Çok Gezen Abi

Gavurağılı Yürüyüşü | Likya Yolu

8 Ocak 2021

Gavurağılı

 
 
1. Bölüm 👉🏻 Paylaştıkça Çoğalıyor İnsan
2. Bölüm 👉🏻 Korkularımı Cihangir’de Bıraktım
3. Bölüm 👉🏻 Umarım Unuttukları Çok Yer Vardır
4. Bölüm 👉🏻 İnsanoğlu Baki Değil, Devrilir Ağam
5. Bölüm 👉🏻 Herkes Zengin Ama Kimse Özgür Değil
6. Bölüm 👉🏻 Peksimet | Kırlangıç Sanat Atölyesi
7. Bölüm 👉🏻 Herakleia | Sekiz Bin Yıllık Miras
8. Bölüm 👉🏻 Bu Kampta Mucize Var
9. Bölüm 👉🏻 Bodrum | Kesişen Yollar
10. Bölüm 👉🏻 Datça | Hâlâ Çok Güzel
11. Bölüm 👉🏻 Marmaris | Zaman Tünelinden Çıkan Kuzen
12. Bölüm 👉🏻 Kayaköy | Kurtuluş’un Hayalet Mirası
13. Bölüm 👉🏻 Ölüdeniz | Aşk Böyle Bir Şey
14. Bölüm 👉🏻 Likya Yolu | Anaerkil Topraklara Yolculuk
15. Bölüm 👉🏻 Faralya – Kabak Koyu | Likya Yolu
16. Bölüm 👉🏻 Kabak Koyu | Likya Yolu
17. Bölüm 👉🏻 Alınca Yürüyüşü | Likya Yolu
18. Bölüm 👉🏻 Yediburunlar, Alınca’dan Gey’e | Likya Yolu
 
 

19. Bölüm | Gavurağılı Yürüyüşü | Likya Yolu

Yediburunlar üzerinden Akdeniz’e bakan o ıssız toprak terasta, geceyi gökyüzünde milyonlarca yıldız, karanlığın içinde bir sürü minik göz ve bana on metreden fazla yaklaşmayan bir keçiyle geçirmiştim. Muhteşem bir tecrübeydi. Gecenin sonunda ateşi söndürüp çadırıma geçmiş, yeryüzünde o an orada olmaktan ne kadar mutlu olduğumu düşünerek uykuya dalmıştım.

Yediburunlar17 Ekim 2017, Gey. Günün ilk ışıklarıyla erkenden uyandım. Taşıdığım yüke, her gün kilometrelerce yürümeye, her gece başka bir yerde uykuya dalıp, kimi zaman bir bungalovda yatakta, kimi zaman çadırda matın üzerinde uyanmaya iyice alışmıştım. Artık ağrım sızım kalmamıştı. Yattığım yerde gerindim, sırtüstü yatar vaziyette ellerimi başımın arkasında birleştirdim, ensemi avuçlarıma aldım, çadırın tepesini seyretmeye başladım. Sabah güneşi çadıra vurmuş, yeşil yeşil ısıtmaya başlamıştı. Uzaklardan deniz kokusu geliyordu. O gün Gavurağılı Köyü’ne yürüyecektim.

Hangi günde olduğumu hatırlamaya çalıştım, hatırlayamadım. Saymaya çalıştım, çıkartamadım. Hangi günde olduğuma dair hiçbir fikrim yoktu. Bunun bir önemi var mıydı?

Uyandığım günün hangisi olduğunun bir önemi yoktu. Fakat hangi güne uyandığımı bilemememin çok önemi vardı. Yıllarca günün hangi dakikasında olduğumu bile bilmiştim. Ofisten ne zaman çıkacağımı, ne zaman yemek yiyeceğimi, hangi faturayı hangi gün ödeyeceğimi, hiç de umurumda olmayan yıldönümlerini ezbere bilmiştim. Şimdiyse uyandığım günü bile bilmiyordum. Nefes alıyordum, esniyordum, Akdeniz’den gelen müthiş kokuyu içime çekiyordum.

Matın üzerinde bir süre daha tembellik yaptıktan sonra kalktım, çadırdan çıktım. Kahve yapacak kadar suyu demliğe, gün içinde içeceğim yarım litre kadar suyu da matarama koyup, kalanıyla dişlerimi fırçaladım, yüzümü yıkadım. Ardından matımı çadırdan çıkarıp toprağa serdim. 10dk kadar süren sabah egzersizimi yaptım.

Huzur bulmak için bu anlara özel anlamlar yükleme, kimi davranışları ritüelleştirme ihtiyacı duymuyorum. Zihinsel olarak zaten huzurlu olduğum bu yerde bir yandan da bedenimi esnetiyor, yeni güne hazırlıyorum. Güneşi selamlamak, bir şeyler için şükretmek bana göre değil. Yapana da itirazım yok. Herkes nasıl mutlu oluyorsa öyle yapabilir.

KöyBir önceki günden ayırdığım salatayla ve Gerard’ın verdiği mandalinayla kahvaltımı yaptım. Matın üzerinde kucağımda defterim günlük notlarımı tutarken etraf oldukça sakindi. Bulunduğum yerden gelip geçen kimse olmadığı gibi çevrede de akşamki hareketlilikten eser yoktu. Denizin üzerinde yüksekte uçan kuşlar vardı ama ne olduklarını çıkartma şansım yoktu. Martı olabileceklerini düşündüm işin kolayına kaçarak.

Kamp ocağının üzerinde kaynayan suyla kahvemi yaptım. Yola çıkmadan önce bulunduğum yerin biraz daha keyfini çıkartmak üzere matın üzerine uzandım, Kate Clow’un kitabından o gün yürüyeceğim rotayı okurken, kokusunu içime çeke çeke kahvemi içtim. Alınca’dan sonra geçtiğim Gey ile Bel köyleri arasında bir noktadaydım. Buradan sonra Bel Köyü’nün ardından, Belçeğiz’i geçip akşama Gavurağılı Köyü’ne varmayı planlıyordum.

Alınca’dan Bel’e giden ikinci bir rota da Sidyma Antik Şehri’nden geçiyor. O alternatif rotayı da bir başka Likya Yolu yürüyüşüne bırakarak bu sefer Gey üzerinden yürüyordum.

Kahvemi içip yol planını çalıştıktan sonra kalktım, eşyalarımı ve çadırımı topladım, çantama yükledim. Akşam ateş yaktığım yerin etrafı taşlarla çevrili olsa ve görünürde yanan bir şey kalmamış olsa da ateşin tamamen söndüğünden emin olmak için üzerine su döktüm ve toprak attım. Ardından mıntıka temizliği yaptım ve toprak terası tertemiz bırakarak çantam sırtımda yola düştüm.

Yol boyu karşımda, Yediburunlar’ı oluşturan yamaçlardan birinin üzerinde, sarp kayalıklarda oradan oraya seken keçileri görüyordum. Gece yanıma gelen ve ateş başında oturan belki de onlardan birisiydi, bilme şansım yoktu. Konakladığım o noktadan itibaren, orman içinden ve çoğunlukla kolay bir yoldan devam ediyordum yürüyüşüme. Bana yol boyu taşların arasından semenderler, tepelerden keçiler eşlik ediyordu. Nihayet Yediburunlar’ı geçip anayola vardım. Burası Bel Köyü’ydü.

BelBirkaç evin arasından geçip küçük köyün meydanına doğru ilerledim. Burada kimi bahçe duvarlarının içinde, taşlar arasında tarihi eser parçaları açık seçik görünüyordu.

Tarihi eser kalıntılarını korumanın en iyi yollarından birisi de bu olabilir; kalıntılara zarar vermeyecek şekilde günlük kullanımıma müsaade etmek. Çoğu köy insanı onların değerini bilir, korur.

Köy meydanından geçerken keçilerinin peşinden koşan orta yaşlı bir kadınla karşılaştım. Selam verdim, Özkan’ın önceki gün tarif ettiği Fatma Abla’yı ve evini sordum. Kendisiymiş. Yamaca doğru olan turuncu evi gösterdi. Hem odalarını kalanlara kiraya veriyor hem de kahvaltı, yemek servisi yapıyormuş.

Evi işaret ederek “Sen eve geç, ben keçileri bir çevirip geliyorum” diye seslendi, hayvanların arkasından gitti. Onun keçileri kovalamasını seyrederek eve doğru ilerledim. İki katlı evin avlusunda daha sonradan tanıştığımızda Fatma Abla’nın eşi ve babası olduğunu öğrendiğim iki kişi oturuyordu. Adamlarla selamlaştım, beni buyur ettiler, demlikten çayımı alıp yanlarına oturdum, Gavurağılı yönüne yürüdüğümü söyledim, sohbete başladık.

Yaşlı amca felç geçirmiş, oturuyor, pek hareket edemiyordu. Sesi soluğu da çıkmıyordu. Orta yaşlı olan da iki sefer sağ tarafına felç indiğinden bahsetti. Bir de MR makinesinde dayanamamış, onu anlattı. Yaşlılarla sohbet böyle bir şey.

Neyse ki biraz sonra Fatma Abla geldi, çayı yeniledi, peynir ve bal-kaymak ikram etti. Kahvaltımı yaparken bahçenin bir tarafına yığılmış 15-20 kadar çanta dikkatimi çekti. Dün öğlen saatlerinde Alınca’da rehberleriyle kavga eden grup akşam burada konaklamış. Sabah çıkarken de sırt çantalarını araçla aldırmak üzere bırakıp yola öyle devam etmişler. Neyse ki ben gelmeden ayrılmışlar buradan.

Az sonra Fatma Abla’nın evinin önüne gelen Gerard ve Cathy’e seslenip yoldan çevirdim. Peşlerinden gelen iki İngiliz kadınla birlikte bahçeye girdiler, onlar da bir mola vermiş oldular. Bir süre sonra, önce onlar, arkalarından ben yeniden yola düştük.

GavurağılıBel’den sonra Gavurağılı Köyü’ne kadar su kaynağı yok. Ayrıca Belceğiz’de konaklama imkânı bulunmuyor, Gavurağılı’nda da zaman zaman çalışan pansiyonlar var fakat açık olacaklarının garantisi yok. Buradan itibaren yola içme suyunuz dolu çıkmalı, bu etapta konaklamayı düşünüyorsanız da çadırınızla kamp yapmanız gerekebileceğini göz önünde bulundurmalısınız.

Bel Köyü’nden sonra yol bir süre daha tek şerit asfalt kenarından, genellikle aşağıya doğru eğimli olarak devam ediyordu. Dikkatsizliğim sonucu yoldan sapmam gereken yerdeki işaretleri kaçırınca aşağıya doğru yaklaşık 500 metre yanlış yönde devam ettim. Yol kenarında traktörlerinin yanında çalışan köylü bir amcayla teyzenin uyarısı ile durumun farkına vardım.

Sırtında o yükle güneş altında aynı yolu yokuş yukarı dönmek zorunda kalmak bir ölüm. Fakat yapacak bir şey yok.

Gerisin geri yokuş yukarı tırmandım ve sapaktan Belceğiz yönüne döndüm. Duraklayıp dinlendiğim bir sırada yanımdan gelip geçen yabancı çifti az sonra Belceğiz’e vardığımda yakaladım. Burada çay ve gözleme satan tek bir köylü var. Hane yok, büyükçe bir keçi ağılı var. Yürüyüş sırasında yürüme sopamı kaybetmiştim, burada yeni bir tane buldum ve yola onunla devam ettim.

Belceğiz’den sonra yol Gavurağılı Köyü’ne kadar taşların, kayaların arasından, üzerinden zorlu bir inişle devam ediyordu. Yolun zorluğuna karşılık manzara müthişti. Yürürken çok dikkatli olmak, manzara seyrederken yine durmak gerekiyordu. Bu etapta çok dikkatli olmanızı öneririm. Zorlu inişin sonunda o gece konaklayacağım Gavurağılı’na vardım.

Gavurağılı, Yediburunlar’dan sonra gelen, çam ormanı ile kaplı bir burun. Hemen altında taşlarla kaplı bir sahili var. Görünürde yine kimse yoktu. Varır varmaz o gece orada konaklamaya karar vermiştim.
Gavurağılı

Çantam sırtımda, duraklamadan sahile indim, soyundum, mayomu giydim ve kendimi dalgalı sulara bıraktım. Likya Yolu’nda, yaptığımız yorucu yürüyüşler karşılığında gün sonunda aldığımız en büyük ve güzel ödül bu oluyordu. Kimsenin olmadığı koylar, tertemiz deniz. Dalgalar, dalgalar…

Uzun süre yüzdükten ve sahilde kayaların üzerinde akşamüstü güneşinde kuruduktan sonra giyindim, yeniden buruna tırmandım. Çadırımı kuracağım yeri seçtim, yerleşmeye başladım. O sıralarda Gavurağılı Burunu’na varan benim gibi yürüyüşçü biri İngiliz, diğeri Rus iki çiftle tanıştım.

Çevreden çalı çırpı ve kuru odun toplayıp kamp ateşini hazırladık. Akşam yemeğimizi ateş başında hep birlikte yedik, gece boyu sohbet ettik, güldük, eğlendik.

O akşamki arkadaşlarım da onlardı. Gezerken bu iş böyle oluyor. Hızlı tanışıp, hızlı arkadaş olup, bir şeyleri paylaşıp iyi hatıralarla yol alıyorsun. Bir gece daha, yeni bir güne doğru…
 
 

Devam edecek…

 
 
Burak Süalp

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz

Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan