Bir Kahve Molası

Göçüp Kalan | 2

2 Nisan 2020

Yazı: Göçüp Kalan - 1 | Yazan: Edibe Vural

* Öykünün birinci bölümü için 👉🏻 Göçüp Kalan | 1

Hayat bölümlerden oluşur demiştim; işte biz de ikinci bölüme bir tren vasıtasıyla ulaşmaya çalışıyorduk. Babam mektubunda bu trene kara diyordu. Hakikaten de hem ruhu hem de kendisi kapkara bir trendi. Belliydi içinde nice özlemler taşıdığı.

Yolculuk tedirginlik doluydu ama yine de ablam, annem ve ben göz göze gelince sanki içimizdeki korkuya ve belirsizliğe savaş açarak gülümsüyorduk. Trende geçen üç gün boyunca hayaller kurduk, yolları izledik. Daha önce büyük şehir bile görmemiştik, şimdi ülke değiştiriyorduk. Hayallerin de sınırlı olduğunu, deneyimlerimize bağlı olduğunu o günlerde anladım.

Hiç deniz görmemiş bir çocuğun denizi düşlemesi zordu…

Bizim köyde olmayan her şeyi görüyordum yolda. En çok hayal edemediğim şeyleri… O günlerde öğrendiğim başka şeyler de oldu. Mesela zamanın izafi olduğunu öğrenmiştim. Üç günlük yolculuğun bize otuz gün gibi gelmesi buna bir örnekti.

Ama nihayetinde Almanya denen umut dolu ülkeye ulaşmıştık. İlk defa seyahat etmiş olmanın acemiliğini ve trende üç gün oturarak geçirdiğimiz yolculuğun yorgunluğunu taşıyordu vücudumuz. Sadece omzumuz, boynumuz tutuk değildi; bakışlarımız da bir o kadar tutuktu. Burası bizim köye hiç mi hiç benzemiyordu. Ayağımı bu toprağa bastığım anda anladım buralara yabancı olduğumu…

Yakınlardan gelen bir ses tüm bu yabancılığı birkaç dakikalığına da olsa bozmuştu.

“Zehra yenge!”

“Buradayım burada” elini sallayarak bize doğru yürüyen Mustafa ağabeye koşarak sarıldım.

“Vay kerata, ne kadar büyümüşsün.”

Arkamdan ellerinde kuru gıda ve ümit yüklü tahta bavulları taşıyan anneme, ablama baktı ve “Ohooo maşallah Yozgat’ta adam bırakmadınız herkes Alamanya’da” dedi sigaradan sararmış bıyıklarının altından gülerek.

Mustafa ağabey komik bir adamdı.

Babamla aynı fabrikada çalışıyorlardı, babam bizim geliş saatimizde fabrikada olacağından Mustafa ağabeye rica etmiş Mustafa ağabey de bizi yeni evimize kadar getirdi.

“İşte burası da yeni eviniz, bir sokak var bizim evle arada. Akşam ne yeriz, diye düşünme yenge. Fatma sizin için hazırlık yaptı. Hüseyin ağabey tam 16:00 da paydos eder, fabrikanın servisi tam 16:35’te bırakır eve. Yenge Almanlar öyle dakikler ki; 16:40’ta gelecek olsa beş dakika için hesap sorabilirsin” dedi ve akşam görüşmek üzere evden ayrıldı.

Ablam ve ben beyaz duvarlı, tahta tabanlı, üç odalı bu evde koşturduk bir süre. Annem vücudundaki tutukluğu üzerinden bir yelek çıkarıp fırlatır gibi attı. Hemen bavulları açmaya koyuldu.

“Acaba önce temizlik mi yapsak Gülizar?” dedi ablama dönerek.

Hızlıca kabullenmişe benziyordu yeni evini. Kabullenmeyecekti de ne yapacaktı? Artık Almanya’daydık, geçici de olsa para biriktirene kadar burası bizim evimizdi. Mustafa ağabeyin dediği saatte bir kapı sesi duyduk. Ablam ve ben kapıya koştuk. Babamı görüp kucağına atladığım o an yabancılık, misafirlik nedir unutuverdim. Babam beni hâlâ tek eliyle havalara kaldırabiliyordu üstelik, gücünden hiçbir şey kaybetmemişti. Belki de çok daha güçlü bir adamdı o artık…

Annem arkamızda hasret dolu gözlerle kucaklaşmamızı izliyordu.

Babam annemin elma yanaklarını öptü ve sanki şekerli bir şeyler yemiş gibi dudaklarını yaladı. Bal vardı sanki annemin teninde. Annemi, babam Almanya’ya gitti gideli ilk defa eskisi gibi güler yüzlü gördüm o gün. Kavuşmak, gıdıklanmak gibi güldürüyordu insanı…

O akşam Mustafa ağabey ve üç aylık gebe karısı Fatma abla ile çok güzel zaman geçirdik. Biz köydekilerden bahsettik, onlar annemin çalışacağı fabrikadan, bizim okulumuzdan bahsettiler.

Yaklaşık bir hafta sonra evin eksiklikleri tamamlanmıştı. Pazartesi günü annem fabrikada çalışmaya, ablam dil kursuna, ben ise öğrencilerinin çoğunluğu misafir işçilerin çocuklarından oluşan bir okula gidecektim. Bütün hafta sonu annem beni tembihledi:

“Yaramazlık yapmayacaksın Akın! Çok konuşmayacaksın Akın! Çişin gelirse tutacaksın Akın! Her şeye elini sürmeyeceksin Akın!”

Öğretmenimiz Anna adında inanılmaz uzun, daha önce çevremde hiç görmediğim kadar sarışın, kalın sesli ve sert bir kadındı. Önceleri çok ısınamasam da sonraları sevecektim. Sınıfımızda Yunan, Yugoslav, Macar, Türk işçi ailelerin çocukları vardı. Çocukken sınıf arkadaşlarımın hangi milletten olduklarını bilmiyordum, hepimiz bana göre tek bir millettendik. Çocuktuk. Dillerimiz farklı olsa da oyun oynayabiliyorduk, dinlerimiz ayrı olsa da paylaşabiliyorduk, sarılabiliyorduk.

Büyüdükçe öğrendim millet, din, dil ne demekmiş.

Almanya’ya gelişimizin üstünden beş ay geçmişti. Annem ve babam memlekette yeni ve rahat bir hayatın güvencesi olan belli bir miktar para için canlarını dişlerine takmış çalışıyorlardı. Ablam dil okulunda hızlı bir başarı göstermişti. Artık alışverişi o yapıyor Alman komşularımızla o konuşuyordu. Ben ise okuldaki arkadaşlarımla daha da kaynaşmıştım.

Annem ve babamın Almancasına göre bizim Almancamız çok daha iyiydi. Ailecek bir yere gidecek olursak onlar susuyor biz anlatıyorduk çoğu şeyi. Ama içimde çelişki yaşamıyor değildim. Okulda Almanca konuşuyorduk fakat adımımızı evimizin bulunduğu semte attığımız anda sanki Türkiye’de gibi hissediyorduk, davranıyorduk.

Hep treni düşünüyordum. Kara tren bizi geri dönülemeyecek bir yola sokmuştu; ne buralı olabiliyorduk ne oralı.

Belki de biz Kara Trenli’ydik.

Burada adeta küçük bir Türkiye oluşturmuştuk. Burası Kreuzberg’ti. Berlin’in diğer yerleri gibi değildi, her an her yerden Türkçe kelimeler havada asılı dururdu ve ben bu kelimelere tutunmaya bayılırdım. Başları bağlı kadınlar Kreuzberg pazarında Alman kadınlarla aynı sebzelerden alırlardı. Bazen Almanlar bozuk fakat samimi bir Türkçe’yle “Selam” derlerdi, bazen bizler Almanlar’ın o tok seslerini ve gırtlak yapılarını taklit ederek “Halo” derdik.

Elbette her Alman bu kadar sevimli değildi.

Bir şey demelerine gerek kalmayan küçümseyici bakışlarından rahatsız olmamak için insan da olmamak gerekirdi. Ama Kreuzberg’te mutluyduk, aradığımız her şeyi bulabiliyorduk. Hatta öyle ki bir gece Fatma abla baklava aşermiş, Mustafa ağabey ve babamın baklavayı bulmaları sadece yirmi dakika sürmüştü. Köşe başında baklavacılık yapan Dündar ağabeyi uyandırıp dükkanı açtırmışlar. Az tanımak çok tanımak mühim değildi bu semtte, gurbette olmak aynı bardaktan su içmek gibiydi. Herkesi birbirine bağlayan gizli bir bağ vardı. Yardım etmek yazılı olmayan bir kanundu.

Fatma abla baklavayı yerken, “Anamı babamı da aşerdim desem bulur getirir misiniz?” diye sordu gözlerinden inci boncuklarını dökerken. Kimse bir şey demedi ama yediden yetmişe her yüreğe bir gurbet sancısı girdi…

Babamın ve annemin eve gelmesini bayram bekler gibi beklerdim. Babam ve annem gelecek, hep birlikte yemek yiyeceğiz ardından bir çaydanlık ıslık çalarak kaynayacak ocağın üzerinde, babam duvardaki sazını alacak, başlayacak çalmaya…

Gurbet Elde Bir Hal Geldi Başıma,
Ağlama Gözlerim Mevlâ Kerimdir.
Derman Arar İken Derde Düş Oldum,
Ağlama Gözlerim Mevlâ Kerimdir.

Ve biz bir türküyle köyümüze gideceğiz birkaç dakikalığına…

Özlem diniyordu, kavuşmak başlıyordu bu saatlerde. Birkaç türküden sonra akrabaya eşe dosta mektuplar yazılırdı. Ses kayıtları çekilirdi. İşte beni çocukluğuma bağlayan, koşup koşup saklandığım, çıkmak istemediğim anlar bunlardı…

Yıllar burada birbirini kovalayan çevik kediler gibi geçiyordu. Yılda bir kere memleketi ziyarete gidiyorduk. Her gidişimizde aidiyet hissimin biraz daha köreldiğini hissediyordum. Köyümüz, orası benim, annemin babamın doğduğu yerdi, biz oralıydık. Ama artık bize orada Almancı diyorlardı. Almanya’da yabancı, memlekette Almancı olmuştuk. Ziyarete giderken bavulları kahveler, çikolatalar, oyuncaklar, Türkiye’de olmayıp Almanya’da olan ev eşyaları, kırtasiyelikler ile dolduruyorduk.

Yüzümüze bakılmadan bavullara bakılıyordu…

Bizim bu bavullarla imtihanımız hiç bitmeyecek diyordum. Ne de olsa gurbetçiydik, en önemli aksesuarımız bavullardı. İçinde bazen tarhana taşınıyordu bazen Alman çikolatası… Hep göçüyorduk. Oradan oraya savruluyorduk. Arada bir yerlerde sıkışmıştık. İki farklı ülkenin yüklediği karakterler arasında rolleri şaşırıyorduk.

Tüm bu çalkantılarla beraber yıllar geçti.

Özümü, aidiyetimi hissedemeden büyüdüm. Büyürken sıkışmış, sıkıştıkça düzleşmiştim. Ben tıpkı babamın istediği gibi bir mühendis olmuştum. Babam ve annem Türkiye’de hayalini kurdukları o rahat hayat için hiçbir zaman para biriktirmediler; onun yerine Almanya’da bir ev, araba sahibi oldular ve en sonunda emekli olup göçüp kalmışlardı. Ablam, Alman bir eş seçmişti kendine. Biz hâlâ Almanya’da yabancı, memlekette Almancıydık.

Benim ise İlkay’ım vardı, yaklaşık beş yıldır beraberdik. İlkay’ın babası da tıpkı benim babam gibi 70’lerin başında işçi göçü ile Anadolu’dan Almanya’ya göçmüştü. İlkay ile Berlin’de bir Türk derneğinde tanışmıştık. Arada kalmışlığımızı paylaşıyorduk önceleri daha sonra türküleri, filmleri, kitapları paylaştık. Bir baktık ki biz bir olmuşuz. Paylaştıkça çok olmuşuz.

Henüz evleneli birkaç ay olmuştu, gece üç gibi annem aradı ağlayarak.

“Baban öldü” dedi. Nefesi daha yetmedi konuşmaya…

Nasıl yani? Bu kadar mıydı? Bir yarım hayal uğruna yaşanmış bir ömür bu kadar hızlı sonlanacaktı öyle mi? Fabrikada makine seslerinden hasar almış kulağın beni duyar mı şimdi? Bize yetmez miydi o topraklar baba? Öldün bak, can gitti, ten bitti…

Babamı Yozgat’ta defnettik.

En azından cansız vücudu memleket toprağına doydu. Babamın etlerini memleketimin kurdu kuşu yedi… Ruhunu ise Alman fabrikaları… Annemin babama ördüğü hırka yarım kaldı. Son zamanlarda üşüyordu çokça.

“Almanya’nın her şeyine eyvallah ama şu soğuğuna alışamadım be Zehra” diyormuş.

“Belki memleketin toprağı ısıtır seni baba” diye seslendim mezarın başında. Hasret ile ölüm ne yakınmış meğer. Babamın ölüm sebebi için kalp krizi dediler. Acaba hasret miydi onu öldüren? Kim bilir…

Ben ise bir yarım hayale tutundum babamın mirasıyla. İlkay ile çalışacağız, para biriktireceğiz memlekette rahat ve mutlu bir yeni hayat için…

Ne dersin baba?

Yarım yamalaklığımızı tamamlar mıyız ola?
 
 

Bu ay bir fincan, bir kupa, bir bardak kahvenizin yanına arada sıkışmışlığı ve yarım kalmışlığı anımsatacak bir dilim mozaik kek tadında bir öykü bırakıyorum buralara.

Afiyet olsun…

Edibe Vural

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

5 Yorum

  • Cevapla Neşe Atalay 3 Nisan 2020 at 11:11

    Cümle kuramıyorum .Çok beğendim. Nuri Bilge Ceylan filme çekmeli.

    • Cevapla Edibe Vural 3 Nisan 2020 at 20:11

      Beğenmenize çok sevindim Neşe hanım 🙂 Zaman ayırıp okumanız beni oldukça mutlu etti.
      Bilmem ? film olur mu ki? Çok incesiniz teşekkürler 🙂

  • Cevapla Hüseyin Küçükkelepçe 4 Nisan 2020 at 13:35

    İlki gibi çok beğendim. Göçenlerin hepsi kaldı. Dönen yok seferinden.
     
    Sessiz Gemi
     
    Artık demir almak günü gelmişse zamandan
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

    Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
    Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
    Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

    Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
    Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

    Yahya Kemal Beyatlı

    • Cevapla Edibe Vural 5 Nisan 2020 at 02:44

      Benim için anlamları büyük iki şiir paylaştınız farkında olmadan, belki de farkında olarak… Her yorumunuz beni ihya ediyor. Varolun 🙂

  • Cevapla Barlas 11 Nisan 2020 at 10:11

    Hem tesadüf başarılı, hem de öykü. 😊🖐

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan