İndeks
Karşı Duvar | Bölüm 1
Kızılderili ve Ben | Bölüm 2
Thomas | Bölüm 3
It’s Probably Me | Bölüm 4
Alice | Bölüm 5
Keşiş | Bölüm 6
Bir Garip | Bölüm 7
Melek | Bölüm 8
Freeda | Bölüm 9
Son | Bölüm 10
Yazıcı | Bölüm 11
Keşiş
Odanın orta yerine yağmur yağıyordu. Simsiyah bir bulut evdeki bu tek odaya bir belâ gibi çökmüş, bir tropik fırtına edasıyla kafasına göre takılıyordu. Pencerenin dışında durup içeriyi seyretmeye başladım. Oda geniş sayılırdı; bir bekâra göre en azından. Altına karton serdiğim sünger yatak, duvar kenarına kıvrılmış pinekliyordu yine. Portatif masamla plâstik sandalyem pencereye doğru bakıyordu. Sandalyeye ben oturmuştum. Laptop da bir şeyler karalıyordum.
Yanı başımda bir deli, bir Kızılderili, bir zenci ve bir Budist keşiş, yazdıklarımı okumaya çalışıyordu. Kızılderili ve zencinin okur-yazarlığı yoktu. Deli de zaten okuduğundan bir bok anlamazdı ama Budist keşişten fena halde kıllanmıştım. Poker suratlı bir herifti. Ufak tefek, sıçramak üzere duran pireye benziyordu. Sürekli lâpa yemekten dökülmüş birkaç dişi olmalıydı. Zayıftı ama ilerlemiş yaşına rağmen kasları hala diriydi. İlgiyle bakıyordu ne yazdığıma. Zayıf ve solgun yüzünü pencereden görebildiğim kadarıyla incelemeye çalışıyordum ama en çok dikkatimi çeken giydikleri oldu. Turuncuya çalan bir keşiş giysisi vardı üzerinde. Ayaklarındaysa fakir işi sandaletler. Kısaca, Amerikan filmlerinde izlediğimiz çekik gözlü sıradan bir Asyalı aktör görünümündeydi.
Dışarıda durmuş ne yazdığımı ve içeride olan biteni çözmeye çalışırken omzuma dokunan bir el, aklımı başımdan aldı.
“N’apıyorsun burada?”
Dokunan Kızılderili’ydi.
“Ebeni be Kızılderili!” diye sıçradım.
“Korktun mu?” diye sırıttı.
İşaret parmağımı burnuna doğru sallayarak, sert bir tonda yanıtladım: “Bak! Bi’ daha böyle bir şey yapmaya kalkarsan seni kendi baltanla doğrarım.”
“İçeri girsene, üşüyeceksin” dedi cümleme aldırış etmeden.
“İçerdeyim ya zaten” diye masada oturan kendimi gösterdim.
“Yanılıyor olabilirsin” dedi yanımdan gelen cılız bir ses. Dönüp baktığımda, Budist keşişin yanı başımda bitmiş olduğunu gördüm.
“Hoppaaa!”
“Hoppaaa” diye yineledi. Şaşkınlık ünlemimi bir çeşit selâm sanmıştı sanırım.
‘Kim bu?’ der gibi baktım Kızılderili’ye. Kızılderili anlamsız gözlerle suratıma bakıp bir şey söyleyecekken bir anda vazgeçti konuşmaktan. Konuşmak yerine, elektronik çubuğundan bir fırt çekip dumanını üzerime üfledi. Duman, sarhoş bir fırtına bulutu gibi çılgınca dönmeye başladı. Bir anda göz gözü görmez olmuştu. Kızılderili’ye ulaşmak için, körebe oynayan çocuk misali, el yordamıyla yönümü tayin etmeye çalışıp ayaklarımı sürüyerek hareket ettim.
Elime gelen ilk şeyi kavradığımda dumanlar bir anda dağıldı. Çekik gözlü bir askerin copuydu kavradığım. Asker ters ters bakıp copun dibini gösterdi bana. Bir adım geri çekilmek istedim ama arkamda yaşanan itişmeler yüzünden gerisin geri öne doğru gelmek zorunda kaldım. Çevremde sürekli kıpırdayan bir kalabalık vardı. Jöleye benzeyen bir çalkantı içindeydi herkes. Hemen hepsi, ön tarafa yaklaşmak için uğraşıyor, birbirini itekliyor ama görünmez bir duvara çarpan dalgalar halinde birbirinin üzerine yığılıyorlardı.
Bir ara, kalabalığın arasında dengemi kaybettim. Yürümeyi yeni öğrenen şaşkın bir çocuk gibi ortalık yere düşüvermiştim. Ezilmemek için panik halinde doğrulmaya çalışırken burnuma kesif bir benzin kokusu geldi.
Düşerken kalabalığın çevresine toplandığı alana doğru gelmiş olmalıydım ki ayağa kalktığım an, tam karşımda Lotus pozisyonunda oturan ihtiyar bir keşiş gördüm. Dikkatle baktığımda az önce evde gördüğüm keşiş olduğunu fark ettim. Orada neler döndüğünü anlamama fırsat kalmadan, genç bir keşiş, bizimkinin üzerine bir bidon benzini döküverdi. İhtiyar keşiş, üzerine dökülen benzine aldırmadan sakince oturmaya devam ediyordu. Durumu anlamıştım, ihtiyar, kendini yakacaktı. Engel olmak için nafile bir gayretle kendimi ileri atmaya çalıştım ama askerin biri beni fark edip bir kedi yavrusu gibi ensemden tutuverdi. Bu sırada genç keşiş, ihtiyarın üzerine boca ettiği benzin bidonunu birkaç metre öteye kadar döke döke götürüp neresinden çıkardığını anlayamadığım bir kibriti çakıverdi.
Yerdeki ateşin ihtiyar adama ulaşması bir saniye bile sürmemişti. Oysa Amerikan filmlerinde o ateş hedefine varana kadar, ya Süpermen gelip osuruğuyla ateşi söndürür ya da Örümcek Adam, ağıyla çekip çıkarırdı adamı o alevlerin arasından. Buradaysa öyle bir şey umacak kadar bile bir zaman geçmemişti. İhtiyar keşişin giysileri tutuşur tutuşmaz alevler yükseliverdi. O an geri dönüş yolunun kapandığını anlamıştım. İçimde tarifi mümkün olmayan bir boşluk oluşmuş ve o boşluktan aşağı düşmeye başlamıştım. Salgıladığım adrenalin, bedenimin her zerrsine oluk oluk boşalıyordu ama ne kaçabiliyor ne de koşup alevleri durdurabiliyordum. Bir yandan bedenimi saran bu korkuyla boğuşurken bir yandan da ihtiyarı daha yakından görmeye çalışıyordum.
O sırada yükselen alevlerden bir burgaç oluştu ve bu sayede göğü saran alevlerle siyah dumanların arasından ihtiyar keşişin sakin ve solgun yüzünü görebildim. Sadece huzur vardı yüzünde. Bu öylesine bir huzurdu ki etraftaki askerlere ve polislere rağmen isyan etmeye yeltenen herkesi sükûnete erdirmişti. Çevredekiler, ya yere kapaklanıp ona saygısını sunuyor ya da bu dönüşü olmayan yolda inandıkları tanrıların ona yardım etmesi için dua ediyordu. Oysa görünürlerde ne bir tanrı ne de başka bir kutsal varlık vardı. Yalnızca insanlar, ateş ve keşiş.
İhtiyar, özlem içinde seneler geçirmiş iki eski dostun ilk karşılaşmalarındaki sarılmalarını yaşıyordu içine düştüğü ateşle. Yarısından çoğu yanmış yüzünde bir acı belirtisi olmadığı gibi, yanan alevlerin şiddetine ve esen rüzgâra da sarsılmaz bir inançla karşı koyuyordu. Bir çeşit irade savaşıydı bu, keskin ve tüm bedenini saran ateşli, keskin bir acıya karşı.
Tüylerimin diken diken olduğunu fark ettim o an. Midemin üzerinde bir yerlerden vücuduma saldıran korkunun bedenimin her noktasında yarattığı sarsıcı etkiyi daha da net hissedebiliyordum. Allak bullak olmuştum. İhtiyarın az ötemde, cayır cayır ölüme yaklaştığını biliyordum ama her şeye rağmen kıpırtısız durması, bedenimi ölmekte olan bir kuş gibi sarsan bu çaresizliğe direnip sakinleşmemi sağlıyordu. Dakikalar ilerledikçe ölümün çirkin yüzü, keşişten gelen yanık et kokularıyla birlikte kendini göstermeye başladı. Olan bitene bir anlam yüklemeye çalışırken ihtiyar keşiş sırt üstü yere devrildi. Ateş, bedeninin içinde saklanan dingin ruhunu sanki sımsıkı kavramış, dışarı çıkması için durmadan çekiştiriyordu. Keşişse gelecek o son anı bildiğinden, ruhunu çoktan azat etmişti bile.
Bu arada, dalga dalga yüzümüze vurmaya devam eden kavurucu ateş, ihtiyarın gözlerini, dudaklarını ve dilini yarmış, eskiden ağzı olduğunu bildiğimiz o boşluktan kaynayan sıvıların fışkırmaya başlamasına neden olmuştu. Bedeni gittikçe kömürleşirken, keşişin tam önünde duran yardımcısı, kankası, kirvesi ya da her bokuysa, secde halini hiç bozmadan bu tatsız anın geçip gitmesini saygıyla bekliyordu.
O an gözlerimi kapayıp, nefesimi tutmaya çalıştım. Kömürleşmiş etin, sertleşmiş kokusu ruhuma parça parça işliyor ve bedenimin her zerresine üzerinden asırlar geçse de unutamayacağım bir an olarak nüfuz ediyordu. İçime çektiğim her nefesin bir parçası olmuştu ihtiyar. İçimde yeterinden fazla karakter mevcut olduğunu düşündüğüm için onu misafir etmek istemesem de o, bir şekilde doluyordu bana, korkuyordum.
Gözlerimi açtığımda tekrar camın önünde içeriyi seyrederken buldum kendimi. Odaya baktım, tek başına yazmaya devam ediyordum. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
“Nasıldı?” diye sordu Kızılderili.
“Yanana sor” dedim “İzleyene değil.”
“Orada yanan kimse yoktu” diye lâfa girdi keşiş. Tam da “Siktir lan oradan” diyecekken
“Aslında ortada ‘Ben’ diye de bir şey yoktu” dedi.
“Yanan… Yanan şey neydi ya da kimdi peki?” diye sordum keşişe.
“Yanan, senin gözlediğin bir şeydi. İyi olmayan bir düşünceydi. Huzur içinde yaşayabilecek insanları, diğerleri için ’öteki’ olmaya zorlayan bir düşünce. Yüzlerce yıl boyunca birbirine sadece saygı duymuş komşuları ve insanları bir diğerinin inancıyla, kültürüyle ayırmaya çalışan bir düşünce. Yanan şey buydu. Bir beden değil.”
“Babacım, iyi diyorsun da sonuçta öldün işte” dedim imalı sırıtarak. Beni duymazdan gelip cümlesine devam etti:
“Kocaman bir bina düşün, gökyüzüne kadar ulaşmış bir bina. Hiç yıkılmayacakmış gibi duran çelikten bir bina. O binayı yıkmak için bile, tek bir kibrit çöpü kâfidir.”
Konuşurken sakin, nefesi ve sesi sürekli kontrolündeydi. Hipnoz etkisindeymiş gibi kesmeden dinliyordum söylediklerini. Bir yandan hareketlerini ve konuşmasını takip ederken elini kıyafetinden içeri sokup bir kibrit çöpü çıkardı ve anlatmayı sürdürdü:
“İşte bununla, o dev gibi binayı yerle bir edebilirsin. Önemli olan yıkılacak binanın sağlamlığı değil, neresinden ve nasıl dağılacağını anlamandır.”
Yüzündeki masum ifade ve sözleri kurşun gibi geliyordu üzerime. Basit sözler bazen beklenmedik etkilere neden olabiliyordu. Sözlerden kaçıp kurtulmak için Matrix’teki siyah gözlüklü elemanın yaptığı hareketleri yaptım içimden.
Harfler ve kelimeler üzerimden akıp geçerken bir ara Thomas’la göz göze geldim. Hüzünlü bir ifadeyle bakıyordu yüzüme. Alnındaki terler, siyahî derisinden göz kapaklarına doğru sızıyordu. Keşiş, bana hâlâ bir şeyler anlatmaya çalışıyordu; bense ya çok aptaldım ya da gerçekleri kabullenmek istemeyen düşleri dağınık bir serseri.
“İyilik” dedi o ara keşiş, “Bazen çok farklı şekillerde ortaya çıkar. Beden, sadece bir aracıdır. Bir kibrit çöpü olup iyi olmayan düşünceler ve sonuçlarından dünyayı korumak için bir bedenin yanması, iyi olamayan düşünceyi de beraberinde yakar ya da daha iyi bir düşünce haline getirmeye yardım eder, her iki sonuçta da kişi, gerçek bilgeliğe, bir adım daha yaklaşmış olur.”
Kulaklarımın içinde dolaşan keşiş, zihnime akacak sinir ağlarını araştırırken gözlerimi pencereye doğru çevirip tekrar baktım içeri. Bilgisayarın başından kalkmış, duvar kenarındaki şiltede, genç ve güzel bir kadınla sevişmeye başlamıştım. Kadın bir yerlerden tanıdık geldi bana. Kendimi kıskanmaya başlamıştım ama anlayamadığım şey, aynı anda nasıl oluyor da hem bu kadınla sevişiyor hem de keşişle konuşuyordum. Dahası hangimiz gerçek ‘ben’dik?
“Az önce keşişin söylediğini amma çabuk unuttun be” dedi tanıdık bir ses. Başımı çevirdiğimde Keşiş ve Kızılderili’nin yanlarında duran bir başka ‘ben’le göz göze geldim. Tanıdığım en iğrenç gülümsememle bana bakıyordum. Durumu çözmeye çalışırken:
“Fazla dikkatli bakma nazar değdireceksin” dedi Kızılderili. Hep birlikte güldüler buna.
“Kuantum malûm” dedi karşımdaki ben. “Bazen hiçbir yerde bazense her yerde olabilir insan. Aynı anda burada, şurada, orada ve dolanıklığı çözünce ‘PAT!’ buradayım işte.”
İnsanın kendi kendisini seyredip kendi kendisiyle konuşabilmesi bile benim için şaşırtıcı değildi ama bunu birine anlatsam mutlaka o bilgisayarın başında yazdıklarımı seyreden Deli’ye davrandığı gibi davranırdı bana da. Oysa her şey gözümün önündeydi. Bir anda önümdeki duvar, Kızılderili, yatak, kadın, masa, sandalye, bilgisayar ve Keşiş, hepsi ama hepsi yok olup gitti. Sadece üç ayrı ben kaldık ortada, ardından dördüncü, beşinci ben çıka geldi yanımıza.
Giderek çoğaldıkça kendi tarikatımın hem mürşidi, hem müridi oluyor gibiydim ve inanç sistemimin kökünde yatan inançsızlığımı sorgulamaya da kimsenin aklı erip gücü yetecek gibi görünmüyordu.
Aslında evet, bu güzel bir konu olabilirdi tartışmak için ve oturup, çevremi saran ‘ben’lerle bu konuyu da konuşmaya başlayabilirdik ama olmadı.
Beşinci ben, yanında getirdiği kovayı önümüze koyunca, harmanlıktan gözü dönmüş keşler gibi sarmalandık dumana. Durmadan yazıp manitayla sevişen içerdeki ‘Ben’, kendimizden geçmeden önce, koşa koşa yanımızdan ayrılıp birkaç dakika sonra geri geldi. Biraz kaymış, biraz meraklı gözlerle dönüp baktığımızda, cins cins suratımıza bakıp sırıtarak:
“Bir nokta koymak gerekiyordu hikâyeye yoksa boka saracaktı her şey. Bitti çok şükür!” dedi.
“Sen öyle san” diye düşündü Deli; Kızılderili ve Thomas’la birlikte ihtiyar keşişi ateşe verirken.





No Comments