Bir Kahve Molası

Diyabetik Dostluk

9 Ocak 2020

Yazı: Diyabetik Dostluk | Yazan: Edibe Vural

Zamana meydan okuyan ruhuyla, hoş ve nostaljik bir şarkının en sade yeri gibiydi Ezgi. Ünlü sistem filozofu Hegel, zamanın ruhundan bahseder. Evet zamanın ruhu var fakat herkes yaşadığı zamanın ruhuna ait değil, sanki bambaşka bir zaman diliminden gelmiş gibi bazıları. Ezgi de o bazılarındandı işte. Belki yüzyıllık bir taş konakta doğmanın lanetiydi bu. Mekânın da ruhu vardır derler, belki de taş duvarların yaşanmışlığı sinmişti üzerine. Nerede doğduğumuz, nasıl bir evde büyüdüğümüz mühim mesele.

Ezgi fikri hür bir kadındı. Bir apartman dairesinde sınırlar ve duvarlar ile büyümemişti, belliydi. Fikirleri, apartman çocuklarının pencereden bakınca diğer apartmana toslayan fikirleri gibi değildi. Onun fikirleri tarlalarda koşmuş, derelerde yıkanmış, yaz akşamları damlarda yıldızları izlemiş, bahçeden elma koparmış bir çocuk kadar hürdü.

En az saçları kadar ince ses telleri, isminin manasıyla yaşadığını düşündürürdü hep. Aslında Ezgi isminin birden fazla manası vardı. Bir yandan kulağa hoş gelen bir melodi anlamını taşırken bir yandan üzüntü, sıkıntı anlamlarına da geliyordu.

Sahi, yüzündeki bu müzminleşmiş hüzün de ona adının hediyesi miydi?

O güne kadar adı dışında hiçbir şey bilmediğim bu kadını merak ediyordum. Üniversitede geçirdiğimiz ilk dönem bitmeye yaklaşıyordu. Oldukça soğuk bir gündü, kendimi yataktan kazıyarak kaldırdığımı hatırlıyorum. Kampüs tüm romantikliğiyle sarı ve kahverenginin tüm tonlarına boyanmış gibiydi. Yine kafamda birçok soru ile fakültenin önündeki otomattan lezzet beklentimi düşük tuttuğum kahvemi alırken; demir banklarda oturmuş insanları izleyen, kiremit rengi pantolonu ve kahverengi trençkotuyla kampüs ile oldukça uyumlu daha önce hiç konuşmadığım sınıf arkadaşımı gördüm ve yanına doğru yürüdüm.

“Selam Ezgi, günaydın” diyerek teklifsiz oturdum yanına.

Hafif bir tebessüm ve sonbaharla alakasız yüzündeki müzminleşmiş hüzün ile; “Merhaba Edibe, günaydın” dedi.

Bir yabancıydı o an benim için. Yabancılara dert açmak kolaydır, neden bilmiyorum ama birden hayatımdaki sıkıntılardan –ya da sıkıntı olarak gördüğüm şeylerden- söz etmeye başladım. Tüm dikkatiyle beni dinledi, bir an olsun sözümü kesmedi. Yüzünde “Ne anlatıyor bu kız?” ifadesi de yoktu. Derse çok az bir zaman kala bileğindeki incecik saatine baktı.

“Seni anlıyorum” dedi. O an bir geçiştirme cümlesi olarak gördüğüm iki kelimelik cümlenin hakikat olduğunu ve sonraları da beni anlayacağını, hatta bazen ben anlatmadan anlayacağını görecektim.

O gün Felsefenin Temel Kavramları dersinde “Dostluk” kavramının anlatılması da tesadüf müydü acaba? Bu kavramın Aristoteles’in ünlü kitabı Nikamakhos’a Etik’te “İki iyi insan arasında olan karşılıklı erdem” olarak geçtiğini o gün öğrendim.

Bunu öğrendiğim gün yıllar sürecek bir dost da edinmişim, haberim yokmuş.

Günler birbirini kovalayan haylaz çocuklar gibiydi. Düşüyorlardı, kalkıyorlardı, yaralanıp yaralar kabuk bağlamadan tekrar koşuşturuyorlardı. Biz ise Ezgi’yle birbirimizi ve felsefeyi öğreniyorduk. Derslerden sonra kahve içip öğrendiklerimiz hakkında derin sohbetler ediyor okuduğumuz kitapların, izlediğimiz filmlerin kritiğini yapıyorduk. Varoluştan bahsediyorduk çoğu zaman, sohbetlerimizin finali ise eleştirdiğimiz, kızdığımız, küstüğümüz şeylere benziyor oluşumuz oluyordu. Gülüyorduk entelektüel gevezeliklerimize.

Size kitap armağan eden insanlardan uzaklaşmayın, sizi yeni yazarlarla tanıştıran insanlara sarılın. Onu tanımasaydım Tezer Özlü ile Ferit Edgü arasında ülkeler geçen o mektuplardan bir haber olacaktım. Oğuz Atay okumayı erteleyerek geçecekti günlerim. Şükrü Erbaş’ın Ömür Hanımla Güz Konuşmaları şiirini o kadar da dikkatli dinlemeyecektim ve birçok şeyi göremeyecektim.

Bir süre sonra o kadar benzedik ki birbirimize, biz bile şaşar olduk. O gün anladım, kader herkese ayrı yazılmıyormuş bazılarının kaderi ortak yazılmış. Yaklaşık on yıldır diyabetliydim, çevremde çok su içen, sık tuvalete giden birini görünce hemen şeker ölçüm cihazımla parmak ucundan alınan bir damla kan ile ölçüm yapardım. Son zamanlarda Ezgi oldukça zayıflamıştı, bazı geceler ayaklarının altının yandığından bunun onu uyutmadığından bahsediyordu. Korkarak çantamdan çıkardım ölçüm cihazımı, zoraki bir gülümsemeyle “Haydi ne zamandır bakmıyoruz şekerine, bakalım mı?” diye sordum. On yılda ilk defa şeker ölçerken elim korkudan titredi. Normalde en fazla 120 olması gereken değer Ezgi’de çok daha yüksekti. İnanmadım. Tekrar ölçtüm ama sonuç değişmedi. Ezgi’ye bir şey diyemedim, o da bana hiçbir şey sormadı. Birbirimize bakıp bana göre eski, Ezgi’ye göre taze bir derdi sıvadık suratlarımıza.

Bu kadar benzemeye gerek var mıydı?

Diyabet, insülin hormonunun eksikliğinden kaynaklanan bulaşıcı olmayan bir metabolik hastalıktı. Vücudumuzun eksiklikleri bile aynıydı artık.

Kendime hiç düşünmeden yaptığım iğneleri, Ezgi nasıl yapacaktı şimdi kendine? Yemekten sonra tatlı yemeye bayılırdı, nasıl olacaktı şimdi her şey? On yıldır bir fiil yaşadığım diyabete yabancılaştım. Sanki Ezgi’yle yeniden öğrenecektim.

Bir hafta sonra doktora gitti. Doktordan çıkınca beni görmek istediğini söyledi. Buluştuk.

“Edibe doktor bana senin şu gri iğneden verdi, beraber bir şey daha yapacağız yani anlayacağın” dedi gülerek. Uzun uzun sarıldık ağladık. O günü hiç unutamıyorum. Beni bu kadarda anlayabileceğini tahmin bile edemezdim.

Acaba yaradan beni ona bu durumu daha hızlı kabullenmesi için mi yollamıştı? Ya da onu bana uzun zamandır iyi anlaşamadığım arkadaşım diyabetin sadece bana değil herkese kalıcı misafir olabileceğini göstermek için mi yollamıştı? Bilmiyorum. Tek bildiğim şey eksikliklerin bazen bağlayıcı bir güç oluşturduğuydu.

Eksiklikler her zaman olumsuzlukları getirecek değil ya!

İnsülin her ikimizde de eksikti. Pankreaslarımız süresiz bir greve başlamıştı, isyandaydı. Ama Ezgi’yle tüm eksikliklere rağmen tam olduk, bir olduk. Bir şarkı söyledik beraber.

“Korkma ondan bundan
Ne ölümden ne hayattan
Bu dünyada gördüklerinin
Hepsi bir, hepsi haktan.”

Artık diyabetten bile daha yakın bir arkadaşım oldu. Bana, beni ve olumsuz olarak gördüğüm her şeyi sevdirdi.

İyi ki…

Uzun zaman sonra benim için önemli bir dostluk hikayesiyle buradayım. Bir fincan, bir kupa, bir bardak kahvenizin yanına Ezgi ve Edibe’nin en sevdiği şekersiz diyabetik kek tadında bir öykü bırakıyorum.

Afiyet olsun…

Edibe Vural

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 9 Ocak 2020 at 11:53

    Bayıldım. Dostluğunuza, Ezgi’ye, sana, anlatımına 😍👌🏻

    • Cevapla Edibe Vural 9 Ocak 2020 at 12:36

      Didem ablacığım beğenmene çok sevindim. 🙂

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 9 Ocak 2020 at 14:04

    O arkadaştan bende de var Edibecim. Gri ve turuncu olanından bi’ tanesine “Lantusçuğum” diyorum. Gece dostu Lantus. Annem ve babamın da arkadaşıydılar yani aileden miras diyabet dostlarımız. Bununla yaşamayı kabullenince de güzel hayat. Ben uzun bir süre kabullenmemiştim. Şimdi seni okuyunca daha da farklı hissettim. Çanakkale’de bir diyabet dostun daha var. Ezgi ile dostluğun için de kocaman bir maşallah diyelim. Herkese nasip olmaz. Ve ne kadar güzel anlatmışsın.
     
    Tebrikler, çok tebrikler..

    • Cevapla Edibe Vural 9 Ocak 2020 at 18:19

      Gökçe ablacım bu yorumunu okurken kendimi öyle garip hissettim ki. Diyabet oldukça yakın bir arkadaş gerçekten; bu arkadaşın huyuna suyuna gitmedikçe düşmanlaşabiliyor. Ama en güzel yanı başka dostlar da edinmeni sağlıyor. Taaa Çanakkale’den bana bir dost kazandırdı bak 🙂
       
      Çok öpüyorum

  • Cevapla Demet Uncu 9 Ocak 2020 at 15:24

    Edibeciğim okurken, bu soğuk kış gününde içim ısındı inan. Ne güzel dile getirmişsin … Ne harikulade bir dostluğa sahipsiniz. İçime güzel, samimi duygular uyandırdığın için teşekkür ederim sana. Sevgiler ….

    • Cevapla Edibe Vural 9 Ocak 2020 at 18:20

      O kadar mutlu oldum ki. Bu soğuk kış gününde birazcık iç ısıtabildiysem ne mutlu bana 🙂
      Çok sevgiler…

  • Cevapla Hüseyin KüçükKelepçe 10 Ocak 2020 at 12:57

    Çok beğendim. Duygulanmak iyi mi, kötü mü bilmiyorum ama duygulandım. Acı, “gerçek dost” olmanızı sağlamış. Kanımca mutluluk anlarında başlayan beraberlikler daha kısa ve sanal oluyor. Acı gerçek; mutluluk hayal diye inanıyorum. Yazı için çok teşekkürler…

    • Cevapla Edibe Vural 10 Ocak 2020 at 16:38

      Bu küçük hikayede anlatmak istediğim tam da buydu. İnsanlar acılardan kaçar hazlara koşar.. Fakat en güzel meyveyi uzun sürede sancıyla doğuran ağaç verir. Dostluk, arkadaşlık, belki aşk ve tüm insan ilişkileri acılarla ve zorluklarla olgunlaşıyor… Zaman ayırıp okuduğunuz için asıl ben teşekkür ederim 🙂

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan