufak bir fikri yoktu Mustafa’nın. Öylesine bir oyun oynamış, bir firmayı ziyaret etmişti. Daha doğrusu Kâmil’in yerine geçip bir nevi elçisi ya da sözcüsü olmuştu. Peki, ya sonra? Şu anda Paris’te olduğunu sandığı kendine ait bedeni düşündü. Kimin ruhu vardı içinde? Yoksa çift kişilikli mi olmuştu? Acaba onu, yani Mustafa’yı, yani bir zamanlar kendisine ait olan o defolu bedeni arayıp bulmalı mıydı? O beden hâlâ duruyor muydu bir yerlerde?

Peki Ya Yasemin?

Telefonda ya da yüz yüze geldiklerinde ona ne diyecekti, olan bitenleri nasıl açıklayacaktı?

Acaba kendi bedenini kullanan her kimse, yani öyle biri varsa, onunla iletişime mi geçseydi? Öyle ya, eğer onun başına da tuhaf şeyler gelmişse sorunlarına birlikte bir çözüm yolu aramaları daha doğru olmaz mıydı?

Çok derinlerden gelen bir uğultu… Bilinmezliğin bağrından kopup gelen, onu tek hamlede kıskıvrak köşeye sıkıştıran tekinsiz uğultu… Düşündükçe dibe batıyordu sanki… Eğer görev icabı Köln’e kendisi gelmiş olsaydı, o zaman da böyle ilginç bir performans ortaya koyabilir miydi acaba? Yoksa yeni kuşandığı kimlik ve beden, o bedenin içinde yıllarca var olmuş gizli kuvvet mi kendisine o pervasız tavrı benimsetmiş, o cesurca sözleri söyletmişti? Bir akademisyen olarak düşlemeyi dahi cesaret edemeyeceği bir rahatlıkla, o güne kadar hiç tanımadığı birine, büyük bir şirketin en yetkili adamına rahatça blöf yapma gücünü damarlarında hissetmiş olmasının kaynağı o bedenin eski sahibine ait olabilir miydi? Yoksa iki bacağı da sapasağlam bir vücut mu vermişti kendisine bu beklenmedik gücü, özgüveni?

Louis Stevenson’un 1866 yılında yayınlanan Dr. Jekyll ve Mr. Hyde adlı fantastik romanını hatırladı birden.

Belki de bugüne kadar varlığından haberdar olmadığı ikinci bir kişilik taşıyordu yaralı bedeninde. Kim bilir, belki de hiç tanışmadığı atalarından kendisine miras kalan genler tetiklemişti bu duruşunu… Ruhunun derinliklerinde filizlenmeyi bekleyen bambaşka özellikler, kendine yabancı gelen dürtüler, olmadık hayaller…

Yorgundu.
Açtı.
Artık bir yemek yemeliydi.

Daha önce Köln’e hiç gelmemişti.

Zaten mesleki bir toplantı ya da bir mecburiyet olmadığı sürece hiçbir yere gitmezdi Mustafa Hoca. Oldum olası yolculuk etmekten hoşlanmazdı. Hem çok yoruluyordu hem de o sevimsiz vize işleriyle uğraşmak ağırına gidiyordu. Eh, sosyalleşmekten zevk aldığı da söylenemezdi zaten. Özetle yalnızlığını seviyordu Mustafa Hoca. Dünya çapında ünlü bir meslektaşı, adını hep saygı ve hayranlıkla andığı James Hillman, şöyle diyordu bir eserinde:

“Yalnızlık duygusuna yakından baktığımızda, daha doğrusu onu yakından ‘hissettiğimizde’, birkaç öğeden oluştuğunu keşfederiz: Nostalji, hüzün, suskunluk ve şimdi burada olmayan ‘başka bir şeyi’ özleyen bir hayal gücü.”

İnsanların herhangi bir nedenle bir araya geldiği yapay ortamlarda yapılan zoraki espriler; bir işlevi olmayan, yalnızca anlatanların ilginç bulduğu sıkıcı hikâyeler; işlevsiz dedikodular; her şeyi bildiğini sananların bir bilge edasıyla sıktıkları palavralar…

Onları dinlemektense yeni bir kitabı okumaya başlamak Mustafa’ya çok daha iyi gelirdi. Zira ya okuyacağı kitabın içeriğine aşina olurdu ya da yazarına. Hangi kitabı okuyacağına zaten kendisi karar vermiyor muydu? Bütün bunlara rağmen ilgisini satırlar üzerinde yeterince sabitleyemiyorsa, o zaman da tek yapması gereken kitabın kapağını kapatıvermekti.

Özgürlükler dünyasına hoş geldiniz.

Bazı durumlarda, örneğin işi bittiği halde bir süre daha yabancı bir şehirde kalması gerektiğinde yanında getirdiği kitapları gözden geçirip, otel sınırları içinde inzivaya çekilirdi. Kahvaltısını ve öğle yemeklerini otelin restoranında yer, kitaplarını lobinin sakin bir köşesinde okur, okumaktan gözleri yorulduğunda çevresinde neler olup bittiğini incelemeye başlardı. Sonra da kafasından senaryolar uydurur, izlediği her detayı ileride yapacağı yeni gözlemlere kadar hafıza çiplerine özenle kaydederdi.

En önemlisi, akşam saat yedi oldu mu yavaştan toparlanıp odasına çekilirdi. Oda servisi menüsünden hemen her zaman seçtiği yeşil salata, dana şnitzel, meyve ve peynir tabağından oluşan siparişine bir şişe de kırmızı şarap eklerdi. En büyük zevklerinden biri yemek tepsisini televizyonun karşısına yerleştirip şarabını yudumlamaya başlamak, saat sekizden gece yarısına kadar yerinden kalkmamaktı. Son lokmasını bitirinceye kadar hangi ülkedeyse o ülkenin dilinde yayın yapan bir televizyon kanalı bulup film, haber, açık oturum tarzı bir şeylere takılıp kalırdı.

İngilizce, Almanca veya İtalyanca televizyon kanallarının ağırlıkta olduğu ülkelerde bu davranışlarında yadırganacak bir şey yoktu elbette. Ne de olsa bu dilleri anlıyor, yayınları rahatlıkla takip edebiliyordu. Ancak dilini hiç bilmediği Rusya, Norveç ya da Japonya gibi ülkeleri ziyaret ettiğinde, o yayınları yaklaşık dört saat boyunca, hem de hiçbir söyleneni doğru dürüst anlamadan neden izlediğini kendi kendine bile tam olarak izah edemiyor ama bu huyundan da bir türlü vaz geçemiyordu.
 
 

* * *

 
 
Koltuğunda oturmuş geçmişte neler yaptığını düşünürken, yavaş yavaş Mustafa’nın zihni bulanmaya, netliğini kaybetmeye başlamıştı. Yorgundu, etrafını saran sis bulutlarının içinde, bir bilinmezler ülkesinde dolaşıyordu sanki… Kendisini halka halka, iç içe geçmiş anlamsız rüyalar arasında koşarken izledi bir süre. Bir yandan sağlam bacaklarından güç alarak koşuyor, öte yandan elinde tuttuğu kol değneklerini havada savuruyordu. Sakalsızdı ama gözlüklerine yeniden kavuşmuştu. Kravat takmıyordu ama takım elbiselerle dolaşmaya başlamıştı. Yalnızdı ama çevresinde yüzlerce insan vardı…

Mustafa birden uyandı. Hatırlamaya çalıştı. Elbette ya, uyuyakalmadan önce bu şartlar altında neler yapması gerektiğini düşünüyordu. Alternatifleri gözden geçirirken birden ipin ucunu kaçırmış, bir kez daha fantastik rüyalar arasında garip bir yolculuğa çıkmıştı. Saatine baktı, neredeyse akşam sekiz oluyordu. Eli kendiliğinden telefona gitti. Oda servisini arayacak ve bir şeyler ısmarlayacaktı.

Hayret!

Bu kez ruhunun derinliklerinden kopup gelen boğuk bir ses aldığı bu karara itiraz ediyordu. Ne de olsa gündüz saatlerinde olup biten her şey beklenenden çok farklı gelişmişti. Öyleyse akşam saatlerinde de neden bu yeni akışa uymasındı? O halde her zaman yaptığı gibi odasına tıkılmamalı, farklı bir şeyler yapmalıydı… Yüzünü yıkadı, saçlarını taradı, sert bakışlı adamla bir kez daha aynada göz göze geldi ve yavaşça odasından çıktı. Ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri yoktu; öte yandan, kullanımına sunulmuş bir çift sağlam bacağı vardı. Fırsatını bulmuşken onları kullanmalıydı!

Asansörle lobiye inerken resepsiyona gidip şık bir restoranda yer ayırtmayı düşünüyordu.

Ancak daha giriş katına varmadan fikrini değiştirmişti bile. En üst kattaki odasından çan kulelerini gördüğü büyük kilise meşhur Kölner Dom olmalıydı. Şehir haritasına çoktan bakmıştı zaten. Oraya ulaşabilmesi için, öncelikle Ren Nehri’nin karşı kıyısına geçmesi gerektiğini biliyordu. Almanya’daki şehirlerin büyük çoğunluğunda tarihi mimarinin korunduğu bir bölge, bir eski şehir yani “altstadt” olurdu. Sıra Köln’dekini görmeye geldi diye geçirdi içinden.

Şık masalar üzerinde yenecek yalnız ve sessiz bir akşam yemeği, karmaşık ruh halini yatıştıracağına hüznünü daha beter arttırabilirdi. Oysa Mustafa zihnini meşgul edecek bir şeylere ihtiyaç duyuyordu. Bu şehirde de Münih’tekine benzer büyük birahaneler, Hofbräuhaus türü bir yerler bulacağına emindi.

Lobideki yardım masasına yaklaştığında, karşısında duran görevlinin göğsündeki isim kartına kaydı gözü. Taş çatlasa yirmi beşinde bir gençti Semih Bayram.

“Bana bir şehir haritası verebilir misin lütfen” derken, Hyatt Regency Köln otelinde kendisini evinde gibi hissettiğini fark etti.

Semih’in yaka rozetlerindeki bayraklardan İngilizceyi ve Fransızcayı düzgün konuşabildiği anlaşılıyordu.

Aferin aslan oğluma, diye geçirdi içinden. Al sana ikinci kuşaktan, yolunu aydınlatmış, bu arada saçlarını da jölelemiş Anadolu esmeri bir delikanlı. Turizm fakültelerinde hocalık yapan arkadaşlarından, bu tür beş yıldızlı şehir otellerindeki danışma masalarında görev yapan gençlerin en az üç dil bilen, insan ilişkileri güçlü ve uyanık tiplerden seçildiğini duymuştu. Bu elemanlar ön ofis sıralarında yeterince piştiklerinde ara yönetim kademelerine, oradan da otel müdürlüğüne kadar yükselebiliyorlardı. Tabii bu yaşlarda açık alanlarda çalışırken memnun ettikleri müşterilerden aldıkları yüklü bahşişler de işin cabası. Semih gülümseyerek haritayı uzatırken, bir yandan da misafiriyle konuşuyordu:

“Otelimize hoş geldiniz efendim. Şehrimizde kaç gün kalmayı planlıyorsunuz?”

Türkçesi de oldukça iyi sayılırdı. Belki bazı kelimelerde telaffuzu tam yerinde değildi ama ne gam. “Daha bu sabah geldim Köln’e. Sanırım iki gece kalacağım. Gündüz saatlerinde biraz işim vardı. Şimdi de şehri akşam haliyle şöyle bir gezeyim diyorum.”

“Size bir restoranda yer ayırtmamı ister miydiniz?”

“Yoo hayır, aslında daha önce de methini duyduğum şu meşhur katedrale doğru gideyim diyordum. Oraya yakın bir altstadt da vardır herhalde. Biraz da hava almış olurum. Yürüyerek ne kadar zamanda gidebilirim?”

“Dilerseniz size hemen bir taksi çağırayım, ancak yürümeyi tercih ediyorsanız yaklaşık otuz, otuz beş dakikada orada olursunuz. Hem bizim Deutzer Köprüsü’nün üstünden Ren Nehri’nin gece manzarası da görülmeye değer. Umarım şehrimizi beğenirsiniz. Akşam yemeği için ne tür bir yer düşünüyorsunuz? Belki size yardımcı olabilirim.”

“Aslına bakarsan şöyle kalabalık, gürültülü bir birahaneye gidip kafamı dağıtsam diyordum. Ne dersin?”

“Siz bilirsiniz efendim. Eğer niyetiniz buysa size Bräuerei Weissbräu’u tavsiye edebilirim. Bakın, yerini de size verdiğim haritada işaretliyorum. Şuradaki Weidenbach Sokağı’ndadır. Dilerseniz yöremize özgü beyaz biramızdan da tatmış olursunuz. Arzu ederseniz size telefon numaramı da bırakayım, herhangi bir şeye ihtiyacınız olduğunda beni yirmi dört saat arayabilirsiniz.”

“Çok teşekkür ederim delikanlı. Aslında yolculuğa çıkarken cep telefonumu kapattım. Yine de teşekkürler. Yarın da buralarda mısın?”

“Evet efendim, benim çalışma saatlerim yarın on altıyla yirmi dört saatleri arasında. Bir şeye ihtiyacınız olduğunda beni arayabilirsiniz.”

Mustafa’nın keyfi biraz yerine gelmişti.

Şehir planını cebine yerleştirip otelin ana kapısından dışarı çıktı. İnsanı dürtüp canlandıran bir akşam serinliği çarptı yüzüne. Yeterince kederlenmişti, gece boyunca bir daha karanlık düşüncelere kapılmak istemiyordu. Zaten istediği kadar kukumav kuşları gibi oturup düşünsün, hiçbir şey değişmiyordu ki. Bu tür durumlar için meslektaşları bilimsel bir tanım geliştirmişlerdi zaten:

Kaygı, ilerde karşılaşacağınız sorunlar için gereksiz yere yaptığınız ön ödemelerden başka bir şey değildir. Bazen sipariş iptal olur. Ama verdiğiniz avansı geri alamazsınız. Lütfen ânı yaşayınız…

Yürüme temposunu hızlandırdığını fark etti.

Yüzüne çarpan serin hava da bu tekinsiz alacakaranlıkta yaşamanın yorduğu ruhuna iyi gelmişti!
 
 

* * *

 
 

Yasemin’in Dünyası

Mustafa Hocasının ardından bakakalmıştı oracıkta.

Yusuf geldi aklına.
O uzun boylu, yakışıklı genç mimar…

Bir saunada on beş dakika kalmanın nasıl bir şey olduğunu ilk kez ondan öğrenmişti. İçindeki nem oranı düşürüldüğünde o dayanılmaz sıcak havaya vücudun nasıl kolayca adapte olabildiğini Yusuf göstermişti ona.

Yeterli koşullar oluşturulduğunda insan vücudu seksen hatta doksan derece sıcağa karşı kendini savunabiliyordu. Denemişti ve başarılı olmuştu Yasemin. Böylece derialtı hücrelerinin savunma sistemleri de güçlenmiş oluyordu. Süre dolduğunda o fırın kadar sıcak odadan çıkıp buz gibi suyla dolu havuza atladığında ise tadına doyulmaz tuhaf bir uyuşukluk kaplıyordu bedenini.

Kalbinin kanatlanıp iki kat hızla çarptığını hissediyordu. O çarpıntıyla birlikte büyük bir güçle pompalanan kan boyun damarlarından yukarı hızla tırmanmaya başlıyor, böylece beyin hücrelerine de iki kat fazla oksijen taşınıyor, başı dönüyor, bilinci adeta buharlaşıp uçuyor, dişiliğini tüm hücrelerinde hissetmeye başlıyordu. O haldeyken iradesi de ortalıktan çekip gidiyor, kontrol edemediği cinsel dürtüleri tümüyle ele geçiriyordu hınzır ruhunu.

Bu gece yaşadıklarının üzerinde yarattığı etki o deneyimin de ötesine geçmişti sanki. Hayatında ilk kez nicedir tutkun olduğu bir erkekle baş başa yemek yemiş, bu umulmadık yakınlık ve uzun sohbet onu şaşırtmış, sevindirmiş, heyecanlandırmış, aklını karıştırmıştı. Ama gecenin sonunda tüm duyuları büzüşmüş, mantığı dumura uğramış, ne yapacağını bilemez bir halde sokağın ortasında öylece kalakalmıştı.

Aman Allah’ım, hocası elini avuçlarının içine alıp dudaklarına götürmemiş miydi biraz önce? Üç gün önce böyle bir şey olacağını hayal etse kendi aklından şüphe ederdi. Yemek yerken karşısında dimdik oturan, komuta kontrol merkezi gibi onu yönetip, yönlendiren adamla birlikte geçen her saat, her dakika, olduğu yerde eriyip gittiğini, içinde fırtınalar koptuğunu hissetmişti.

Neler söylediğini tekrar hatırlamaya çalıştı:

Kongreye bile katılmayacaktı sevdiği adam.
Yalnız kalmaya ihtiyacı vardı.
Yüz yüze görüşmeyi bırak, aranmayı dahi istemiyordu.
Bir hafta sabır!

Neden olmasın, diye düşündü.

Neler olup bittiğini anlayamadan geçirdiği son iki yıldan sonra, şunun şurasında bir hafta daha kalmıştı geriye. Belli ki artık uzatma dakikalarına girmişlerdi. Öyle ya da böyle, elbette bir sonu olacaktı bu serüvenin. Ama nasıl bir son?

Aslında öteden beri zihninde, yüreğinde yaşadığı gizemli gelgitleri kendisinden önce ilk Yusuf sezmişti galiba. Taç yapraklarını sonuna kadar açıp, rengârenk güzelliğini, vücudundan taşan hoş kokuları etrafa yayıyor ve üzerine konan erkek arıları o davetkâr yapraklarını bir anda kapatıp içine hapsediyordu her defasında. Zavallılar başlarına ne geldiğini bile anlayamadan olup bitiyordu her şey… Zamanı gelince de nereden çıktığını kendisinin bile kestiremediği tek bir darbeyle onları nakavt ediyor ve ardına bakmadan yoluna devam ediyordu.

Bir tek Yusuf hariç…

Ona daha ilk dokunuşunda, henüz canı bile yanmamışken, adeta bir aydınlanma anında, Yasemin’in ruhunun derinliklerindeki gizlerin ne olduğunu sezmiş, gerçek rakibinin ortalarda görünmediğini ama maçı çoktan kaybettiğini anlamış, gururunu ezdirmeden Yasemin’i azat etmişti.

Yasemin ise, kendi aşk yarasını ancak bir önceki yıl fark edebilmiş, kölesi olduğu bu sevdanın nasıl sonuçlanacağını, hatta sonuçlanıp sonuçlanmayacağını bile bilmeden çaresizce hayata tutunmaya çalışmıştı.

Bu gece…
Hem de ansızın…
Zaten hiçbir zaman var olamamış dengeler bir anda yerle yeksan olmuştu.

Tek farkla… Bu defa Yasemin seyirci koltuğunda oturuyor, senaryoyu ise sevgili hocası yazıyordu. Ama hangi Mustafa? Neredeyse altı yıldır tanıdığı Mustafa Hocası mı? Yoksa ilk kez bu kokteylde karşılaştığı o farklı kişilik mi?

Offf…
Ne çok soru!
Ne çok bilinmezlik…

İçinden böylesine yoğun bir duygu seli gelip geçtiğinde hangi kadın ayakta kalabilirdi? Bütün bir hafta boyunca nasıl yaşardı? Gerçek miydi tüm bunlar? Yoksa bir düş mü görüyordu?

Acilen kendini toparlaması lazımdı.

Saint-Michel meydanındaki havuzun yanındaki banklardan birine oturup, bulanık zihninde yavaş yavaş şekillenmeye başlayan tüm kararları bir defada ezberine yazdı. İlk baştan kararlaştırdığı üzere konferansın oturumlarına katılacaktı. İstanbul’a döndüğünde Üniversite’ye gitmeyecek, Mustafa Hocasıyla yüz yüze gelmeyecek, şehrin en ücra köşesinde inzivaya çekilecekti. Bir hafta dolduğunda, cevabını asla bilemediği onlarca sorudan bazılarına cevap bulmayı ümit ediyordu elbette.

Yüreğini değilse de mantığını huzura kavuşturmaya gayret edecekti bu sürenin sonunda.

Kesin olan tek şey, yaşadığı bu yıpratıcı hayatı artık sürdüremeyecek olmasıydı. Hocasıyla yalnızca bir kere görüşecek, onun iznini alıp başka bir üniversiteye tayinini isteyecekti. Ne kadar hırpalanmış olsa da önünde uzayıp giden koskoca bir hayat vardı.

Daha çok gençti.

Ne kadar zor olsa da içinde bulunduğu ruh haliyle kendisi bile baş edemiyor olsa da duygularını özel bir çelik kabın içine hapsedecek, küllenmesi ne kadar zaman alırsa o kadar bekleyecekti…

Caddeden geçen ilk taksiye bindi Yasemin. Artık yola çıkmaya hazırdı.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 10 Temmuz 2020 at 10:35

    Pazartesi ve perşembe günlerime anlam katan romanınızı okumaya devam ama…
     
    “KAYGI, İLERDE KARŞILAŞACAĞINIZ SORUNLAR İÇİN GEREKSİZ YERE YAPTIĞINIZ ÖN ÖDEMELERDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR. BAZEN SİPARİŞ İPTAL OLUR AMA VERDİĞİNİZ AVANSI GERİ ALAMAZSINIZ. LÜTFEN ANI YAŞAYINIZ.”
     
    Artık, değerli bulduğum ve unutmak istemediğim sözleri not aldığım defterimin ilk sayfasına, büyük harflerle bunları yazdım.
     
    Çok anlamlı, özellikle yarınlardan korktuğumuz bu günlerde.
     
    Teşekkürler.

    • Cevapla Hasan Saraç 10 Temmuz 2020 at 14:51

      Çok teşekkür ederim Nimet Hanım.
       
      Roman okurları ciddiye alsınlar diye bir alıntı yapmış gibi paylaştım, aslında benim sözlerimdir…
       
      En iyi dileklerimle 🙂
       
      HS

    Cevap Yaz