! Bu yazı dizisi, Prof. Dr. Cengiz Çakmak’ın İstanbul Üniversitesi’nde verdiği “Antik Çağ Felsefesi” dersindeki konuşmasının metne aktarılmasıyla şekillendirilmiştir.
İndeks
Giriş Dersi | Antik Çağ Felsefesi | 1
İlk Filozoflar | Antik Çağ Felsefesi | 2
5 Dönüşüm | Antik Çağ Felsefesi | 3
Herakleitos | Antik Çağ Felsefesi | 4
Varlık Problemi | Antik Çağ Felsefesi | 5
Sofistler | Antik Çağ Felsefesi | 6
Bugünkü derse başlamadan önce, önceki derslere dair hızlı bir özet yapalım:
Antik Yunan felsefesinin ortaya çıkışını ve bu sürecin mitos-logos dönüşümünü ele aldık. Ancak ben, mitos ve logos dönüşümünü biraz farklı bir perspektiften değerlendirdim ve bu bağlamda beş temel dönüşümden bahsettim.
Bu dönüşümlerden biri teolojik dönüşümdü.
Peki, teolojik dönüşüm neydi? Felsefenin, özellikle Yunan felsefesinin ortaya çıkışıyla birlikte, Homeros ve Hesiodos’un temsil ettiği çok tanrıcı din anlayışından, filozofların temsil ettiği bir tür tek tanrıcılık ile tüm tanrıcılık arasında bir teolojik anlayışa geçiş olduğunu söyledim. Ve bunu da metinler üzerinden göstermeye çalıştım.
Yunan düşüncesinde, özellikle felsefe bağlamında, tanrı üzerine düşünmenin iki temel özelliği öne çıkar. Birincisi, Yunan filozoflarının tanrısı, tek tanrılı dinlerin tanrısı gibi “yoktan var eden” bir güç değildir. Bu önemli bir farktır. İkinci olarak ise, bu tanrı kişileşmiş bir tanrı değildir. Yani, insanlar gibi sevmez, insanlar gibi kızmaz, insanların eylemlerine karşı kayıtsızdır. Ancak bir özelliği dikkat çeker: Bilge bir tanrıdır. Her şeyi bilen bir tanrıdır ve bu bilgi, onu ahlâki ve etik anlamda iyi bir tanrı yapar. Bu, Yunan dünyasının tipik özelliklerinden biridir; bunu birazdan daha ayrıntılı olarak açıklayacağım.
İkinci dönüşüm, politik dönüşümdü.
Bu dönüşüm, birinci teolojik dönüşümle bağlantılıydı. Çünkü Homeros ve Hesiodos, Yunan dünyasında eski zamanlardan kalma monarşi düzenini, yani kralların ve monarkların dünyasını savunuyordu. Ancak filozoflar, bunun aksine, demokrasiyi savundular. Peki, kimler bu düşünceyi destekledi? Özellikle Miletoslular: Thales, Anaksimandros, Anaksimenes ve bugün üzerinde duracağımız Sofistler. Politik anlamda bu dönüşüm, monarşiden demokrasiye bir geçişi ifade ediyordu. Geçtiğimiz derslerde bu süreci ayrıntılı bir şekilde ele almıştık.
Üçüncü dönüşüm, kozmolojik dönüşümdür.
Bu dönüşüm şu anlama geliyordu: Şairler, özellikle Homeros ve Hesiodos, bizim için sembolik iki önemli figürdür. Onlara göre, kozmostaki doğal olaylar tanrıların eylemleri sonucunda meydana geliyordu. Ancak burada, tanrıların rolünü fazla abartmamak gerekir. Hatta kozmos yerine “dünya” demek daha doğru olabilir çünkü bu dünyada tanrılar adeta cirit atıyordu. Kimisi rüzgârdan, kimisi zelzeleden, kimisi ise denizlerden sorumluydu.
Felsefenin ortaya çıkışıyla birlikte, bu anlayıştan bir geçiş yaşandı. Çok tanrıcılıkla tek tanrıcılık arasında bir yere oturan yeni bir düşünce biçimi doğdu. Zamanla bu bağlamda iki önemli fikir gelişecekti. İlki, kozmosun kendi başına çalışan bir düzen olduğu fikriydi. Özellikle Anaksimandros ve Anaksimenes’te bu düşünce kendini gösterir.
İkinci özellik ise adı konmadan kendisi var olan bir kavramdı: Phusis. Phusis, doğanın kendi başına çalışan bir yapı olduğunu ifade eder. Artık doğadaki olaylar, dışsal bir müdâhale ile değil, doğanın kendi içsel dönüşümüyle meydana gelecekti. Phusis’in kendi içinde bir telos (amaç) ve hareketin kaynağı vardır ki zaten canlı olarak kabul edilir. Ancak burada bir ayrım yapmak gerekir: Filozofların phusis kavramından anladığı ile bizim bugün fizik dediğimiz şey çok farklıdır.
Bu bağlamda, söz konusu filozofları doğa filozofları olarak adlandırırız ancak bu onların fizikçi olduğu anlamına gelmez. Doğa filozofları, doğadan yola çıkarak politik, ahlâki ve dinsel olaylara kadar pek çok konuda görüş ortaya koyarlar. Örneğin, Anaksimandros, Anaksimenes ve Demokritos’un felsefi düşüncelerine baktığımızda, yalnızca doğaya dair değil, ahlâki ve dinî bağlamda da görüşlere sahip olduklarını görürüz.
Buraya kadar teolojik, politik ve kozmolojik dönüşüm süreçlerini ele aldık.
Dördüncü dönüşüm, etik dönüşümdür.
Bu dönüşüm, ahlâki anlamda bir değişimi ifade eder ve kısaca değinelim. Eski anlayışta, özellikle Homeros ve Hesiodos’un Odysseia ve İlyada destanlarında, insanların başına gelenlerin nedeni genellikle onların kaderiydi. Bu olaylar, tanrılar tarafından gönderilen belalar olarak kabul edilir ve buna “ate” denirdi. Bu durumda, insanlar yaşadıkları şeylerden sorumlu değillerdi.
Ancak Odysseia destanında, İlyada’dan farklı bir vurgu dikkat çeker. Destanın başında Zeus, Odysseus’a şöyle seslenir:
“Başınıza gelen olaylardan hep bizi sorumlu tutuyorsunuz ancak çoğu zaman bu olaylar sizin taşkınlıklarınızdan (hybris), yani hadsizliğinizden kaynaklanıyor.”
Bu ifadede, insanların kendi eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşmeleri gerektiği vurgulanır.
Bu anlayış, zaman içinde Anaksimandros, Ksenophanes ve Herakleitos gibi filozoflarda daha belirgin bir hal alır. Artık insanların başlarına gelenler, onların kendi eylemlerinin bir sonucu olarak görülür. Aynı şekilde, Pythagoras da bu düşünceyi benimsemiş ve insanların yaşadıkları olayların sorumlusunun kendi eylemleri olduğunu savunmuştur.
Beşinci dönüşüm, epistemolojik dönüşümdür.
Bu dönüşümün izlerini Ksenophanes, Herakleitos, Parmenides ve özellikle Sofistlerde görebiliriz. Şairlerin, kendi aralarında fark olsa da bilgilerini tanrılardan aldıklarını söylediklerine daha önce değinmiştik. Şairler, esin perileri olan Musalardan öğrendiklerini ifade ediyordu. “Biz ne biliyorsak bunu bize tanrılar öğretti” diyorlardı.
Bu gruba bir de kâhinler eklenir. Kâhinler, geleceği bildiklerini iddia ederler ve bilgilerini Apollon’dan, yani kehânet tanrısından aldıklarını söylerler. “Bize bildiklerimizi Apollon söyledi” derler. Her iki durumda da bilginin kaynağı insan dışındaki bir yere dayanır. Ancak Ksenophanes’e baktığımızda, geriye kalan fragmanlarda başka bir anlayışın tohumlarını görebiliriz. İlk filozofların ne dediğini tam olarak bilemesek de kalan parçalar bize şunu söyler: İnsan bilgisinin büyük bir kısmı tecrübe ile elde edilir.
Ksenophanes, tanrı bilgisini tamamen reddetmez ancak onun sınırlarını çizer. Şöyle der:
“Evet, tanrılar başta insanlara her şeyi öğretmediler. Ancak insanlar zamanla araştırarak daha iyisini bulacaklar.”
Bu, bilginin kaynağında insanın araştırma çabasının önemine vurgu yapar.
★ Ksenophanes’in bu anlayışı, bugünkü modern tabirle, deneysel bilginin öncülü olarak değerlendirilebilir.
Bu bilgi, insanın tecrübesine dayanır ve özellikle görme duyusuyla başlar. Daha sonra işitme gibi diğer duyu algıları da bu sürece eklenir. Böylece epistemolojik dönüşüm, bilginin insanın tecrübelerinden kaynaklandığını öne süren bir anlayışa evrilir.
★ Herakleitos bu noktada bir adım daha atar. Ona göre, bilgiye ulaşmada insanın kendini araştırması, yani bireyin kendi üzerine düşünmesi ön plandadır.
Ancak Herakleitos’un yaklaşımında bir incelik vardır: İnsan, kendisinde tanrısal bir yön taşır. Bu tanrısal yön ancak araştırmayla ve çabayla bilgiye ulaşabilir. Bunun için insanın kendini hazırlaması gerekir. Eğer gereken özen gösterilir ve bu yön beslenirse insan adeta ışıl ışıl bir hale gelir. Ancak bu yön ihmal edilirse ateşten uzaklaşan kömürler gibi kararır.
Herakleitos, araştırmayı birkaç farklı düzlemde ele alır:
- Dilin Kendisi: Herakleitos’a göre, dil araştırmanın temel bir unsurudur. “Dile sorular sordum, kendimi keşfettim, üzerimdeki örtüleri aştım” demek, dili etkin ve derinlemesine kullandığını ifade eder. Herakleitos, ister dil, ister algılar, ister varlık, isterse insanın kendisi üzerinden gidilsin, nihâyetinde bu yolun dil üzerinden geçtiğini savunur. Ancak bu, modern dil felsefecilerinin yaklaşımlarından farklıdır. Yunan dünyasında dil ve düşünce iç içe geçmiş durumdadır. Örneğin Platon, dili ve düşünceyi ayırmaz; “Dil sesli düşünmedir, düşünme ise sessiz dildir” der. Aynı zamanda dil, varlığı ve hakîkati de dile getirir.
- Duyu Algısı: Herakleitos, duyu algılarına özel bir önem verir ancak bu algılar pasif bir şekilde kullanılmaz. Duyu algıları, etken ve aktif bir öğrenme süreciyle anlam kazanır.
Herakleitos’un yaklaşımında, bilginin kaynağı insanın kendisidir. Bireyin kendini araştırması, logosun bütünüyle ortaya çıkmasını sağlar. Ancak bu süreç zorlu bir yolculuğu gerektirir.
Parmenides ve Ksenophanes gibi Herakleitos’un da yaklaşımı, bir tür şiirsel geleneğe dayanır. Örneğin, Parmenides’te bir arabayla bir yolculuk teması vardır. Bu yolculuk, göklere çıkmaktan ziyade, yer altına inmeyi ve karanlıkların içinden geçmeyi ifade eder. Parmenides’in yolculuğu, hakîkatin sarsılmaz yüreğine ulaşmayı amaçlayan zorlu bir mücâdeledir. Bu mücâdelede Parmenides, tanrısal bir destek alır. Hakîkati gösteren bir tanrıça, Dike, onu karşılar ve hakîkatin kendisini sunar. Bu anlatımda, şiir geleneğine özgü metaforlar ve mecazlar vardır.
Herakleitos’un yaklaşımı ise farklıdır. Onun yolculuğunda, hakîkati öğreten bir yardımcı ya da tanrısal bir figür yoktur. Herakleitos, bilginin yalnızca insanın kendi çabası ve araştırmasıyla elde edilebileceğini savunur.
Demokritos
Bütün bu temelleri inceledikten sonra, Yunan dünyasının “yaramaz çocukları” olarak adlandırılan sofistlere geçelim. Ancak sofistlere giriş yapmak için önce Demokritos üzerinden hareket edelim.
Demokritos, dünyaya bakarken ikili bir ayrım yaptı. Bu ayrım, nesnelerin kendisi ve bizim onları algılayış biçimimizdir. Nesnelerin kendisi, yani gördüklerimiz, atomlardan oluşur. Peki, nesnelerin atomlardan oluştuğunu nasıl biliyoruz? Duyu algısıyla mı? Hayır. Bu bilgi, saf akıl dediğimiz spekülatif akıl aracılığıyla elde edilir. Spekülatif akıl, nesnelerin atomlardan meydana geldiğini öne sürer.
Ancak nesneleri deneyimlediğimizde, onları atomlar ve boşluk olarak değil, belirli özellikleriyle algılarız. Örneğin, bir gözlüğe baktığımızda, onu atom ve boşluk olarak değil, belirli bir şekil, renk ve işlevle algılarız. Nesnenin kendisi, yani phusis, kendi başına bir varoluştur. Ancak nesnenin kokusu, tadı, yumuşaklığı gibi özellikler, bizim duyu algılarımızdan kaynaklanır ve nesnenin bizi etkilemesinin bir sonucudur.
Bu noktada, Yunanlıların görme olayıyla ilgili açıklamalarına kısaca değinelim:
Yunanlılara göre, gözden bir ışık çıkar, nesneye çarpar ve ondan parçalar kopartır. Örneğin, gözlükten parçalar kopar ve bu parçalar gözümüze gelir. Gözlük görüntüsü böylece gözümüzde oluşur. Bu açıklama, günümüz modern algı teorilerinden farklıdır. Modern teorilerde, ışık nesneye çarpar, kırılır ve belirli bir dalga boyuyla gözümüzde algılanır. Zihnimizde bir görüntü oluşur. Ancak bu detaylardan ziyade, Demokritos’un üzerinde durduğu temel mesele şudur: Nesnenin kendisi, zihnin etkilenmesi ve bu ikisinin etkileşimi sonucunda ortaya çıkan görüntü fikri.
Demokritos, kırmızı, tahta, ekşi gibi özelliklerin uzlaşımsal olduğunu, yani bir thesis olduğunu ifade eder. Bu tür nitelikler, nesnelere atfettiğimiz uzlaşımsal değerlerdir. Ancak nesnenin kendisini, saf akıl ve spekülatif akılla biliriz.
Burada bir problem ortaya çıkar: Geçmişin filozofları, nesnelerin yapısı ve doğası hakkında farklı görüşler öne sürmüştür.
- Parmenides, “Her şey tektir” demiştir.
- Anaksagoras, “Her şey çoktur ve parçacıklardan meydana gelir” demiştir.
- Demokritos, “Her şey çoktur ve atomlardan oluşur” der.
- Herakleitos, her şeyin ateşten meydana geldiğini savunur.
- Anaksimandros ise hava, su, toprak ve diğer unsurların karışımından oluşan apeiron kavramını ortaya koyar.
Bu farklı görüşler, nesnenin doğasını anlamak için insan aklının ve algısının nasıl işlediğine dair felsefi tartışmaların temelini oluşturur.
Sofistler
Burada bir problem ortaya çıkıyor: Akıl, nesnenin kendisini, yani gerçeği bilebilir mi? Bu soru sofistlerin temel argümanlarından birini oluşturur. Sofistler şöyle der: “Eğer gerçeği bilmek mümkün olsaydı, Parmenides bilirdi; o bilemiyorsa, Demokritos bilirdi.” Ancak farklı filozoflar birbirinden çok farklı şeyler söylüyor. Bu durumda, sofistlere göre gerçeğin kendisi değil, görünüşlerin bilgisi mümkündür.
Bu noktada Sofistler, Parmenides’in tam tersi bir yere yerleşir. Parmenides, görünüşler dünyasının yanıltıcı olduğunu ve tek bir hakîkatin var olduğunu savunur. Ona göre hakîkatin bilgisi sadece nous (akıl) aracılığıyla mümkündür. Ancak sofistlerden Protagoras ve Gorgias, hakîkatin bilgisini reddeder. Onlara göre, gerçek değil, görünüşlerin bilgisi değerlidir. Bu bilgi, kesin olmayan ve izâfî bir bilgidir.
Herakleitos, Parmenides ve Demokritos gibi filozoflar ise gerçeğin bilinebileceğini iddia ederler. Ancak bu bilgiye neyle ulaşılabilir? Herakleitos’u bir parantez içine alırsak, Parmenides ve Demokritos gerçeğin akılla bilinebileceğini savunurlar. Herakleitos ise farklı bir konumda yer alır; o, iki uç arasındaki bağlantıyı kurar ve başka bir yaklaşım sunar.
Sofistlerden özellikle Gorgias, bu noktada net bir şekilde şu iddiada bulunur: Hakîkat bilinemez.
Gorgias’ın Ünlü Üçlü Önermesi
Gorgias, “Hiçbir şey bilinemez” derken aslında hakîkatin kendisinin bilinemez olduğunu ifade eder. Onun argümanlarını sıraladığımızda şu üç temel noktayı görürüz:
- Varlık yoktur.
Burada Gorgias, “Hakîkat yoktur” derken, herkesin apaçık bir şekilde bileceği ve üzerinde uzlaşacağı bir hakîkatin olmadığını kasteder. Parmenides’in savunduğu türden tek bir hakîkat mevcut değildir. Gorgias’ın mevzusu budur: Hakîkatin mutlak ve ortak bir şekilde var olmadığını savunur. - Varsa bile bilinemez.
Gorgias bu noktada argümanını inceltir. Eğer böyle bir hakîkat olsaydı dahi, onun bilgisine ulaşmak mümkün olmayacaktı. Parmenides hakîkatin akıl yoluyla bilinebileceğini savunurken, Gorgias bunun aksini ileri sürer. - Eğer bilinse bile iletilemez.
Gorgias’a göre, hakîkat bilinse dahi insanlar arasında iletilemezdi. Çünkü iletim sürecinde her birey hakîkati kendi algısı ve kavrayışı çerçevesinde yorumlar. Bu nedenle, hakîkat herkes için aynı anlamı taşımaz.
Parmenides, hakîkatin “tek” olduğunu söylerken, Demokritos ve Anaksagoras, çoklu bir varlık anlayışını benimser. Ancak bu iki filozof arasında da bir ayrım vardır:
- Anaksagoras, hakîkatin parçacıklardan meydana geldiğini savunur.
- Demokritos, atomlardan oluştuğunu ileri sürer.
Gorgias ise, zihnimizden ve düşüncelerimizden bağımsız bir hakîkatin var olması durumunda bile, bunun bilinemeyeceğini söyler. Bu, Sofistlerin hakîkatin nesnelliğini ve evrenselliğini reddeden temel yaklaşımını açıkça ortaya koyar.
Gorgias’ın “bilinemez” derken kastettiği şudur: Hakîkat, herkesi ikna edecek şekilde bilinemez.
★ Bu noktada, Yunan dünyasının bilgi anlayışına dair bir parantez açmak gerekir. Yunan dünyasında, bugünkü anlamıyla bilimsel bilgi dünyası henüz yoktu. Modern dilde kullandığımız “doğru,” “hakîkat” ve “gerçek” gibi terimler, Yunan düşüncesinde birbirinden net bir şekilde ayrılmamıştı; bu kavramlar iç içe geçmiş durumdaydı.
Yunanlılar için doğru, gerçeğe uygun konuşmaktı.
Örneğin, Parmenides, “Ben doğruyu söylüyorum, hakîkatin kendisini ifade ediyorum” derken bu iç içe geçmiş kavrayışı dile getiriyordu. Ancak Yunan dünyasında bilimsel bilginin olmaması, fikirlerin modern anlamda deneysel yöntemlerle doğrulanıp yanlışlanamadığı anlamına gelir. Bu nedenle ortaya konan fikirler, bilimsel yöntemlerle test edilemezdi.
Gorgias’ın “bilinemez” vurgusu bu bağlamda şekillenir: Hakîkat, herkesin kabul edeceği ve üzerinde uzlaşacağı şekilde bilinemeyecektir. Çünkü o dönemde herkes, kendi zihinsel çerçevesine göre bir şey söylüyordu. Bu durum, günümüzün postmodern dünyasına da benzetilebilir. Gorgias’ın bu görüşü, farklı bireylerin farklı gerçeklik algıları taşıdığı bir dünyaya işaret eder.
Hakîkatin bilinemez olduğunu savunan Gorgias, aslında şu soruyu soruyordu: Eğer herkesin üzerinde uzlaşacağı bir gerçeklik yoksa, dünyayı nasıl anlamlandırabiliriz? Algılarımız ve yorumlarımız bu kadar farklıyken ortak bir hakîkat mümkün mü?
Hakîkat yoktur.
Bu ifade, sofistlerin varlık, hakîkat ve gerçeklik kavramlarını bir arada ele almasının bir sonucudur. Sofistlerde, bu üç kavram iç içe geçmiş durumdadır. Varlık yoksa, hakîkat yoktur; hakîkat yoksa, gerçek de yoktur. Bu bağlamda, sofistler için bu terimler aynı anlamda kullanılır ve bu ders bağlamında detaylı bir ayrım yapılmaz.
Varsa bile, hakîkat bilinemez.
Ancak burada Gorgias’ın “bilinemez” derken neyi kastettiğini anlamak önemlidir. Bilinemezden kastı, herkesi ikna edecek şekilde, bağlayıcı ve kesin bir bilgiye ulaşılamayacağıdır. Gorgias’a göre, böyle bir hakîkati ifade etmek mümkün değildir. Bu, hakîkatin kesinlikle bilinemeyeceği anlamına gelir. Nasıl bilinebilir? Ancak herkesin kendine özgü bir tahmini olabilir.
Bu yaklaşım, Ksenophanes’in 34. fragmanında dile getirdiği bir düşünceye benzer. Ksenophanes şöyle der: “Eğer hakîkati bilseydik bile, bunu başkalarına aktaramazdık.”
Bunun nedeni, dilin hakîkati ve bilgiyi aktarabilecek tam donanıma sahip olmamasıdır. Dil, bireylerin öznellikleri tarafından şekillenir. Her bireyin zihinsel dünyası ve kelimelere yüklediği anlamlar farklıdır. Bu durum, aynı konuda bile ortak bir dil geliştirmeyi zorlaştırır. Örneğin, bir nesne hakkında konuşabiliriz çünkü onun görünüşü üzerinde uzlaşabiliriz. Ancak o nesnenin özü ya da kendisi hakkında konuştuğumuzda, öznelliklerimiz devreye girer ve farklı anlamlar yükleriz.
Bu durum, tanrı hakkında konuşurken daha da belirginleşir. Her din, tanrıya kendi dini tasavvuru ve zihinsel çerçevesi üzerinden bir anlam yükler. Örneğin, Hinduizm’in tanrı anlayışı ile tek tanrıcı dinlerin tanrı anlayışı örtüşmez ve zaten örtüşmesi beklenemez. Çünkü her din, kendi zihinsel dünyasından hareketle tanrıya bir dizi fikir ve nitelik atfeder. Bu farklılıklar, dilin ve bireysel algının sınırlarını açıkça ortaya koyar.
Tanrı üzerine konuşalım. Ancak, tanrı hakkında nasıl konuşacağız? Tanrı hakkında düşündüklerim, benim zihnimdeki fikirler, seninkinden farklı olabilir. Gorgias tam da bunu ifade eder. Bunun anlamı şudur: Nesnel bilgi mümkün değildir. Eğer nesnel bilgi mümkün değilse, o zaman ne yapacağız?
“Nesnel bilgi mümkün değildir” ifadesini iki şekilde yorumlayabiliriz:
- Parmenides’in dediği türden hakîkat yoktur.
Parmenides’in savunduğu gibi evrensel ve kesin bir hakîkat yoktur. Varsayalım ki böyle bir hakîkat olsaydı bile:◦ Bilinemezdi.
◦ Bilinseydi bile, dille başkasına aktarılamazdı.
Gorgias’a göre, hakîkatin bu üç aşamasından hiçbirine ulaşmak mümkün değildir.
- Modern anlamda bilimsel bilgi fikri bu aşamada mevcut değildir.
Yunan dünyasında bilginin doğruluk ya da yanlışlık düzeyini değerlendirecek epistemolojik imkânlar bulunmuyordu. Farklı filozoflar farklı şeyler söylediler ancak hiçbiri ortaya koyduklarını bilimsel anlamda doğrulamış ya da gerekçelendirmiş değildi. Bu durumda, doğa bilimleri tarzında bir bilimsel bilgi mevcut değildir.
Ek olarak, Yunanlılar bilgide teknolojik yararı ön planda tutmamışlardır. Bugün bilginin değeri genellikle onun teknolojik anlamda nasıl kullanılabileceği üzerinden değerlendirilir. Ancak Yunanlılar için bilgi, pratik yarar sağlayan bir araç olmaktan ziyade düşünsel bir uğraştı. Hatta Aristoteles bile bilgiyi üçüncül bir düzeyde pratik faydaya bağlamıştı.
Eylem Bilgisi
Bu durumda Sofistlerin sorduğu önemli bir soru ortaya çıkar:
“Eğer nesnel bilgi mümkün değilse, neyin bilgisini bileceğiz?”
Sofistlerin yanıtı nettir: Eylem bilgisi.
Sofistlere göre bilgi, eyleme, politikaya ve ahlâka ilişkin bir bilgidir. Bu bilgi türü, insanların bireysel ve toplumsal yaşamlarına dair pratik bir değer taşır. Gorgias ve Protagoras gibi sofistler için, bilgi eylemle ilgilidir; doğruluğu ya da yanlışlığı değil, bireyler ve toplumlar üzerindeki etkisi önemlidir.
Yunan bilgisi neye dayanacak?
Bu noktada, phusis-thesis ayrımı, özellikle Demokritos’tan itibaren düşünce dünyasında önemli bir yer tutar. Phusis, doğal olanı ve nesnenin kendisini ifade ederken; thesis, uzlaşımsal olanı, yani insanlar arasındaki anlaşmalarla şekillenen bilgiyi temsil eder. Sofistler, bu ayrımı insan yaşamına ve toplumsal yapıya uygular.
Toplum bilgisi, eylem bilgisiyle ilgilidir.
Bu nedenle, insan ve ahlâk hakkında konuştuğunuzda artık hakîkat fikrini aramazsınız. Bunun yerine, daha ikna edici, daha açıklayıcı fikirleri ararsınız. Bu yaklaşım, sofistlerin metafizik fikirlere mesafeli durduğunu gösterir. Sofistler için önemli olan, bilgiyle insanların daha iyi bireyler haline gelmesi ve daha iyi bir devlet yapısına ulaşılmasıdır. Bu bağlamda Sofistler, toplum için iyi öğretmenlerdir.
Toplumsal olan nedir? Sofistlere göre toplumsal olan, her şeyin insanlar arasındaki uzlaşıma dayandığını ifade eder. Yani hiçbir şey, insanın dışında yer alan özelliklerinden dolayı olduğu gibi kabul edilmez; her şey insanlar tarafından belirlenir ve uzlaşılır. Bu anlayış, nomos kavramının, yani yasaların, Sofistler tarafından nasıl yorumlandığını da değiştirir.
Nomos, bir thesis’tir. Yasalar, insanlar tarafından konur ve onların ihtiyaçlarına ve uzlaşımlarına göre şekillenir. Yasaların kaynağı doğal bir zorunluluktan değil, toplumsal bir gereklilikten doğar.
Bu bağlamda Protagoras’ı ele alalım:
“İnsan her şeyin ölçüsüdür.”
“İnsan her şeyin ölçüsüdür” ifadesi genellikle yanlış çevrilir. Protagoras’ın “İnsan her şeyin ölçütüdür” derken kastettiği, panta ta khremata ifadesidir. Yani, insan, kullandığı ve değer verdiği eşyaların ölçütüdür.
Bu ölçüt, bireysel bir insandan ziyade, tür olarak insanı ifade eder.
Örneğin, bir nesnenin kırmızı olduğunu söylediğimizde, aynı dilde konuşan insanlar arasında genellikle bir uzlaşma vardır. Eğer renk körü değilsek, kırmızıya kırmızı deriz; yeşile kırmızı, siyaha beyaz demeyiz. Bunun nedeni, kullandığımız dilde bir uzlaşı bulunmasıdır. Dil aracılığıyla siyah dediğimizde, belirli nesneleri kastettiğimiz açıktır. Ancak burada siyahın kendisinin bir özsel niteliği yoktur. Siyah, bir değerlendirmedir. Biz insanlar, siyahı bir kavram olarak değerlendirdik ve adlandırdık.
Protagoras’ın bu düşüncesinde uzlaşımsallık esastır.
Bu, thesis kavramıyla ilişkilidir. Yani, insanların ortak bir şekilde üzerinde uzlaştıkları kavramlar ve adlandırmalar. Örneğin:
- Siyah bir nesneye “beyaz” dediğimizde bu bir yanlışlık olur çünkü siyah ve beyaz arasında bir uzlaşı vardır.
- Ancak bu uzlaşı özsel değildir; insanlar arasında bir değerlendirme sonucu oluşmuştur.
Khremata nedir?
Khremata, insanların meydana getirdiği nesneler ya da kurumlardır. Bu kavram, öncelikle insan yapımı nesneleri ifade eder. Örneğin, bir mobil telefon:
- Bu telefonun boyutu, insanın elinin ergonomik yapısına uygun olacak şekilde tasarlanmıştır.
- Eğer bir telefon, kavrayamayacağımız kadar büyük ya da tutamayacağımız kadar küçük olsaydı, bu tasarım işlevsel olmazdı.
Khremata, insanlar tarafından meydana getirilen kurumsal yapıları da içerir. Bu kurumlar arasında en önemlilerinden biri yasalardır.
Yasalar da bir thesis’tir.
Yasalar, insanların uzlaşımsal ihtiyaçları doğrultusunda şekillenir. Sofistlerin savunduğu temel düşünce şudur: Yasalar, insanların uzlaşımıyla meydana gelir. Özellikle devlet yönetiminde geçerli olan yasalar, toplumsal bir ihtiyaçtan doğar ve insanların ortak kararlarıyla oluşturulur.
Bu bağlamda Protagoras ve Gorgias’ın yaklaşımı:
- Her şeyin, insanların uzlaşımsal kararıyla meydana getirildiğini savunurlar.
- Bu, yalnızca nesnelerle değil, aynı zamanda toplumsal yapılar ve yasalarla da ilgilidir.
Hukuki yasaların yanında ahlâkî kurallar da vardır.
Bu kuralların ölçütü de o kültürel bağlamda yaşayan insandır. Protagoras, “İnsan her şeyin ölçütüdür” derken üç temel düzeyde insanı kasteder:
- Tür olarak insan: Protagoras, genel anlamda insan türünü ifade eder.
- Belli bir kültürün insanı: Bu düzeyde, belirli bir kültürde yaşayan insanlardan söz eder, örneğin Yunanlılar.
- Birey olarak insan: Burada insanın bireysel düzeydeki algı ve değerlerini kasteder.
Yasalar, belli bir kültürün ürünüdür.
Bu fikir, özünde Ksenophanes’in şu düşüncesine dayanır: “Her topluluk, kendi kültürüne göre bir tanrı anlayışına sahiptir.” Benzer şekilde, yasalar ve ahlâkî kurallar da belirli bir topluluğun uzlaşılarına dayanır. İnsanlar, hem meydana getirdikleri nesnelerin hem oluşturdukları kurumların hem de değer verdikleri doğal nesnelerin ölçütüdür.
Khremata ve insanın ölçütlüğü:
Khremata, insanın yarattığı nesneleri, kurumsal yapıları ve değer atfettiği doğal nesneleri ifade eder. Protagoras’a göre:
- İnsanlar, kendi meydana getirdikleri nesnelerin ölçütüdür. Örneğin, bir mobil telefonun boyutu, insan elinin ergonomik yapısına uygun olacak şekilde tasarlanır.
- İnsanlar, kendi oluşturdukları kurumların ölçütüdür. Yasalar ve toplumsal yapılar, insanların uzlaşıları doğrultusunda şekillenir.
- İnsanlar, değer verdikleri doğal nesnelerin ölçütüdür. Örneğin, altın ve inci gibi doğal nesnelere insanlar değer atfeder. Bu nesneler, diğer hayvanlar için herhangi bir değer taşımaz. Ancak, bir toplumun değer verdiği nesneler diğer bir toplumda aynı değere sahip olmayabilir.
Ahlâkî kuralların ölçütü nedir?
Ahlâkî kuralları da insanlar belirler. Ahlâkî kuralları kediler ya da diğer hayvanlar ölçemez. Her toplum, kendi uzlaşılarına ve ihtiyaçlarına göre ahlâkî kurallar oluşturur. Bu kurallar, bir başka toplumun ahlâkî anlayışına uygun olmayabilir. Sofistlere göre, ahlâkî kurallar da tıpkı yasalar gibi insanlar tarafından şekillendirilir ve toplumdan topluma değişiklik gösterir.
Duyu algısının ölçütlüğü:
Protagoras, insanın yalnızca nesnelerin, kurumların ve ahlâkî kuralların ölçütü olmadığını; aynı zamanda duyu algılarının da ölçütü olduğunu söyler. Örneğin, biz dünyayı belirli renkler, kokular ve biçimlerle algılarız. Ancak bu, dünyanın bu şekilde olduğu anlamına gelmez. İnsan algısının ölçütü de insandır. Bu görüş, sofistlerin dünyayı yorumlama biçimlerini ifade eder. Dünyayı görme ve görünüşe çıkarma biçimimizin ölçütü yine biziz.
İnsanlar dünyayı nasıl algılar?
İnsan algısı, hem türsel özellikler hem de kültürel bağlamlar üzerinden şekillenir.
- Tür olarak insan algısı: İnsanlar, türsel özelliklerinden dolayı dünyayı belli bir biçimde görürler. Örneğin, özel bir görme kusuru yoksa insanlar ışık koşullarına bağlı olarak renkleri mavi, gri gibi farklı tonlarda algılar.
- Kültürel algı farklılıkları: Her kültür, dünyayı farklı şekillerde görür ve değerlendirir. Örneğin, bir kültürün doğayla olan bağı, onun dünyayı algılayışını derinden etkiler.
Bir örnek verelim:
- Yeşil renk ve ağaç türleri: Günümüzde birçok insan için yeşil, genel bir renkten ibarettir. Çoğu öğrenci, iğne yapraklı tüm ağaçları “çam” olarak adlandırır. Ancak, doğayla iç içe yaşayan ve bitki örtüsü hakkında bilgi sahibi olan biri, iğne yapraklı ağaçları köknar, ladin, sedir ya da çam olarak kolayca ayırt edebilir.
- Yağmur ve doğa terimleri: Benzer şekilde, modern şehirlerde yaşayan insanlar yağmurun farklı türlerini sınırlı sayıda terimle ifade eder. Ancak doğayla iç içe bir yaşam süren kültürler, yağmurun her çeşidini yirmi-otuz farklı kelimeyle tanımlayabilir.
Kültürel dünyamız algımızı belirler.
Bir bireyin dünyayı nasıl gördüğü, onun kültürel bağlamına ve ilgilerine bağlıdır. Kültürel bilgilerimiz ve yaşam tarzımız, çevremizi nasıl adlandırdığımızı ve nasıl anlamlandırdığımızı şekillendirir. Sofistlerin bu noktadaki temel savı, insanların algılarının hem türsel hem de kültürel olarak değiştiğidir.
Bizim nesneleri görme biçimimizi dil ya da dile hâkim olan güçler şekillendirir. Bu güçler, dili nasıl algılayacağımızı belirler. Bu algının üç temel boyutu vardır: birincisi türsel algılama, ikincisi kültürel algılama ve üçüncüsü bireysel algılama.
Kültürel algılamanın çoğu zaman ideolojik unsurlarla şekillendiğini görebiliriz. İnsanlar duyduklarını ve gördüklerini, eğer kendi eleştirel düşünceleri yoksa, ideolojik fikirlerine göre yorumlayabilirler. Örneğin, Herakleitos’un düşüncelerini anlamaya çalışırken bile bu durum devreye girebilir.
Bireysel algıya gelince, bu tamamen kişinin kendi deneyimlerine bağlıdır. Bazı insanlar elini suya soktuğunda “ılık” der, bazılarıysa “sıcak” olarak tanımlar. Algı bireyden bireye değişebilir. Ancak bu farklılıkların bir sınırı vardır. Örneğin herkesin “siyah” dediğine “beyaz” demek kabul edilebilir bir farklılık değildir.
İnsanın algısı, içinde bulunduğu fiziksel ve duygusal duruma göre de değişebilir. Örneğin, sağlıklıyken yediğimiz bir yemeğin lezzetini hastayken aynı şekilde algılamayabiliriz. Bu bireysel farklılıkların yanı sıra, kültürlerin dünyayı algılama biçimlerinde de farklılıklar ve ortaklıklar bulunur. Her kültür, dünyayı kendine özgü bir şekilde algılar. Ancak bu farklılıkların arasında bazı ortak noktalar da bulunabilir.
Son olarak, insan algısı ile diğer canlıların algısı arasında belirgin farklar vardır. Örneğin, kartalın nesneleri algılama biçimiyle bizim algılama biçimimiz birbirinden çok farklıdır. Bu farklılıklar, dünyayı yorumlama biçimimizi derinden etkiler.
İnsan, her şeyin ölçüsüdür.
Bu noktada, Protagoras’ın sözünü şöyle yorumlayabiliriz: “İnsan, her şeyin ölçüsüdür.” Bunu biraz açalım. İnsanlar, kendi değer verdikleri ve meydana getirdikleri nesnelerin ölçütüdür. Yani, insanlar khremata’nın ölçütüdür.
Birinci anlamda, insanlar meydana getirdikleri nesnelerin ölçütüdür. İkinci anlamda ise, insanlar meydana getirdikleri kurumların ölçütüdür. İşte bu kurumların ölçütü üzerinde biraz durmak istiyorum çünkü burası oldukça önemli. Her toplumda ve her kültürde, ahlâkî, dînî ve politik kurallar vardır. Bunları birazdan daha detaylı ele alacağım.
Üçüncü olarak, insanlar kendileri meydana getirmese bile doğal nesnelere farklı şekillerde değer verebilirler. Dördüncü anlamda ise, insanlar duyu algılarının ölçütüdür. Yani bizler, insanlık olarak, dünyayı algılama biçimimizin ölçütüyüz. Bu ölçütü üç boyutta düşünebilirsiniz: tür, kültür ve birey.
Doğal nesnelerden örnek verecek olursak, insanlar kendileri altını meydana getirmemiştir. Ancak tür olarak altına değer veririz; oysa inciye değer veren insanlar, aynı değeri bir kediye vermez. Kültür anlamında ise inci, bazı kültürlerde çok önemli bir objedir; bazı kültürlerde ise yemek yerken dişe takılan sıradan bir taştır. Yani, bir şeyin değerli olup olmadığı, onun kültürel bağlamına ve insanın ona verdiği değere bağlıdır.
Tekrar vurgulamak istiyorum: İnsanlar, meydana getirdikleri yasaların ölçütüdür. Bu yasalar, toplumların kültürel dokusunu şekillendirir. İnsanlar, aynı zamanda meydana getirdikleri eşyaların da ölçütüdür. Bu, insanın dünyayı algılama ve değer biçme sürecinin temel taşlarından biridir.
Protagoras ve İnsan Uzlaşmasının Yaratımı: Yasalar, Ahlâk ve Erdemlerin Temeli
Protagoras’ın vurguladığı temel nokta şudur:
Her türlü nomos (yasa ya da düzen) insanların uzlaşımı sonucunda meydana gelir; bu yasalar mutlak değildir.
Her toplum, kendi ihtiyaçlarına göre yasalarını oluşturur. Bu durum, ahlâkî değerler için de geçerlidir. Burada bir rölativizm (görecelilik) söz konusudur; ancak bu, kişisel bir rölativizm değildir. Yasalar ve ahlâk, bireyden bağımsız olarak toplumun ortak uzlaşısıyla ortaya çıkar. Yasalar, toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenir.
Bu bağlamda, dili de rastgele kullanamazsınız. Örneğin, eğer toplum bir nesneye “kitap” diyorsa, siz o nesneye “pencere” diyemezsiniz. Dilin kullanımında, tıpkı yasalar gibi, bir ortaklık vardır. Her uzlaşım, bir ortaklık temelinde gerçekleşir. İşte Protagoras bu durumu şöyle ifade eder: İnsanların yasaları, belli ortaklıklara dayanır.
Bu ortaklıklar Protagoras’a göre üç temel unsura dayanır:
- Adalet fikri: Adalet, Protagoras’a göre mutlak ve değişmez bir kavram değildir. Adalet, kişiden kişiye değişir. Örneğin, adalet güçlü için farklı, güçsüz için farklı bir anlam taşıyabilir. Bu nedenle Platon, adalet kavramını sağlam bir temele oturtmak için büyük bir çaba göstermiştir.
- Ilımlılık ve ölçülülük (sophrosyne): Protagoras, yasa yaparken bu erdemlere başvurur. Bu erdemler, bireylerin ve toplumların dengeli bir şekilde var olmalarını sağlar.
- Cesaret ve bilgelik: Yunanlıların temel erdemlerinden biri olan cesaret, bilgelikle birlikte önemlidir. Buradaki bilgelik, insan bilgisine dayalıdır ve pratiktir. Ancak “pratik” derken bugünkü anlamda teknoloji ya da evle ilgili konular değil, ahlâkî ve eylemle ilgili meseleler kastedilir.
Protagoras ve Sofistlerin Perspektifi: Yasalar, Tartışma ve Toplumsal Dindarlık
Protagoras’ın üzerinde durduğu önemli bir kavram da dindarlıktır. Ona göre dindarlık, belli bir yaşam tarzını ifade eder. Bu yaşam tarzı; adil, yiğit, ölçülü ve bilge olan insanların eylemlerinden oluşur. Yani yasalar bu değerlere dayanarak oluşturulmalıdır. Yasalar keyfî değildir; insanlar tarafından tartışma yoluyla, ortak uzlaşıyla belirlenir.
Protagoras, aynı zamanda bir demokrat olarak da bilinir ancak bu demokrasi, Yunan tarzı köleci bir demokrasidir. Bu sistemde özgür yurttaşlar yasa yapma sürecine eşit katılım hakkına sahiptir. Bu süreçte tartışmalar yapılır ve bu tartışmaların temeli logosa dayanır.
Peki, logos nedir?
Logos, bir konuyu enine boyuna, her yönüyle tartışmak demektir. Logosla yapılan tartışmalar, sadece otoritelerin ya da geçmişteki bilgelerin söylediklerini tekrarlamak değildir. Örneğin, “Homeros dedi ki” ya da “Parmenides tanrıyı gördü” gibi söylemler logosun temeli değildir. Herkes fikrini söyleyebilmelidir çünkü bu fikirler elenecek ve sağlam, ortak uzlaşılarla yasalar oluşturulacaktır.
Yasaların temel ölçütü, toplumsal sorunları çözebilme kapasitesidir. Sofistler, tam da bu nedenle, hakîkatin mutlak bir bilgi olmadığını savunurlar. Onlara göre, hakîkat atom gibi küçük parçalara ayrılsa da tek bir gerçeklik olsa da ya da bir tanrıça hakîkatin yüzünü gösterse bile, önemli olan toplumsal sorunların çözülüp çözülmediğidir. Yasaların bu anlamda adalet, ölçülülük ve ılımlılığı sağlaması; insanları daha iyi bir duruma getirebilmesi gerekir. Bu yüzden yasalar sürekli tartışmaya açık olmalı ve gerektiğinde değiştirilebilmelidir. Yazılı yasaların ortaya çıkmaya başladığı bu dönemde, yasaların eksiklikleri tartışmalarla giderilmeli ve yenilenmelidir.
Ancak işler her zaman bu kadar basit olmayacaktır. Yasa yapma sürecine katılan bireyler arasında çıkar çatışmaları yaşanabilir. Bazı gruplar, kendi menfaatleri doğrultusunda diğerlerini ikna etmeye ya da sürecin dışına itmeye çalışabilirler. Bu durum, yasa yapımında adalet ve ortak uzlaşı ilkelerini tehdit eden bir tehlike olarak karşımıza çıkar.
Son olarak, sofistlere dair genel bir yanlış anlamadan bahsetmek gerekir.
Protagoras’ın fikirleri, “sofist” etiketiyle bir kenara atılamayacak kadar değerlidir. Sofistlerin “hakîkat yoktur” ya da “varlık yoktur” sözlerini doğru anlamalıyız. Onların çoğunluğu, dînî konuların ve tanrıların doğasının bilinemez olduğunu savunur. Bu yaklaşımı, Ksenophanes de desteklemiştir. Ksenophanes, tanrıların doğasına dair kesin bir bilgiye ulaşamayacağımızı açıkça ifade etmiştir. Sofistlerin bu fikirleri, hem felsefî hem de toplumsal açıdan ciddi bir şekilde incelenmelidir.
Prof. Dr. Cengiz Çakmak












1 Comment
Platon, Sofistleri hakîkatten ziyade ikna sanatına odaklandıkları gerekçesiyle sert bir şekilde eleştirse de ben, eğitimin, yalnızca bilgi aktarımı değil, düşünceyi ifade etme gücünü de geliştirmek olduğu kanısındayım. Protagoras’ın “Bir davayı hem lehine hem de aleyhine savunabilirim” sözü, bugün okullardaki münazara derslerinin temelini oluşturmuyor mu 😉
Platon, Sofistlerin ücretli eğitim anlayışını da sert bir şekilde eleştirir; ona göre bilgi, ticarete konu edilemeyecek kadar kutsaldır. Ancak bu noktada da kendisine katılmıyorum. Sofistler, eğitimin bir hizmet olduğunu ve bunun karşılığında maddi bir ödül almanın meşru olduğunu savunarak, modern anlamdaki öğretim mesleğinin öncüsü sayılabilirler, öyle değil mi?
Son olarak, Sofistlerde beni en çok etkileyen konu -değerli hocamın da yazısında detaylıca ele aldığı- “nomos” (yasa) ve “phusis” (doğa) arasındaki ilişkidir. Sofistler, toplumsal yasaların (nomos) doğal zorunluluklardan (phusis) değil, insan yapımı uzlaşılardan kaynaklandığını savunmuşlardır. Bu yaklaşım, yasaların ve toplumsal düzenin sorgulanabilir olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bugün bile bazı insanların “âdet” veya “gelenek” diyerek başkaları üzerinde baskı kurabilmesinin temelinde, bu normların doğal bir zorunluluk gibi algılanması yatmaktadır.
Bu harika yazı dizisi için sonsuz teşekkürler ❤️🤗❤️