İndeks
Karşı Duvar | Bölüm 1
Kızılderili ve Ben | Bölüm 2
Thomas | Bölüm 3
It’s Probably Me | Bölüm 4
Alice | Bölüm 5
Keşiş | Bölüm 6
Bir Garip | Bölüm 7
Melek | Bölüm 8
Freeda | Bölüm 9
Son | Bölüm 10
Yazıcı | Bölüm 11
Bir Garip
Yatağımdayım. Şahane bir uyku çekmek için uzanmış, bir buçuk saatten beri tavana bakıp Samanyolu Galâksisi’ndeki yıldızları hayal ediyorum. Kâinat üzerimden hafif tempo koşar adım akıyor.
Kısaca gece uykusu sıkıntısı…
İki haftadır, farkındalığımı arttırmak için uyutan ve uyuşturan her şeyden uzak durmanın korkunç didişmesini yaşıyorum içimde. Diş çektirirken uyuşturma istemeyen mazoşist hastalar gibi hissediyorum kendimi. Her anın, her saniyenin, içimde kıpır kıpır hareket eden Alien benzeri düşüncelerin her biri cayır cayır yakıyor benliğimi. Umurumda değilmiş gibi yapıyorum. Aksi takdirde çıldırabileceğimi biliyorum. İnsana dair deliliğin bin yıllardır süre geldiği bir dünyada yaşayabilmek bile yeterince çılgınca zaten.
Gözlerimi ovuşturuyorum. Uykum varmış gibi davranıp uyuyabileceğimi düşünüyorum. Nafile çabalar bunlar. Bir tırtılın, “Hayat böyle daha keyifli, kozaya girmeyeceğim, kelebek olmayacağım” demesi kadar da saçma.
Başımı sağa doğru çevirdiğimde Kızılderili’yle göz göze geliyoruz. Karanlık bir sokakta sakince yürürken üzerime birden önüme bir kedi çıkmış gibi oluyorum. Kabul ediyorum, bu defa hazırlıksız yakalandım. Olduğum yerde zıplayıp doğruluyorum.
“Cidden böyle mi düşünüyorsun?” diye soruyor Kızılderili istifini bozmadan.
“Ne işin var lan yatağımda?” diye kızıyorum.
“Jagertesi sendromu yaşıyorsun, o yüzden buradayım. Malak gibi somurdun şişeleri. Kaç kere uyarmak istedim ama bizi nasıl ittiysen bilinçaltına, pelte olmuş beyninde yolu bulana kadar canımız çıktı.”
Sesi gayet de bilincimin içinde. Bir sanrının bu kadar canlı olması bazen ürkütücü olsa da yalnızlığım yüzünden beynimin kendi kendini tatmin için oynadığı bir oyun olarak kabul ediyorum bunu. Sonuçta kabullenmek de reddetmek de benim elimde. Ben kabullenmeyi seçiyorum. Kabul etmesem ne olacak ki?
Jagertesi sendromunu soruyorum:
“Jagertesi sendromu ne lan?”
Ciğerlerini dolduran şahane bir nefes çekiyor çubuğundan ve gülümseyerek suratıma üfleyip merakımı gideriyor:
“Ayılık yapıp iki şişe Jager’i tek başına devirdikten sonra girdiğin trip durumu. Ne rüya ne gerçek, ikisinin ortası” diye yanıtlıyor ve elindeki çubuğa baktığımı fark edip sormama izin vermeden açıklıyor:
“Elektronik değil. Normaline geri döndüm. Elektronik olan bu kafayı yaşatmıyor.”
“S.ktret, iyi etmişsin” dedikten sonra asıl konuya dönmek için “etmişsin” kelimesinin arkasına “ve dahi“ anlamındaki bağlaç “de”yi ekleyip devam ediyorum:
“…de o kadar Jager alacak parayı nerden buldum? Sigaraya ancak yetişiyorum, o nerden çıktı?”
“Kapı komşun cinsiyetini düzelttirmek için yurt dışına çıkmıştı, o getirmiş. Aslında sevgilisine getirmiş ama sevgilisini adamın biriyle düzüşürken basınca lokal bir kasırga yaşandı evde. Ardından sana gelip üç saat ağladı. Ameliyatlı olduğundan kendi içemeyince de sana bıraktı içkileri giderken.”
“Aramızda bir şey oldu mu peki?”
“Bu kafayla mı?” diye sırıtıp çubuğundan bir nefes daha asılıyor. Birkaç saniye durup gülerken dumanı boğazına kaçırıp bronşları patlarcasına hökür hökür öksürmeye başlıyor. Öksürüğün arasından gülerek alay ediyor elimi göstererek:
“Korkma korkma, hâlâ sadıksın. İhanet falan etmedin eline.”
“Çubuğun içine doldurduğun neyse yaramış sana” diyorum. Yalnızlığımla alay ettiği için mi yoksa benimle kafa bulmayı marifet bildiği için mi kızıyorum, bilmiyorum. Elime bakıyorum ardından. “Uyma şerefsize” diyor, “Her şey geçecek birazdan.”
“Nooluyoruz mına koyyım” diyorum elimden korkup bağırarak.
“Yalnızlık başa vurduğunda böyle şeyler yaşanır” diyor masama oturan masum bakışlı, incecik yüzlü bir adam. Üzerinde kırklı yıllara ait gri bir pantolon ve ceket var. Emanet gibi duruyor takımı üzerine. Yakası kirli beyaz gömleğine taktığı kravatı, kalın bir urgan gibi boynunda iğreti duruyor. Ayakkabıları iyiden iyiye eskimiş. Hırpanî görünüşünün ardında, harpte esir düşmüş bir kralın mağrur duruşunu seziyorum. Biraz olsun sakinleşip Kızılderili’ye bakınıyorum. Kızgınlığımı hissedince toz olmuş Sıvışan Karga.
“Adım Orhan” diyor masama oturan adam. “Davetsiz ziyaretim için üzgünüm.”
Hüznü, suçlu bir çocuğun mahzun bakışı kadar kederli. Sesi, bir taş plâktan çıkar gibi geçmişe ait olsa da diksiyonu ve tonlaması etkileyici. Aslında görür görmez tanıyorum onu. Tanımasam kendime ihanet etmiş olurum zira. Direkt ismini söylemek yerine:
“En son İstanbul’u seyrediyordunuz, gözleriniz kapalıydı, yanılıyor muyum?” diye soruyorum.
“Uzun zaman önceydi” diye başlıyor sözüne. “Gençtim o zamanlar. Başımda eski âlemlerin sarhoşluğu vardı. Gördüğüm ne varsa etkilenecek kadar toylaşıyordum beni mahveden havalarda. Bir takım cinsilâtif suretler girip çıkıyordu hayatıma. Her biri birer dize bırakıyordu giderken ama ben yalnızlığı tercih ediyordum daha ziyade. En iyi arkadaşlarıma bile bahsetmiyorum onlardan. Hem zaten, yalnız yaşamadıklarından bilemezlerdi ki sessizliğin insana verdiği korkuyu ya da aynalara koşup kendi kendine konuşmayı. Daldan dala atlıyor gibi olacağım ama para pulla da işim olmuyordu malûmunuz veçhile. Zaten ’edebiyat’ ile uğraşıp zengin olan kaç fani olmuş ki hayatta? Bu yüzden işim gücüm, gökyüzünü boyamak oluyordu bazen, bazense hiddetli fırtınalarda yırtılan denizleri dikmek, kifayetsiz bir terzi gibi cep delik cepken delikken kendi söküğünü dikmekten aciz. Bir yer oluyordu gideceğim, hep yaklaşıyordum ama ne zaman ulaşmaya kalksam kaçıyordu benden, çölde bir serap misali tarifsiz güzellikte ama görüyordum, anlatamıyordum. Yine de tüyden hafif olduğum sabahlar oluyordu ilânihaye sürecek sandığım baharların ilk günlerinde. Sıkıntılarımı atıp bir kenara, şairliğimle avunduğum…”
Fötr şapkasını çıkarıp masanın kenarına bırakıyor. Siyah beyaz bir fotoğraftan çıkmış gibi âdeta. Saçları briyantinli ve özenle taranmış. Nahifliği karşısında hayranlığımı gizlemeye çalışıyorum.
“Ayakta kaldınız otursanıza” diyor eliyle kenarda duran diğer sandalyeyi gösterip. Sandalyeyi masanın kenarına yaklaştırıyorum. Gözleri, ikindi vakti ezanının hüznü gibi buğulu bakıyor. Yüzüme bakıp gülümsemeye çalışıyor ama bu temelsiz gülümseme gayreti hüznüne ait olmadığı için fazla durmuyor yüzünde, tedariksiz sonbahara yakalanmış acemi bir akasya yaprağı gibi sessizce dökülüyor.
“Şiirle aranız pek yok gibi” diyor; bana mı, bir boşluğa mı baktığını anlamaya çalışırken.
“Hiç yok” diyorum. “Yaşam, siz gittiğinizden beri oldukça değişti zaten. Artık iyilerin hüküm sürdüğü bir dünya kalmadı. Aşk, sevgi gibi duygular artık yerlerini bambaşka şeylere bıraktılar. Bir çeşit evrim geçirdi dünya. Şiirler yerine aforizmalar sardı dört yanı, bir de İnsta’da paylaşılan duvar yazıları. (İnsta’yı açıklamaya gerek duymadan devam ettim.) Dünya, belki sizin zamanınızda da pek matah değildi ama şimdiki kadar cehennem de değildi eminim. Artık kötülük ete kemiğe bürünmüş halde ve her yerde. Babalar, anneleri öldürüyor, annelerse bebeklerini. Resmi üniforma giyen teröristler var artık ve sülâlece hırsız politikacılar. Camilerde vaaz veren imamlar, kiliselerdeki rahipler ve sinagoglardaki hahamlar bile hırsızlık kelimesini kullanamıyor, adaletsizlik ve cehalet bir zehirli sarmaşık gibi, hayır hayır daha da fazlası, bir tümör gibi, toplumun her noktasına sirayet etmiş. Güzellik adına ne varsa kirletilip genel eve pazarlanan genç bir kız gibi ölümcül bir utanç içerisinde suskunca makûs kaderine boyun eğmiş. Kadınlar, kızlar ve çocuklar, giysileri yüzünden öldürülüyor ya da tecavüze uğruyor. Kravat takıp mahkemeye gidince iyi halli oluyor sapıklar ve suç, hiç olmadığınca cezasız kalıyor. Herkes bir diğerinin ötekisi olmuş. Zarflar sarmış dört yanımızı, ’onlar’, ’bunlar’ ve ’şunlar’la konuşuyor artık herkes.“
“Sanat konusuna gelmek dahi istemiyorum. Dünya yansa umurunda olmayan elitlerin ellerinde alelâde bir oyuncağa dönmüş durumda. Romanlar ve şiirler sadece ihanet, aşk ve sekse dair. İki bacak arasına sıkıştırılan sahte hayaller pazarlanıyor insanlara. Fakirlikle sanat aynı kefede duramıyor. Sanat, uyanmamaları için kaçırılıyor yoksullardan. Hayat damarları koparılmış toplumlar ve beyni yıkanmış insanlardan başka bir şey kalmıyor geriye. Ömrü boyunca kendini tanımamış insanların, hayatın sırlarını yazıp pazarladığı bir dünyadayız. Her yere savaşlar götürüp zenginleşen şirketlerin, savaşlardan kaçan masum insanların, savaştan ümide göç ederken kıyılarına cansız çocuk bedenlerinin vurduğu bir yer artık burası.“
“Fakirler, daha önce olduklarından daha fakir ve adalet, sadece bir kelimeden ibaret. Varoşlarda dizi filmler çekilip akşamları gecekondu sofralarına ana yemek diye sunuluyor. Hayali insanların, asla gerçek olmayacak sevdalarını yiyor toplumlar yıllardır. Bence zaman, şiirden öte, toplumu dürtükleme zamanı. Yer altında saklananların, gün yüzüne çıkması gerek. Ben miyim, sen misin, kim bilmiyorum bu yer altındakiler ama eli kolu bağlı durmak ve hiçbir şey yapamadan salt kötülüğü geleceğe miras bırakmak canımı acıtıyor. Güzel sözleri anlamayan, insana dair değerleri giderek yitiren bir dünyada, sosyal paylaşım sitelerinde kedi videoları neşredip izlemek bile şiire tercih ediliyor.”
Ve puf!.. Orhan bir anda geldiği gibi ortadan kaybolup gidiveriyor. Mevzuya darlandı zaar “Garip“. Oysa beni de en iyi o anlar, diye düşünmüştüm. Edebiyat dünyasının ötekilerindendi nitekim.
Dönüp sağa sola bakıyorum. Thomas odanın ortasında bana bakıyor… Kabız olup bir türlü yapamayan bir çocuğun ifadesi var yüzünde. Yine söyleyecek bir şeyleri var ama söyleyemiyor. Nasırlı elleriyle yüzümü iki tarafından yakalayıp gözlerini gözlerime dikiyor. Başımın içinde siyahî sesini duyabiliyorum artık.
“Çok acı çekiyorsun, dinlenmen gerek” diyor bana ellerini şakaklarıma koyup. İnceden tırsıyorum ama baskın bir huzur duygusu var içimde.
“Bir de sen başlama Thomas” diyorum. “Acı olmasa, hiçbirimiz olmazdık. Sen beni bırak da Kızılderili nereye gitti onu söyle.”
Geniş burun deliklerinin, soluk alıp verirken büyüyüp küçüldüğünü görebiliyorum. Bir buhar makinesinin çıkardığı sese benzer bir ses çıkıyor nefes alıp verirken. Ellerinden beynime gelen sıcaklığı hissedebiliyorum. Buz gibi bir gecenin ardından açan güneşin insanı ısıtması gibi geliyor bu sıcaklık. Yavaş yavaş düşüncelerime akıyor. Korku, öfke ve kızgınlık adına ne varsa, ayağıma batan bir dikeni çıkarır gibi çıkarıyor içimden. Ölüm anında hissedilebilecek bir huzur olabilir ancak bu ya da cennette sıradan bir sabah başlangıcı. Ardından güneş kavurucu sıcaklığıyla tekrar doluyor içime. O an beni uyutmaya çalışan siyahî sanrıma doğru akışkan bir lav gibi fışkırıyor kelimeler boğazımdan:
“Kızılderili nerede?”
“Buradayım, geldim, bağırma!”
Thomas’ın ellerinin arasından kurtulup bir yumruk sallıyorum tüylü kafaya. İçinden geçip gidiyor olanca hızıyla. Gerçek olmamasına rağmen iyi geliyor. Gerçekten vurmuşum gibi salakça seviniyorum.
“Öfken dindi mi?” diye soruyor Kızılderili.
“Bir daha benimle alay etme diyorum. Akıllı ol.”
Öylece gülümseyip bir fırt çekiyor çubuğundan. Ciğerlerini eline alacak gibi morarıyor neredeyse.
“Uyumak istiyorum” diyorum. “Elindekinden bir nefes çeksem işe yarar mı?”
“Zaten sızıyorsun baksana” deyip yatakta yatan beni gösteriyor. Yanımda iki şişe Jager duruyor. Fenayım ama hepsinden kötüsü çıplağım. Tuhaf bir utanç sarıyor içimi, mağazanın birinde elbise denerken soyunma kabininin kapısının açılıp dal taşak yakalandığınız andaki utanca boğuluyorum.
“Lan, niye çıplağım?” diye bağırıyorum öküze.
Dumanını suratıma üfleyip “Şarkı daha yeni başladı, neden hemen kıllanıyorsun?” diyor.
Grup Vitamin dinleyen bir Kızılderili sanrısının yardımına muhtaç olmasın kimse. Ardından odanın içinde göz gözü görmez oluyor. Kendimi bulmak için çabalarken gözlerim kararıyor.
Uyandığımda elimin üzerinde duran bir sivrisineği fark ediyorum. İşkembesini iyice doldurana kadar kıpırdamadan bekliyorum. Başım, çatlayacak gibi ağrıyor, direniyorum. Sivrisineğin karnı bir sülük gibi şişip iğnesini tenimden çıkartırken diğer elimle ölümcül darbeyi indiriyorum. Kanla dolması, çevikliğini kaybetmesine neden olduğundan kaçamıyor. Kanım ve sivrisineğin leşi elime yayılıyor.
Hâlâ çıplağım. Elimi yıkayıp kara gün dostu Alka-seltzer’imi aramak için ayağa kalkıyorum. Dehidrasyon berbat. Saatin farkında değilim ama üst kattan gelen yatak gıcırtısı ve kadın iniltileri sabaha vakit olduğunu düşündürüyor.
Alka ve suyun ardından dizüstü bilgisayarımı açıyorum. Kafamın içinde oldukça kalabalığız yine ve çok gürültü oluyor ister istemez. Oysa kafatasımın içinde yalnız olmayı öyle çok isterdim ki. Bazen, bir tavana vurur gibi vurmak istiyorum kafama.
Klâvyenin tıkırtıları, karyolanın ritmi ve kadının iniltilerinin melodisi eşliğinde, kirletmek için yine boş, beyaz bir sayfa açıyorum. İlk kelimeleri yazmaya başlıyorum:
“Sessizlik… Tek ihtiyacımız buydu…”





No Comments