İndeks
Karşı Duvar | Bölüm 1
Kızılderili ve Ben | Bölüm 2
Thomas | Bölüm 3
It’s Probably Me | Bölüm 4
Alice | Bölüm 5
Keşiş | Bölüm 6
Bir Garip | Bölüm 7
Melek | Bölüm 8
Freeda | Bölüm 9
Son | Bölüm 10
Yazıcı | Bölüm 11
It’s Probably Me
The Sky is Crying çalıyordu. Gary B. B. Coleman yorumu en iyisiydi. Gitardan çıkan ezgi şarkıdaki yağmuru tenime işliyordu sanki. Terk edilmenin büyülü esrarı ve hüznü Coleman’ın sesiyle birleşmişti. Duvarlarda müzik, dışarıda yağmur… Evin tüm ışıklarını kapamış, gökyüzünün şehre serpiştirdiği damlacıkların melânkolisine teslim olmuştum. Savrulan hemen her damla kendi kendine: “Ne işim var lan benim burada?” der gibi yabancıydı. Kimisiyle de penceremin camında kısacık bir an göz göze geliyordum. Her biri, bir öncekinden farklı bir yol çizerek camdan pervaza doğru kayıyordu. İnsanlar gibi. Farklı yollar, farklı düşüşler.
Arada bir göğün gür sesi, müziği bastırmaya çalışıyordu. Arada bir de çakan şimşekler şehri bir anlığına aydınlatıyordu ama ne gök gürültüsü müziği bastırabiliyor ne de şimşekler dünyayı aydınlatabiliyordu. Yorgun ve yaşlı bir blues gitaristinin hüznüne ortak olmuştuk, gece, gökyüzü, yağmur ve ben.
“Yalnızlığın vitamini yağmurlarda gizlidir” dedi fısıltıya benzeyen buğulu bir kadının sesi. Nefesinin sıcaklığı kulağımdan bedenime yayılırken tüm tüylerimi ayağa kaldırmaya yetmişti. Dönüp kim olduğuna bakmadım bile. Kimse olmadığını biliyordum çünkü. İnce sızılı deliliğimin verdiği hediyelere alışmıştım ama bu defa çok canlıydı ya da kendimi kandırmaya aşırı meyilliydim. Kadına, genzimden gelen uğultuyla, “Öyledir muhakkak” diye yanıt verdim.
“Parça uzun sürmüyor hüzün kadar” dedi.
“Yetmezse bir porsiyon daha dinleriz” dedim müstehzi bir gülümseyişle.
Bir şimşek, evin içini aydınlatırken cama anlık yansımamızı düşürdü. Tam yanımda duruyordu. Bir blues solosu kadar hüzünlüydü bakışları ve duvarda asılı gitarın kederince kederli. Bir şeyler daha söyledi bana. Gök gürültüsü ve blues solosunun arasına karıştı sesi. Hiçbir şey duyamadım. Camdaki şaşkın damlalarla iki bina ötedeki sokak lâmbasının, yalnızca kendine yeten solgun ışığına döndüm yine.
“Bir çeşit bulut intiharı bu” dedi. “Ya da toplu bir çılgınlık ritüeli” diye ekledim.
Devam etti; “Benim intiharım daha güzeldi; mayıs ayıydı, hava yağmura gebeydi. Bulutlara öncülük ettim sadece. Yere ulaşabileceğimi bile düşünmemiştim. Kâinatın sonsuzluğuna kanat açar gibi düşüyordum. Her metresi bir kitap olabilecek kadar güzel ve albeniliydi. Tarif etmesi mümkün olmayan çılgın bir huzurla dolup gerisin geri yükseldim yerden. Peşimden bakakalan bir avuç insanın önünden yükselip bulutlara ulaştığımda durup biraz konuşmak istedim ama anlamadılar beni. Geride bıraktığım onlarca insanın, yaptığımı yapacakları da anlamayacakları gibi. Hâlbuki her şey o kadar net ve anlaşılırdı ki…”
“İntiharının mı?” diye sordum. Hâlâ yağmura odaklıydım.
“Aslında sadece bir kaçıştı… Her şeyden kaçış. Kendimden bile. Genç bir kadındım sadece. Belki de tüm neden kadın olmamla ilgiliydi, ağlamak yetmeyince gitmek istedim, neresi olursa gitmek. Bir deniz kenarı, bir dağ başı, belki de bir çölde, ıssızlığın tam ortasında ama gideceğim yer, neresi olursa olsun, kendimden yeterince uzak olamayacaktım. Kendimi de terk edip gitmek istiyordum oysa. Ne pahasına olursa olsun. Anlamam uzun zaman almadı. İnsan nereye kaçarsa kaçsın kendinden kaçamıyor” dedi kadın.
“Başka bir deyişle, nereye dönersen dön mabadın hep arkandadır. İyi yapmışsın” dedim.
“Geride benden bir şey kalmasın istemiştim. Bedenimi yakmalarını ve son olarak ondan da kurtulmayı… Yaptılar da nitekim ama her nasılsa buradayım işte. Durmuş seninle konuşuyorum.”
“Aslında sen konuşmuyorsun merak etme” dedim.
“Nasıl yani?”
“Müptezel bir yazarın hayal gücü bu sadece… Gerçekte ne sen varsın ortada ne de ben. Varlığımızı varlığına armağan ettiğimiz birinin düşüncelerindeyiz ikimiz de. Benim deliliğim, senin bedensizliğin ve diğerleri…”
“Diğerleri mi?” diye sordu merakla.
“Diğerleri… Ara sıra gelip kafamı kurcalayan bir Kızılderili ve dili kesilmiş zenci bir köle. Biri hepimizi hayal ediyor. Benim deliliğimi kullanıyor. Bazen kendi kendime soruyorum. Hangimiz daha deliyiz? Ben mi? Kafamın içine soktuğu sanrılar mı? Yoksa tüm bunları canlandıran kendisi mi?
Bir cevap bulmama bile izin vermiyor ki. Belki de cevap arayan sorular sormaktır niyeti diye düşünüyorum kimi zaman. Cevabını aramadığı, aramayı düşünmediği sorular sorup birilerine cevap yüklemektir işi gücü. Kim bilir belki de bulduğu cevapların sorularını düşünmelerini istiyordur birilerinin.
İşin kötü yanı, belki bir iki öykü sonra sen kaçıp gideceksin yine. Tutamaz seni içinde biliyorum. Fena halde özgürsün çünkü. Koparmışsın ipleri bir kere. Anlaşılmayı bırakıp gitmeyi tercih etmişsin. Sebebi her ne olursa olsun becermişsin bir kere. Tadını almışsın bu özgürlüğün. Durmazsın artık ama ben…”
Susup başımı yere eğdim. Bir şimşek daha çaktı. Hâlâ yanımdaydı. Dönüp yüzüne bakmak için başımı çevirdim ama tek gördüğüm karşı duvardan bana sırıtan sevimsiz Kızılderili’ydi. Gökyüzü, bir kere daha gürledi. Şarkı bitti ve ıssızlığa dair bir şeyler düşündü yazar. Sadece yağmurun sesi kalmıştı geriye.
“Ama yine de beni anlıyorsun değil mi?” diye sordu.
“Umurumda bile değilsin” dedim. “Anlamayı ya da anlaşılmayı bırakalı uzun zaman oldu. Hem, gerçekte bir kadın anlaşılmak istemez. Anlatmak ister sadece. Kendini kusmak, tüm irinini boşaltıp hafiflemek… Zaten bir kadın, bir erkeğin kendisini asla anlamayacağının farkındadır ve her kadın biraz yalnızlık doğumludur bu yüzden, ha bir de en büyük azınlığıdır insanlığın. Yalnızlığını da kendisiyle birlikte büyütür. Hani erkekler merak eder ya, kadınların çantaları neden bu kadar büyüktür falan diye… İçine, o yalnızlığın yerini dolduracak şeyler koyabilmek içindir. Bir erkek edindiklerinde çantalarının boyutları da küçülür. Yalnızlıklarının yerini doldurduklarını düşünür, kalplerini büyütürler küçültürken çantalarını.”
“Tuhafsın” dedi gülümseyerek ve ekledi; “Çanta konusunu düşünmem gerekecek.”
Bir şimşek daha… Sadece gözleri kalmıştı geriye.
“Merak ettiğim tek şey var” dedim.
“Değip değmediği mi?” diye tamamladı.
“Aynen öyle.”
“Her saniyesi, binlerce ömre bedeldi inan bana. Ne arkama baktım ne de başka biri için bir üzüntü duydum. Nihayet evrenle birleştiğimi hissedebiliyordum, hem de her zerremde. Ne bir acı ne de bir damla gözyaşı kaldı geriye. Sadece huzura ermenin verdiği dayanılmaz hafiflik…”
Birkaç saniye süren gök gürültüsüne karışan sesi yüzünden son sözünü duyamadım. Ardından bir şimşek daha çaktı ve artık tek başınaydım pencerede.
Bilgisayarın başına geçip bir şarkı aramaya başladım. Kızılderili, tam karşıma dikilmişti yine, Thomas da yanındaydı. Thomas merakla ne yaptığımı takip ediyordu. Karanlıkta görülebilen tek yeri gözleriydi.
Şarkıdan önce kulağıma son bir fısıltı çalındı; “Evelyn… Adım Evelyn Mc Hale.”
Duymamış gibi devam ettim. Bu arada gece, ne çalacağıma benden önce karar vermişti bile. Zippomu çıkarıp ritme uydum sadece ve bir sigara yaktım. Yazarsa şarkının adını bu öyküye başlık yapmak için ilk satıra geri dönerken, dışarıda bulutların toplu intihar seansı devam ediyordu.





No Comments