Heybemde Kelimeler

Stereotipleri Yolda Bırak

17 Eylül 2020

Öykü: Stereotipleri Yolda Bırak | Yazan: Pelin Öncüoğlu Işık

Bir aydan biraz uzun bir süredir, sırtımda çantam Güney Amerika’nın şehirlerini keşfediyorum. Bu Güney Amerika’ya ikinci gelişim ve bu sefer rotayı Brezilya’dan başlatıp, Rio de Janerio’dan Uruguay’a tüm sahil şeridini gezdim. Uruguay’dan da kıtada en sevdiğim ülke olan Arjantin’e geçtim. Buenos Aires’te bir kaç gün oyalanıp kıtanın en güneyine uçtum. Böylece Brezilya’nın sıcak kumlarından Darwin’in ateş toprakları Ushuaia’nın çetin iklimine geçiş yapmış oldum.

Bir ayda pek çok insan, pek çok anı biriktirmenin tatlı mutluluğu var üzerimde. Bu Güney Amerika’ya ikinci seyahatim olduğu için bu sefer çok stratejik hazırlanmış, kompakt bir çanta ile seyahat ediyorum. Yolculuğumun Peru ve Arjantin ayağında kilometrelerce yürüyüş ve tırmanış içeren rotalar bulunuyor. Bu sebeple zaten oldukça hafif olan çantamdan iki ufak torba ayarlayıp Buenos Aires’de kaldığım hostelde bıraktım.

Geri dönüş yolunda bir yerlerde tekrar Buenos Aires’e uğrayıp o iki parça eşyamı da almayı planlıyorum. Zaten yanımda sadece iki tayt, beş t-shirt, bir polar, bir yağmurluktan başka kıyafet yok. Hatta kıyafetlerimi de mümkün olduğu kadar eski eşyalardan seçtim ki; dört ay boyunca giyilip yıkanmaktan iyice eskiyecek t-shirtlerin birkaçı ve taytların da biriyle vedalaşayım. Çantamda açılan o küçücük yeni boşluğu ise kendime ve aileme getireceğim üç beş parça hediyelik eşya ile doldurmak niyetindeyim.

Seyahat ederken çanta toplamak konusunda hep çok iyi oldum.

Herhalde bunu senelerce yaptığım dağcılık, kampçılık ve trekking’den gelen kültüre borçluyum. Doğada, senin için enerjinin o çok kıymetli olduğu yerde, attığın her adıma yüklediği her gram ağırlık için küfür eder insan. Bu sebeple her seferinde biraz daha hafif bir çanta ile yola çıkar. Bu kıymetli hayat dersi sayesinde on kilo kadar bir çanta dört ay boyunca evim olacak.

Olabilecek en sade halimle kıtanın bu en güney noktasındayım. Buraya geldikten çok kısa bir süre sonra Kolombiya’lı bir kızla arkadaşlık etmeye başladım. Birkaç gün üst üste çok sıkı rotalar tırmandık, kıtanın en güzel noktalarından biri olan Tierra del Fuego Ulusal Parkı’nda da bir kaç rotayı bitirdik. Yavaş yavaş pusulamı kuzeye doğru yönelteceğim. Fakat bugün yorgun bedenimi biraz dinlendirip hostelimizin ortak alanındaki şöminenin yanında, Husky köpekleriyle birlikte kıvrılıp, elime defterimi kalemimi alıp bir şeyler karalamak, içimde birikenleri sayfalara akıtmak istiyorum. Fakat önce sıcak bir duş alacağım.

Yola çıkalı bir ayı geçmiş, sarı kâküllü saçlarımın altından kahverengi saçlarım belirmeye başlamış bile. Saçlarımı boyama vakti çoktan gelmiş. Evet doğru duydunuz, on kilo bile olmayan çantamın içinde her ay için bir kutu saç boyası var. Üzerimde iki tayt ile dört ay dolaşacak olmam bir karış kahverengi saçla dolaşacak olduğum anlamına gelmiyor elbette. Aslında bu hassasiyetimin altında başka bir şey yatıyor.

Stereotipler.

Seyahat destinasyonlarım ülkemden uzaklaşmaya veya farklılaşmaya başladıkça, yolda tanıştığım insanların büyük çoğunluğunun tanıdığı ilk Türk olmaya başladım. Onların gözündeki Türk imajından çok farklı bir imaj çiziyor olduğum kesindi. Pek çoğu tek başına bir Türk kadını olarak Güney Amerika’ya seyahat etmemi çok enteresan buluyor, bir kısmı bunun üzerine benim esmer değil de beyaz tenli, çilli olmama şaşırıyor, bir diğer kısmı beş dil bilmeme şaşırıyor, bir başka kısmı “Jägerbomb” gecelerinde pek çoğunu geride bırakmamı anlamlandıramıyor ve liste böyle uzayıp gidiyordu.

Seyahat etmenin, özellikle de yalnız seyahat etmenin en güzel tarafı bu. İnsanı ön yargılarından, doğru bildiği yanlışlardan arındırıyor. Bazı milletlere karşı edindiğin genel yargıları yırtan birileriyle tanışmak, farklı kültürlerden senin ülkene bakışlarını görmek, aslında dünyanın öbür ucunda çok farklı kültürlerin içine doğmuş çok farklı yetiştirilmiş bu insanlarla nasıl da aynı olduğunu görmek insanı dünyaya çok daha farklı bakmaya yöneltiyor.

Hep söylerim; insanlar yetişkin yaşlarının başlarında hayata karşı algısını çok daha iyi oturtabilmek için sırtına bir sırt çantasıyla yabancı olduğu ülkelere seyahate yollanmalı.

Herhalde bu seyahatler askerlik gibi zorunlu olsaydı dünyada ırkçılık kalmazdı.

Ülkemin topraklarında o kadar milliyetçi ve hassas olmayan ben, nasıl oluyorsa ülkemden uzaklaştıkça daha milliyetçi oluyorum. Stereotiplere karşı bir hassasiyet başlıyor bünyemde. O yüzden birileri “Aa ben Türkleri esmer, kıvırcık zannederdim” deyince hemen kaşınmaya başlıyorum. Gitgide Araplaşan ülke kültürünün de etkisiyle ırkımızı hâlâ Arap ırkıyla karıştırıyor olmalarına, büyük bir azametle verilen cevaplarla karşılık veriyorum.

Önceleri bembeyaz halimi ve sarı saçlarımı -orijinal sarışın değilim ama annem sarışın, yeşil gözlü- şaşkınlıkla karşılayan kitleleri, “Bizde çok var sarışın” gibi savunma cümleleri ile uzun uzun cevaplıyordum. Sonra kıtanın içlerine doğru yol aldıkça bu sarışın olma olayı bayağı milliyetçi bir meseleye dönüştü benim için. Artık beni görünce şaşkınlıktan ağzı açık kalan bu kişilere “Evet sarışınım, bizde de bir sürü sarışın var” diyordum.

Sarışın olmayı resmen gurur yapmıştım. Aslında bu ilk Güney Amerika seyahatimden yanıma kalan küçük notlardı. İşte bu yüzden iki taytla seyahat etmeme rağmen o dört boya kutuyu yanıma almaya üşenmemiştim.

Bugüne kadar kıtada otobüsle 5750 km yol almış, kilometrelerce de tırmanış yapmıştım. Ve sıcacık bir duşun hayaliyle keyifle gevşemiştim.

Kıtanın bu en soğuk, Antartika’ya en yakın kara parçasında hostellerdeki en önemli kriter sıcak sudur.

Ushuaia’da her hostelde kaynar su bulunur. Ayrıca hostellerin içi her zaman sıcacıktır.

Koltuğumun altına bir torbaya koyduğum saç boyamı sıkıştırdım, öbür elime de havlumu ve şampuanımı aldım. Ayaklarıma da parmak arası terliklerimi geçirip ortak duşların yolunu tuttum. Sıcacık suyun altında günlerdir yürümekten gerilmiş kaslarım yumuşamaya başladı. Bir yandan suyun vücuduma gelen kısmını boynumun ve omuzlarımın altına sabitlerken öbür yandan da saç boyamı çıkartıp el yordamıyla saçlarıma sürmeye başladım.

Ayna karşısında değilim. Tek tek ayırıp fırça ile saçlarımı boyayabilecek durumda ise hiç değilim fakat elimden geldiğince boyaları saçlarımın diplerine dağıttım. Parmaklarımla iyice ovuşturup saçıma yedirmeye başladım. Derken çat. Elektrikler kesildi. Haydaa! Yandaki duştan Anna seslendi.

“Nereden çıktı bu şimdi?! Hiçbir şey göremiyorum.”

“Ay ben sabunlu kaldım ben de hiçbir şey göremiyorum.”

Halbuki ben sabunlu değil saç boyalıyım.

Derken, koridorda bir ayak sesi oldu. Elindeki fenerle zifiri karanlık holü aydınlatarak hostelin sahibi Maria kapıda belirdi.

“İçeride herhangi biri var mı? Yardıma ihtiyacınız var mı?”

Anna hemen cevap verdi.

“Evet Maria, Pelin ve ben duştayız.”

“Tamam duş perdelerinize doğru ışık tutayım da rahat çıkın.”

Çıkmak mı? Ama ben bu boyayı kafama yeni sürdüm.

Yarım saat durması lazım bunun. Haydaa! Nereden çıktı bu elektrik kesintisi şimdi!

“Maria ne zaman gelir elektrikler biliyor musun?” diye sordum.

“Bir arıza olmuş. Onu tamir etmeleri bir saati bulurmuş.”

“Hımm, ben biraz sabunlu kaldım da beklerim o zaman.”

Çoktan işini bitirip duştan çıkmış olan Anna ise; “Ben çıktım odaya doğru geçiyorum” diye ekledi. Maria da elindeki el feneri ile sabırsızlanmaya başlamıştı.

“Pelin elektrik yakın zamanda gelmez. Birazdan da sular soğumaya başlar. Bence hemen duştan çık.”

“Yok önemli değil. Sen beni bekleme Maria.”

“Tamam sen bilirsin.”

Maria daha fazla dayanamayıp beni hostelin penceresiz, karanlık duşlarında zifiri karanlığın ortasında bıraktı.

Kolumda saat olmadan bir müddet gitgide soğuyan duşun içinde öylece çıplak ve kafası boyalı bir şekilde bekledim.

Bir müddet sonra bacaklarımın ayakta durmaktan yorgun düştüklerinden yola çıkarak yeteri kadar vakit geçtiğine kanaat getirip saçımı yıkamak için duşu açtım.

Tanrım! Su resmen Antartika’dan geliyordu.

Öyle soğuktu ki suyun kafamda değdiği yerler uyuşuyordu. Beynim uyuşma ile sersemleşme arasında iken kafamdaki boyaları güzelce akıttım. Eskimolar bebekleri doğar doğmaz bağışık sistemlerini kuvvetlendirmek için suya atarlarmış derler. O gün benim bağışıklık sistemi tavan yapmıştır herhalde.

Buzzz gibi suyla duşumu tamamlayıp çıktım.

Bir saat sonra elektrikler gelmişti. Hostelimiz tekrar sıcacık bir yuva olmuştu. Aynada gördüğüm kadarıyla ben de hâlâ çilli, sarışın bir Türk kadınıydım.

Pelin Öncüoğlu Işık

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Burak Süalp 17 Eylül 2020 at 14:01

    Pelincim, harika bir yazı olmuş. Bayıla bayıla okudum. Bence sen genç Türk kadınlarının gurur abidesisin. Cesaretin bulaşıcı olsun canım sarışın arkadaşım 😂😘

    • Cevapla Pelin Öncüoğlu Işık 18 Eylül 2020 at 11:45

      Burakcım saol cnm arkadaşım ❤️ Bazen tuhaf şeyleri gurur yapıyorum ama olsun 😂🙈

  • Cevapla Hatice Kopuz 17 Eylül 2020 at 19:27

    Çok beğendim.
    Akıcı bir üslupla yazılmış.
    Emeğinize, yüreğinize sağlık.

    • Cevapla Pelin Öncüoğlu Işık 18 Eylül 2020 at 11:44

      Hatice Hanım güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim 🙂

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan