Lacivert | Birinci Cilt

Lacivert | 1

7 Ekim 2024

Roman: Lacivert | 1 | Yazan: Metin Çoban

 

İndeks

Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17

 

Ön Söz

Bu öykü, Ekim ayının birinci günü başlayacak ve ikinci günü bitecek. Ancak öykü geçen tam 30 yılı anlatacak. Namıdiğer “Lacivert”, Özgür Arı’nın, 1980 Darbesi’nden birkaç ay önce başından geçen olaylar ile ülkemizin güncel tarihi paralelinde savrulan hayatını göreceğiz.

Lacivert ve romanın diğer kahramanları öykünün anlatıcıları olacak. İlk defa denediğim çoklu anlatıcı tekniği olan öyküde olabilecek bir takım hatalar için şimdiden özür dilerim.

Öykü sanırım 10 bölümde tamamlanacak. Konunun uzun ve bölümlerin çok olması nedeniyle, konudan uzaklaşmamanızı ümit ediyorum.

Haydi başlayalım.
 

Lacivert

01.10.2010 | Dün Gece

Kayıkhânenin önünden geçiyordum, canım biraz sıkkındı, her tarafta elektrik kablosu olmasına rağmen piknik tüpüne bağlı sarı lüks ışığı altında toplanmıştı bizim tayfa. Hepsinin yüzüne vuran sarı ışık, onların saf ve temiz yüzlerini aydınlatıyordu.

Çoğu çocukluktan beri arkadaşım, eşleri de öyle. Hep beraber oynardık sokakta, yazlık sinemaya giderdik, tahta sandalyelerde oturur ayçiçeği çitlerdik. Tüm filmleri bilirdik. Ayhan Işık, Cüneyt Arkın, Eroll Flyn, Clark Gable, Elizabeth Taylor, Rita Hayword, hepsi şimdi gözlerimin önünde.

Beni görünce yüzlerinde bir tebessüm belirdi. Elleri ile gel ettiler. Akşam üstü biraz ayıklanmış midye bırakmışlar. Adaçayı, güzel bir domatesli midyeli pilav pişirmiş, bizim çocuklar bedenen çalışıyorlar, karbonhidratsız doymazlar. Bir yandan salatalar yapılıyor, bir yandan balıklar ayıklanıyor, ufaktan rakılar konulmuş, dünya az önce kocamandı, şimdi burası kadar.

Taze istavrit var, tavada kızartılacak. Kırmızı soğan, turp, roka, yeşil salata, peynir ve deniz mahsullü domatesli pilav. Emine de irmik helvası yapmış, mis kokuyor. Sıcak kalsın diye tencereyi örtüyle bağlamış.

Müziğimiz de var. Radyo parazitli parazitli çalıyor ama ortama yakışıyor. Birazdan herkes ufaktan türkü söylemeye başlar zaten.

Her zaman söylüyorum hayatın sırrı sadelikte. Sadelik aynı zamanda bilgelik de. Çocukken oyun oynadığın mahallenin kızıyla evlenirsin, babandan öğrendiğin işi yaparsın, karın çocuk doğurur, evde ufak tefek bir şeyler yapar, Allah ne verdiyse geçinir gidersin, kaderin neyse onu yaşarsın.

Güneşi batırdık, hava ayaza döndü, sıkı giyindim ama hep üşüyorum bir haftadır.

Yemeğimiz, sohbetimiz, manzaramız muhteşem. Bana “Sen kim bilir nereleri görmüşsündür ama buradan güzel var mı?” diye soruyorlar. Yok, diyorum, başka hiçbir yer burası kadar güzel olamaz. Gökyüzünde dolunay, gecenin rengi Lacivert.

Aklıma Levent abi geliyor. Dev-Genç örgütünün üyesiydi, babamın da yakın arkadaşı.

Babam Cem Arı, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim görevlisiydi. Annem Sevgi Arı, bir şirkette sekreter olarak çalışıyordu. 1978 yılında Siyasal Bilgiler önünde çıkan çatışmada çapraz ateş altında kalan babam ölmüştü. Annem de sanki babamla sözleşmiş gibi 1 yıl sonra çok geç farkına vardığı akciğer kanserinden öldü.

Levent abi babamın cenazesine güvenlik nedeniyle katılamamıştı ama annemin cenazesi daha güvenli bir cenazeydi, ona katıldı. Omuzuma elini koydu, “Duydum ki Yeni Mahalle’de Dev-Genç ile gece afişe çıkıyormuşsun, boya elinde sloganlar yazıyormuşsun. Daha erken değil mi bunlar için? Baban yaşasa aferin oğlana derdi ama annen karşıma dikilir, ‘Siz canınızı ortaya koydunuz, oğlumu bari bana bırakın’ derdi. O yüzden annenin cenazesinde bana söz ver, karışma bu işlere, daha yaşın küçük.”

“Yaşım küçük deği,l 15 yaşına geldim, her şeyin farkındayım artık. Bu ülkede hatta dünyada her şey tozpembe değil, her taraf yemyeşil değil, pislik akıyor her yerden, her yer bok rengi, kahverengi, her yer simsiyah” diye sinirle cevapladığımda onu gülümsedi Levent abi ve “Renklerle durumu anlatmanı sevdim, bak sana renklerle ilgili bir anımı anlatayım. Baban en çok lacivert rengi severdi, ben ise beyazı. ‘Oğlum neden lacivert rengi seviyorsun? Sen Beşiktaşlısın, siyahı sev, ben de zaten beyazı seviyorum, işte tam siyah Beyaz olur’ dedim. ‘Yok Levent , lacivert renk değil, bir karakter’ demişti. Gündüzün mavisi, gecenin siyahı karışınca lacivert olur. Yani hem gece vardır içinde hem gündüz, uyanış da vardır içinde, huzur da vardır. Ben lacivertim bu yüzden.”

Levent abi biraz tedirgin olsa da “Bak madem sen de bizim bu işlere karıştın, karakterin de belli, sen Cem’in bize bıraktığı emanetsin, bir kod adı lazım sana, bundan sonra senin adın Lacivert” dedi.

Yeniden içinde olduğum küçük dünyaya geri dönüyorum.

“Bir arkadaşımla Çin’e gideceğiz. Çin seddinde, seddin üzerinde geniş bir yol var ,motorla bu yoldan gideceğiz” diyorum. Bizimkiler ağız birliği etmişçesine “Dikkat et” diyorlar. Neye dikkat edeceğim? Motora mı, hızlı gitmemeye mi? Yasak olması nedeniyle peşimize düşecek polislere mi? Neye dikkat etmeliyim? İnsan dikkat ederse kendine bir şey olmaz da dikkat etmeyenler mi ölür? Bunu da soracağım ama susuyorum.

Adem’in karısı Sema, Adaçayı’nın İtalya‘da üniversite okuyan kızı Celile’ye patik örmüş. Adaçayı’na dönüp “Celos’a götür” diyor. “Orda soğukta üşümesin ayacıkları.” Emine bir taraftan, “Midye dolma yapsam götürür müsün?” diye soruyor, “Yer belki İtalyan sevgilisi de.”

Adaçayı kızını görmeye gidecek, sevinerek kabul ediyor hediyeleri, kızını özlemiş çok, gözlerindeki nemden belli.

Üşüyorum, rakı bile ısıtmıyor içimi. Böyle akşamlarda Reyhan’ı anarız, o da çocukluk arkadaşımız sayılır. Annesine kızardı, şarabı fazla kaçırır, bizimle birlikte yatardı kayıkhanelerde. Ama ondan bahsetmek istemiyorum, onu tanımasaydım hiç keşke, diye düşünüyorum. Keşke hiçbirimizin hayatına girmeseydi. Benim büyük sırrım, hatam, günahım. Bir bilseler Reyhan ve benim yaşadıklarımı, nasıl bakarım Hasan’ın, Emine’nin, Adem’in yüzüne, hele hele Adaçayı’nın?

Adaçayı çocukken ne de tatlı bir kızdı. Onunla şiir okurduk, Dilburnun’da Nazım Hikmet’ten. Şimdi o bir yazar, tanınmış bir şair. Geçen yıl iki kitabı İngilizce ve Fransızca’ya çevrildi.

Asıl adı Silvia. Babası Botanik profesörü Paul Walker, Büyükada’ya mimoza çiçeklerini görmek için geldiği zaman adanın tek doktoru Celile Hanım’la tanışmış. Bir balıkçı lokantasında konuşmaya o kadar çok dalmışlar ki son vapur kaçmış, Paul o geceyi doktor Celile’nin muayenehanesinde sedyede geçirmiş.

Aradan geçen süre içinde birbirlerine aşık olmuşlar, evlenmişler. Bir kız çocukları olmuş, Paul adaya taşınmış ve adalı olarak yaşadığı için kızına Adaçayı ismini koymak istemiş, nüfus müdürlüğü bunu kabul etmemiş, o da sinirlenmiş adaçayı Salvia familyası bitkilerinden olduğu için adını Silvia koymuş. Ama Silvia’ya o günden sonra kimse adıyla seslenmemiş. Ona herkes Adaçayı der.

Adaçayı her zaman yanımdaydı, mahallenin kızıydı. Emine ve Sema’dan farkı yoktu benim için, o yüzden aklıma gelmezdi ona sevdalanmak, ta ki onu Can’a kendi ellerimle teslim edip buralardan gönderene kadar. Zaten ondan sonra da hayatım hiçbir zaman rayında gitmedi, durmadan makas değiştirdim.

Senden bahsediyorum herkese Adaçayı. Kızma hemen senin kim olduğundan değil, genel anlamda senle konuştuklarımızdan. Arabaya binip mahalledeki futbol sahasında çöp bidonlarını orta sahaya dizip onlara vura vura kaleye gol atacağımızdan, patlayan yanardağların yanına giderek izlemek istediğimizden, konuştukça mı üşümem geçiyor, içtikçe mi, senden bahsettikçe mi bilmiyorum. Ne önemi var artık üşümüyorum. Bana ne çok sıcaklık veriyorsun, benden bu kadar uzakken bile.

Şarkılar söylüyoruz, her şeyden ama her şeyden konuşuyoruz.

Keçi sütünden peynir yapmayı, ağları onarmayı, tavukları her gün yumurtlatmayı, adadaki bakkalların eskiden olduğu gibi küçük kızlara, erkek çocuklarına şeker verip vermediğini, korkularımızı, cam gözlü Erol Taş’ı, renklerin elde edilişini, filmlerin seslendirilmesini, B tipi likit fonları, vatandaki son durumları… Burası kadar olan dünyanın sıradan konularını konuşuyoruz.

Emine diyor ki “Köpek yaşlanıyor artık. ölürse çok üzülürsün, çiftleştir de yavruları sana kalsın.” Daha cümlesi bitmeden kocasından dirseği yiyor. Köpek ölürse üzülürmüşüm, sanki köpekler üzer beni ancak. Hasan beni daha iyi biliyor; “O hiçbir şeye üzülemez artık” diyor. “Deniz şahidimdir ki onu üzen denizin dibini boylar” diye de ekliyor. Hasan beni bir başka seviyor.

Herkes kafayı buldu biraz, ben çok içmem. İki kadehi yaydım saat altıdan ona kadar.

Kalkma vakti geldi. Toplanıyoruz, mahallenin boyutu büyüyor konuştuklarımızla, az önce bu kadar olan dünya, gittikçe büyüdü, ta Çin Seddi’ne, oradan, Kazablanka’ya, oradan Moğol çöllerine gittik. Oralara giderken seni hep yanımda düşündüm. Seninle her şey çok güzel oluyor. Peki neden bir arada olamıyoruz? Neden karar veremiyorsun hâlâ, bana mı güvenmiyorsun? Oysa hep beni fazla güvenli olmakla suçlamıyor musun? Sarı sendika demiyor musun bana?

Annem babam ölünce Ankara’da lise bitene kadar kalabildim, daha sonra Büyükada’ya babamın evine, büyükannemin yanına taşındım.

 

Hasan

Hasan Hüseyin Altın; Büyükada doğumlu, annesi ve babası Tokat Erbaa’li, Alevi inancına sahip bir aile. Doğan erkek çocuklarına Hz. Ali’nin çocuklarının adını koymak bir Alevi geleneğidir. Hasan doğarken ikiz kardeşi doğum sırasında ölmüş, bu yüzden Hasan’ın adına Hüseyin’i de eklemişler. Hasan kardeşine olan üzüntüsü yüzünden kimle tanışırsa adım Hasan Altın der.

Hasan’ın babası uzun süre adadaki tek kasaptı, şimdilerde marketlerde et reyonu var ama eski adalılar hala İsmet abiden etini alır. Hasan babasının yanında yetişmişti ama onun içine deniz girmişti. Balık avlanma yasağı varken babasıyla birlikte çalışır, yasak bitince Adem ile balık avlamak için üç ay ortadan kaybolur.

Kayıkhaneden eve dönerken Hacı Bakkal’a uğradılar.

Emine “Yarın çamaşır yıkanacak, çamaşır deterjanı lazım” demişti. Her zamanki gibi tüm markaların fiyatlarına ve gramlarını mukayese etti, Hacı Bakkal dün annesinin uğradığını söyledi, “O şu beyaz ambalajlı çamaşır deterjanını kullanıyor, onu alır” dedi. Hasan geri döndü, başı ile onayladı, Emine kutuyu hacıya uzattı.

Poşet için eğildi Hacı Bakkal. Hasan, çocukken hacı amcanın buzdolabın içinden çıkarttığı çokomelleri hatırladı. O top gibi çikolatanın içindeki krema sıcaktan gevşeyince Hasan’ın midesi kalkıyordu. Bu yüzden çokomeller buzdolabında tutulurdu her zaman.

Sadelikti tüm yaşamları. Büyük marketlerde yapılan alışverişlere benzemiyordu, orada birçok şey alırsın lazım olan olmayan, sıraya girersin parasını ödemek için oysa burada paran varsa bile ödemezsin, bir ara gelir Hacı Bakkal’la hesapları kapatırsın, bazen kapatmaz yine bir borç daha bırakırsın. Zaten Hacı Bakkal da böyle olmasını ister, yıllardır birlikte olduğu insanlar gitsin istemez. Bazen içini bir yoksunluk kaplar, zaten gitmedi mi, üzerine titrediği sevgili kızı Seniha, edebiyat öğretmeni oldu, Kastamonu Azdavay, 50. Yıl Lisesi öğretmeni, 3 yılda bir gördüğü kızı. Emine ve Adaçayı’nın can yoldaşı.

Hasan, Hacı Bakkal’a yarın uğrayacağını söyledi ve Emine’ye kapıdan önce geçiş için eliyle işaret vererek kapıdan birlikte çıktılar. Yolda yürürlerken Avni amcaların duvarına yazılmış “Tek Yol Devrim – Bağımsız Türkiye” yazısını gördü, etrafına ise çiçekler çizilmişti. Gülümsedi, herhalde devrim çiçeklerle gelecekti. Oysa Lacivert, devrim mutlaka kanlı olmalı; kansız devrim, devrim yapanların canlarına mal olur, dememiş miydi? Zaten her şey o konuşmadan sonra olmamış mıydı?

Hasan elinde bakkaldan aldıkları poşet ile yürürken düşüncelere daldı.

1979 yılıydı galiba. Adem ve Lacivert ile birlikte tekne ile Kartal İskelesi’nden bir çocuk almıştık. Sarı saçları vardı, 1.90 boylarındaydı ve beyaz bir gömlek giyiyordu, altında ise belli ki gerçek Wrangler marka bir kot vardı. O zaman kotun gerçek marka olduğu beyazlama şeklinden belli olurdu, kemerden dizine kadar olan kısım beyazlamış ise gerçek marka kot pantolondu. Kot pantolonun kalın tokalı bir kemer ve o kemere tutuşturulmuş küçük boy bir çantası vardı. Sanki elinden biri çalacaklarmış gibi kemerine geçirmişti.

Lacivert bizimle tanıştırdı, adı Ünal’dı. 17 yaşındaydı, liseyi Kartal’da okuyordu. Kendisinin bir “komsomol” olduğunu söyledi. Lacivert güldü, bize döndü, sağ gözü ile göz kırptı.

Ünal çantayı Lacivert’e uzattı, “Yoldaş istediklerin bunlar sanırım” dedi. Lacivert herhangi bir özen göstermeden öylece açtı çantanın fermuarını ve içindekileri dışarıya çıkarttı. Kendisinin markasını söylediği 9 mm Baretta marka bir tabanca ve bir adet yedek şarjörü teknenin livarına koydu.

Adem, “Lacivert bununla ne yapacaksın? Kullanmayı biliyor musun?” diye sordu. Lacivert, bana dönüp “Devrim yapacağız, di mi Haso?” dedi.

Bilmiyordum bu yolları ben, neden böyle şeylerle uğraşıyorduk ki… Zaten Cenk abi bu yüzden tutuklanmıştı; “ruhsatsız silah bulundurmak”, daha mahkemesi bile görülmemişti.

Lacivert, “Adem yekeyi Sedef’in arkasındaki plaja çek, orada sabahlayacağız” dedi. Adem, Sedef Adası’nın arkasındaki koya girdi, akşam olmasını bekledi. Ünal geçen gece yazıya çıktıklarını, jandarmanın onları kovaladığını hatta arkalarından ateş açtıklarını söyledi. Bir yandan da küfrediyordu. “Faşistler yetmiyormuş gibi, asker de bizi düşman biliyor. Bilmiyorlar ki bu ülkeyi bizden başka kimse geliştiremez, yükseltemez. Devrimcilik ilerlemek demek.”

Gece sokağa çıkma yasağı saat 12.00’de başlıyordu, bu yüzden ne yapacaklarsa 4 saat içinde yapmalılardı.

Lacivert şarjöre nasıl mermi konulduğunu, emniyet mandalının nasıl çalıştığını, merminin namluya nasıl sürüldüğünü, her şeyi o kadar rahat anlatıyordu ki hepimiz dona kalmıştık.

Balıkları koyduğumuz sarı kovayı denize atmamı istedi. Ben de içindeki olta takımlarını teknenin baş altındaki çekmeceye koydum ve kovayı denize fırlattım.

Adem, tekneyi motoru çeyrek yolda daire çizecek şekilde kovadan uzaklaştırdı. Lacivert sol eline aldığı tabancayı arka arkaya iki kere ateşledi, merminin sesi Sedef Adası’nın koyunda vınladı. Silahın patlaması suratıma tokat gibi vurdu, gözüm kovaya değil Lacivert’in gözlerine gitti, yeşil gözleri kırmızıya dönüyordu.

“El pueblo unido jamás será vencido.“
Yani ancak birleşen halk kazanacaktı.

Kova suyun üstünde bir kere ters döndü, sanırım ikinci boşa gitmişti. Lacivert silahı Adem’e vermesi için Ünal’a verdi. Ünal silahı kabzasından doğru uzatarak Adem’e verdi. Adem bir yandan teknenin dümenini bacaklarının arasına alıyor bir yandan da nişan alıyordu. O da Lacivert gibi solaktı. Tek eliyle nişan aldı, kovaya doğru ateş etti, bir daha ateş etti, işte o anda sol omuzumda ılık bir şeyin aktığını hissettim, nasıl bir şey oldu böyle, sanki denizden bir parça dalga omuzuma sıçramıştı. Birden gözüm karardı, küpeşteye doğru uzandım.

Adem korkuyla silahı denize atmıştı.

Lacivert “Hasan! Hasan! Cevap ver, ne oldu?” diyordu telaşla.

Adem kaygıyla “Ne yaptım ben? Ne yaptııım? Hasaaaannn!“ diye bağırıyordu.

Lacivert çevirmiş beni, gömleğimin altından bakmış; köprücük kemiğimin parçaları derimin altından kanla birlikte görünüyormuş. Küçük maşrapa ile denizin üstünden biraz su almış ve yaranın üzerine dökmüş. Acıyı şimdi hissetmeye başlamıştım. Vurulmuştum, o ilk andaki şaşkınlık yerine artık acıyı hissediyordum, konuşmaları duyuyor ama cevap veremiyordum.

Lacivertin sesini duyuyordum; “Hay anasını … Dayan kardeşim, seni doktora götüreceğiz hemen. Ünal toparla Ademi, motoru çalıştırsın. Adem, Adem kendine gel kardeşim, Hasan’ı götürmeliyiz hemen.”

Ünal “Kartal SSK’de cerrah bir dostumuz var, ona götürelim yoksa bizi mahvederler” deyince “Tamam” dedi Lacivert. Kendi üzerindeki gömleği de çıkarıp yaranın üzerine kanın durması için bastırdı. Kanama çok değildi, sanırım kemikli bölgeye geldiğinden, herhangi bir damara zarar vermemişti. Ama yine de hatırı sayılır kan akıyordu.

Tekne akşamüzeri sert esen Poyraza karşı hızla ilerliyordu.

Dikkatsiz gittikleri için dalga çırpıntıları tekne içindekileri ıslatıyordu, suratlarına vuran soğuk deniz suyu ayakta kalmalarını sağlıyordu. Adem ağlıyordu, deniz onu gizliyordu.

Kartal İskelesi’ne gitmemeleri gerekiyordu. Oraya giderlerse polis veya asker onları bulabilirdi. Kartal Hastanesi’ne yakın bir yerde Tekel Kampı vardı, kampının iskelesine çıkabilirlerse oradan kampın içinden geçip bir vasıta ile hastaneye ulaşabilirlerdi.

Dalga yüksekliği gittikçe artıyordu. İskeleye çok kalmamıştı.

“Hasan nasılsın dostum? İyisin kardeşim, kaza oldu kimsenin suçu değil” diyordu Lacivert, eliyle saçlarımı okşarken. O bize hep bir baba gibi, bir ağabey gibi bakardı. Bizde hiç para olmazdı, o bir yerlerde çalışır bize para getirirdi. Şarap alırdık, eski kaşar alırdık, hatta birkaç kez Et Balık Kurumu’ndan sosis bile almıştık. Yine elleri ile başımı okşuyor, artık omuzumun zonkladığını hissediyorum, etimin sıcaklığını hissediyorum. Evdekilere ne diyecektim.

Kampın güvenliğindeki adam, kamp arabası olan Renault 12 model arabayı alarak SSK Hastanesi’ne götürdü bizi. Lacivert’in belden üstü çıplaktı, elimi hiç bırakmıyordu. Beyaz önlüklü adamlar koştu hemen, bir sedyeye yatırdılar beni. Ünal’ın tanıdığı doktor ameliyattaymış bu nedenle yeni mezun doktorlardan biri yarayı temizlemeye başladı. Kurşun yakın mesafeden atıldığı için fazla içeri girmemiş, kaslara zarar vermemişti ama köprücük kemiğini kırmış ve üzerine saplı kalmıştı. Doktor Mesut’u beklemek zorundaydılar. Ancak o çıkarabilirdi bu kurşunu.

O sırada kapıya gelenlere Ünal, “Deniz yaralanması” diyordu, “Zıpkın elimizden çıktı, arkadaşımızın omuzuna girdi.”

Doktor Mesut 20 dakika sonra beni ameliyata aldı, kurşunu çıkardı, köprücük kemiği kırıldığı için alçıya alınamazmış, bandajla sabitlediler, kolumu çok hareket ettirmemem için de kolumu bağladılar.

İşte bu yüzden kaçırmıştım, hayatımdaki en büyük fırsatı, bu yüzden girememiştim yan adada duran, her gün bahçesinde esas duruşta durduğumu hayal ettiğim Deniz Harp Okulu’na…

Adem uzun yıllar kendini suçladı eğer beni yaralamasaydı Deniz Harp Okulu’na girebileceğimi düşündü. Aslında muayene sırasında bu yarayı çok önemli görmediler, seçmeleri yapan kurul Alevi bir çocuk olduğum için muayene sonucunda bahane olarak bu yara izini gösterdi.

Yıllar sonra denizde yaşanılan birçok tehlikeli gece ve gündüz de Adem sayesinde ve onun denizcilik bilgisi sayesinde hayatta kaldım. Adem sadece arkadaşım değil, ölmüş kardeşim Hüseyin’dir de.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Metin Çoban©
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

5 YORUMLAR

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 7 Ekim 2024 at 08:17

    Bayıldım 👌🏻💯 Karakterlere, döneme, konuya 👏🏻
     
    Bölüm sayısının neredeyse bir romana yakın olması da hârika. Farklı anlatıcılarla devam edecek olmanı da çok sevdim. Daha ilk satırlardan hikâye içine alıyor okuru.
     
    80 Darbesi öncesi; ülke tarihinde sıkıntılı bir dönem, gerçi bizde ne zaman sıkıntı yok ki 🤦🏼‍♀️ Neyse… O döneme senin perspektifinden bakmak heyecan verici..
     
    Metin ya, içinde ne kadar çok hikâye var senin. Instagram’da yazdığında şaşırıyorum her seferinde. İnanılmaz bir yaratıcılık ve üretkenlik; tebrik ediyorum canım.
     
    Yolu açık olsun yeni öykünün, bol okura ulaşsın 🙏🏻
     
    Sevgiler canım ❤️

    • Yanıtla Metin Çoban 7 Ekim 2024 at 11:04

      Didemcim,
       
      Benim için yerin bambaşka biliyorsun. Birkaç yıldır bana verdiğin emek, gösterdiğin sabır sayesinde, övgü dolu yorumlar alan bir yazar adayı oldum.
       
      Instagram’da paylaştığım kısa öyküler, kısıtlı kelimelerle bir öykü yazabilir miyim antremanları. Öykü, zorunlu kısa olduğu ve okuyucu sonuca çabuk ulaştığı için okurlar tarafından ilgi görüyor ve ben de mutlu oluyorum.
       
      Bu öyküm biraz uzun ama okuyucuyu yakalarsak benim baş yapıtım olacak diye düşünüyorum. Şimdiden olumlu yorumlar alıyorum.
       
      Konularımın çokluğu, karakterlerimin çokluğu konusuna gelince, çocukluğumdan beri her konuda yüzlerce kitap okudum, belki bu sebepten, çok fazla kurgu oluşuyor kafamda, bir de gazetede bir haber bile okusam veya yeni bir kanun yayınlansa bu haber veya kanunun kaynağına ulaşıncaya kadar araştırırım.
       
      İyi ki sen benim editörümsün, iyi ki benim arkadaşımsın, iyi ki benim canımsın.
       
      Sevgiler 💕

  • Yanıtla Emine Öztürk 18 Ekim 2024 at 08:23

    Her yeni yazdığın her hikâye bir öncekinin bir üst versiyonu. O kadar çok yazıyor o kadar çok üretiyorsun ki Sevgili Didem ‘in dediği gibi içinde biriken ne kadar çok konu var.

    Matruşka gibisin açtıkça içinden bir olay örgüsü çıkıyor. Şahanesin.

    İyi ki yollarımız kesişti Sevgili Metin.

  • Yanıtla Burak Süalp 26 Şubat 2025 at 11:56

    Sevgili Metin, öyküne ancak başlayabildim, her bölümünde çocukluğumun ayrı bir dönemine ayrı bir anısına gittim. Çöp bidonlarından kale yaptık, filmleri, artistleri hafızamıza kazdık, o çokomelleri dünyanın en güzel çikolatasıymış gibi yedik. Ne güzel yıllarmış. Acısıyla tatlısıyla. Dünyayı değiştirme hayalleriyle. Sayende kendi hayat süremde bir zamanda yolculuğa başlamış oldum. Kalemine sağlık yazar arkadaşım.

    • Yanıtla Metin Çoban 26 Şubat 2025 at 12:51

      Burakcım bu güzel yorum ve geçmişle ilgili hatırlatmalar için çok teşekkür ederim 🙏

    Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan