İndeks
Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17
Adaçayını iskeledeki o tatsız olaydan sonra görmemiştim. Yanına gitmeli miydim? Özür dilemeli miydim? Ama şu anda bunları düşünecek vaktim yoktu.
Cenaze işlerini üstlenmeleri bir bakıma çok iyi olmuştu. Ne camiyle ilgili işlerden ne de mezarlık prosedürlerinden haberdardım. Cevdet “10 gün bizimle kalacaksın” demişti. On gün boyunca benimle ne konuşacaklardı? Nerede kalacaktım? Her şey büyük bir muammaydı.
Bir sırt çantasına çamaşır, tişört ve gömlekleri aceleyle tıkıştırdım. Sadece bir kot pantolonum vardı; yedek olsun diye krem rengi bir kanvas pantolon daha ekledim. Diş fırçamı ve macunumu çantanın ceplerine sıkıştırdım. Sakallarım henüz yeni uzamaya başlamıştı, o yüzden jilet almaya gerek görmedim. Gerekirse bir berbere giderdim.
İlk Yardım’a geri döndüğümde, babaannemi tabuta yerleştirip camiye götürmüşlerdi. Camiye koşarak vardığımda, önünde büyük bir kalabalık vardı. Adaçayı da oradaydı. Sema koluna girmiş, onu tutuyordu. Harap bir hâlde görünüyordu.
Bana sarıldı. “Başın sağ olsun” dedi, ardından hemen kollarını geri çekti. Sema, başını sağa sola sallayarak üzgün olduğunu ifade etti.
Herkes sarılıyor, başsağlığı diliyordu. Taziye sözleri, duygusal bir uğultu gibi havada asılıydı. Bir süre sonra kalabalığın içinden bir ses yükseldi; tabut dışarı çıkarılıyordu. Tabutu, takım elbiseli dört genç taşıyordu. Türk bayrağına sarılmış tabut, şehit asker cenazesi usulünde vapur iskelesine kadar taşındı.
İskelede çok büyük bir tekne duruyordu.
İki katlıydı ve Kuzey Avrupa ülkelerinde kullanılan deniz araçlarını andırıyordu. Teknenin içine giren herkes şaşkınlıkla çevresine bakıyordu. İçerisi, sinema salonu gibi düzenlenmişti; koltuklar sıra sıra dizilmişti. Üst kat da aynı şekilde koltuklarla sıralanmıştı.
Cevdet Bey beni yanına çağırdı ve tekneyi anlattı. “Bu tekneler Kuzey Denizi’nde deniz otobüsü olarak kullanılıyor” dedi. “1986 yılında Belediye bu tür seferlere başlayacak. Bu gemi test için getirildi. Sağ olsun, Başkan vefat haberini alır almaz bize tahsis etti.”
Cenazeye gelen herkes tekneyi hayranlıkla inceliyordu. Cenazenin yarattığı hüzün bir an için unutulmuş gibiydi.
Üsküdar iskelesine vardığımızda, tabut siyah bir cenaze arabasına yerleştirildi. Araç oldukça klas bir görünüme sahipti. Karacaahmet Mezarlığı’na kadar, cenaze arabasının ön koltuğunda, imamla birlikte oturdum.
Mezarlığa girdiğimizde, dedemin mezarına geldik. En son buraya beş yaşındayken gelmiştim. Dedem öleli on beş yıldan fazla olmuştu, demek ki. Peki neden annem ve babam Ankara’ya gömüldü?
Dedemin mezar taşında, gözlüklü bir fotoğrafı vardı. Üzerinde şu yazılar okunuyordu: Binbaşı Altay Arı, Hariciye Hukuk Müşaviri, Ruhuna El Fatiha.
Zihnimdeki dedem imgesi hep aynıydı: Takım elbiseli, gözlüklü, saçları briyantinli. Onu asla tıraşsız, saçı dağınık veya pijamalı göremezdiniz.
Mezarlıktaki işler bittikten sonra, cenazeye katılanlar için Üsküdar’da bir lokantada öğle yemeği verildi. Elimi cebime atıp ödeme yapmaya ne zaman yeltensem, siyah takım elbiseli bir adam çantasından bir tomar para çıkarıp hesabı hemen kapatıyordu.
Adadan gelen herkes, Üsküdar İskelesi’nden o görkemli deniz otobüsüyle geri döndü. Kapının önünde her biriyle tek tek vedalaştım. Adem, Hasan ve Can bana sarıldılar. Onlar adaya doğru yol alırken, ben iskelenin önünde bekleyen geniş siyah bir Mercedes’in arka koltuğuna Cevdet Bey’le birlikte oturdum. Araç, Boğaziçi Köprüsü’ne doğru yol aldı.
Akşam, dinlenmem için beni Taksim Meydanı’ndaki Etap Marmara Oteli’ne götürdüler.
Otel odası, Kazancı Yokuşu’nu ve Taksim Meydanı’nı görüyordu. 1979’da kanlı olayların yaşandığı yokuş ve meydanı doldurup özgürlük ve barış talep ettiğimiz günler zihnimde canlandı. Ama şimdi, bambaşka bir konumdaydım. Her şey ve herkes bana yabancılaşıyor gibiydi. O eski Özgür sanki bir yerlere yükselmiş, bedenimden uzaklaşmıştı. İçimde şimdi yalnızca Lacivert kalmıştı.
Saat 20.00 sularında, para çantası taşıyan genç adam odanın kapısını çaldı. “Özgür Bey, Cevdet Bey’in emri var. Yarınki toplantı için bir takım elbise almanız gerekiyormuş. Yanınızda getirmediğinizi düşünmüş. Eğer uygunsanız, sizinle birlikte İstiklal Caddesi’ne gidip bir takım elbise alalım. Yürüme mesafesinde, hemen çıkabiliriz, efendim” dedi.
Her şey bir günde nasıl da değişmişti. Dün bu otelde kalmazdım, yaz ayında gidip bir takım elbise almayı ise asla düşünmezdim. Ama içimde büyüyen bir merak, kendimi akışa bırakmaya zorluyordu.
Takım elbise olarak uçuk mavi bir takım aldım. Yanına beyaz bir gömlek, lacivert bir kravat ve lacivert renkte bir ayakkabı seçtim. Yanımdaki adam, seçimi çok beğendi. Otelin altında bulunan Vakkorama mağazasına da uğramamızı istedi. Oradan spor kıyafetler ve orta boy bir valiz aldık. Oldukça fazla para harcıyorlardı. Cevdet Bey’in kim olduğu sorusu, kafamın içinde giderek büyüyordu.
Gece bir türlü uyuyamadım. Adaçayı’nı düşünüyordum sürekli. Saat gece yarısını geçmişti, dayanamayarak Adaçayı’nın evine telefon açmaya karar verdim. Odamdaki telefondan dış hat alarak onu aradım. Telefonu açtı; sesi ağlamaklıydı. Bana çok üzüldüğünü söyledi. Yapayalnız kaldığımı, istediğim zaman yanına gidebileceğimi ekledi. Hatta istersem üniversite tercihini Ankara’ya yapabileceğini bile söyledi.
“Şu an bunları konuşmayalım” dedim. “Beni buraya getiren insanların ne söyleyeceğini bilmiyorum. Sonra konuşuruz.” Aramız sanki düzelmeye başlamış gibiydi. Telefonu kapatırken “Seni seviyorum” dedim. Karşılık bekliyordum. Ama o sadece, “İyi geceler” dedi ve telefonu kapattı.
Sabah otelde kahvaltımı yaptım ve Taksim Meydanı’na doğru kısa bir yürüyüşe çıktım.
Dünkü genç adam, “Saat onda sizi buradan alacağız. Lütfen takım elbisenizi giyin ve valizinizi aşağı indirin” demişti. Saat tam 10.00’da otelin önünde, dün gördüğüm Mercedes yeniden belirdi. İçine bindikten sonra, araç Taksim Meydanı’nın etrafında bir tur attı ve Tarlabaşı yönüne doğru döndü. Ardından Şişhane Tüneli’ne yakın bir yere geldi. İsveç Konsolosluğu’nun yanındaki dar yoldan aşağı indi ve oymalı kakmalı dış cephesiyle dikkat çeken, Cenevizliler zamanından kalma olduğu her hâlinden belli olan bir binanın önünde durdu.
Kapıyı yine takım elbiseli genç bir adam açtı. Selam durur vaziyette arabadan inmemi bekliyordu. Arabadan çıktım, ceketimin önünü ilikledim. Bastonuna dayanarak bana doğru yaklaşan Cevdet Bey, şık bir takım elbise giymişti ama kravat takmamıştı.
İkinci kata çıkan döner mermer merdivenlerden adım adım yükselirken, içimde hayatımın başka bir yöne doğru kaymaya başladığına dair garip bir his belirdi. Sanki bu merdivenlerin sonu, bana yepyeni bir kader sunacaktı.
Merdivenlerin kenarındaki duvarlarda, eski askerlerin, edebiyatçıların, cumhurbaşkanları ve başbakanların resimleri asılıydı. Flamalar ve bayraklar dikkatimi çekti çünkü renkleri alışılmış kan kırmızısından farklıydı, koyu vişneye çalan bir tonu vardı. Bayraklardaki ay ve yıldız ise ters yönde duruyordu.
Bu ters yöne bakan ay-yıldız bayrağını daha önce evimizde de görmüştüm. Babama “Biz solcu olduğumuz için mi bu bayrak sola bakıyor?” diye sormuştum. Babam, “Ters duran bayrak, savaşta olduğumuzu gösterir” diye açıklamıştı. Şaşırmış ve “Ama Kıbrıs Savaşı 1974’te bitti” diye itiraz etmiştim. Babam ise, “Bu savaş, karanlığa karşı açılmış bir savaş. Ülke aydınlığa kavuşuncaya kadar sürecek” demişti.
Merdivenlerin sonunda geniş bir salona girdik.
Sağ ve sol tarafta, tahtadan yapılmış masa ve sıralar yan yana sıralanmıştı. Bu düzen, bir kilise salonunun oturma düzenini anımsatıyordu. Salonun en ilgi çekici yeri ise karşıdaki uzun kürsüydü. Kürsünün önünde beş yaşlı adam, siyah takım elbiseleri içinde oturuyordu. Sıralarda ise sağda ve solda toplamda yaklaşık elli kişi yer almıştı.
Biz içeri girdiğimizde, herkes ayağa kalktı. Bize doğru dönerek ellerini kalplerinin üzerine koydular ve sessiz bir selam verdiler. Kürsünün önünde bir masa ve sandalye vardı. Cevdet Bey, masanın yanındaki sandalyeye oturmamı işaret etti. Kendisi ise kürsünün sağ tarafındaki boş kalan son sandalyeye yerleşti.
Kürsünün tam ortasında oturan, dedem gibi gözlüklü, saçları bembeyaz bir adam konuşmaya başladı.
“Öncelikle başın sağ olsun, evladım” diye söze başladı. “Büyükanneniz Ayşe Arı, hem Binbaşı Altay Arı’nın bize emaneti hem de topluluğumuzun kurucularındandır. 60’lı ve 70’li yıllarda aramızda fiilen çalışmış, topluluğumuza çok büyük katkılar sağlamıştır. Dedenizin vefatından sonra, tıpkı şimdi sizi çağırdığımız gibi, babanız Cem Arı’yı da buraya çağırdık. O da bizimle vakit geçirdi. Sonrasında Ankara’da öğretim görevlisi olduğu dönemde hem ülkemiz hem de topluluğumuz için önemli katkılarda bulundu.
Şimdi merak ettiğinizi biliyorum: Benim ailem nasıl bir aileymiş? Bu zamana kadar neden bunları öğrenmedim? Ve daha da önemlisi biz kimiz, neden sizin ailenizi bu kadar önemsiyoruz?”
Söyledikleri kafamda binlerce soru işaretine yol açmıştı. Bu topluluk bir Mason topluluğu olabilir miydi? Ya da bir mafya grubu? Belki de Bülent Ecevit’in 1973 yılında ortaya attığı, NATO’nun sol görüşlü örgütleri yok etmek için kurduğu Gladyo örgütü müydü? Kimdi bu insanlar?
Birden ağzımdan kontrolsüzce çıktı: “Siz Gladyo musunuz? Ya da Mason musunuz?”
Başkan gibi konuşan adam, yanındaki kişilerle göz göze geldi. Hep birlikte gülümsediler. Salondaki diğer kişiler de fısıldaşmaya başladı. Başkan, oturduğu yerde biraz daha rahat bir pozisyona geçerek sakin bir şekilde konuşmaya devam etti:
“Bu genç yaşında bu kadar bilgili olman hoşumuza gitti. Senin yaşındaki birçok genç, Gladyo, Masonlar ya da Kontrgerilla gibi oluşumlardan habersizdir. Ama sen, dış gözlemlerinden hareketle bir çıkarım yapmayı başardın. Bu görüş ve düşüncelerini beğendik. Ancak unutma ki cumhuriyet, Atatürk tarafından kurulduktan sonra, en büyük mücâdele gericilere karşı verilmiştir. İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş, isyan eden ya da ülkeyi karıştıran ne kadar kişi varsa bu mahkemelerde yargılanmış ve çoğu îdam edilmiştir.
O dönemlerde Bolşevik İhtilâli gündemdeydi ve etkisini gösteriyordu. Türkiye Komünist Partisi kurulmuştu. Ancak bu ülkenin ve ülkenin o dönemdeki yegâne sınıfı olan çiftçilerin yapısı, devrim ve sosyalizm için uygun değildi. Şehir burjuvazisi bile radikal İslâmî fikirlere sahipti.”
“İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ABD en büyük düşman olarak komünizmi hedef almıştı. Bu doğrultuda, NATO’ya üye olan ülkelerde Gladyo tipi örgütler kuruldu. İşte o yıllarda, bizim ülkemizde de benzer bir örgütün kurulduğunu düşünüyoruz. Bu örgüt, sol ve aydın fikirlerin önüne geçmek ve ülkeyi bir Orta Doğu devleti hâline getirmek için din üzerinden her türlü takiyeyi yaptı. İnsanlar, zorla dindar olmaya yönlendirildi.
Çok partili sisteme geçildiğinde, Demokrat Parti, ‘Herkese özgürlük getiriyoruz’ vaatleriyle ülkeyi ABD’ye adeta teslim etti. Henüz yeni NATO üyesi olan ülke, Kore Savaşı’na asker gönderdi ve çok büyük kayıplar verdi. Stratejik noktalarda Amerikan askerî üsleri kuruldu; limanlar ve havalimanları kontrol altına alındı. Boğazlardan geçişine izin verilmeyen Amerikan 6. Filosu, Türkiye’ye girerek her türlü provokasyon ve saygısızlığı gerçekleştirdi. CIA, ülkede her köşe başında ofis açtı.
Deden ve bu masada görmediğin diğer vatansever insanlar, bu gidişata dayanamadılar. O zamanlar aramızda bulunan askerler, deden dâhil, 1958 yılında Başbakan Menderes ve hükümetini devirmek için harekete geçmeye karar verdiler.
Ülke, aslında solculardan zarar görmüyordu.
Solcular, işçinin ve köylünün yanında durarak daha güvenli iş şartları, daha verimli üretim olanakları için mücâdele ediyor; ülkenin emperyalistlerin eline düşmesine karşı bağımsızlık savunuculuğu yapıyordu.
O dönemde, ülkenin kurtuluşunda büyük rol oynamış komutan ve Millî Şef İsmet İnönü’nün bile trafik polisleri tarafından durdurulup gözaltına alındığı olaylar yaşandı. Ancak solcular, yazarlar, öğrenciler ve askerlerden oluşan aydınlar, ülkedeki her türlü ilerici hareketin öncüsüydü.
1960 darbesinden sonra yapılan 1961 Anayasası, bugünkü anayasa gibi tamamen askerler tarafından hazırlanmış değildi. Ancak buna rağmen, toplumun ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayamadı. Demokrat Parti’nin yerini alan Adalet Partisi de, aslında Demokrat Parti’nin devamı gibi davrandı.”
“Bizim, bir şekilde bu gidişata dur dememiz gerekiyordu. Cemal Gürsel’in 1966 yılında vefat etmesinin ardından, yerine geçen Cevdet Sunay daha ileri görüşlü bir komutandı. Aynı zamanda dedenle yakın bir dostluğu vardı. Moda’daki evde defalarca toplantılar düzenlediler. Bazılarına biz de katıldık.
Deden, Binbaşı Altay, o dönemin devrimci isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin Cevahir ve Mahir Çayan ile de bir araya gelirdi. 29 Ekim 1968’de gerçekleşen ve Samsun’dan Ankara’ya kadar süren ‘Tam Bağımsızlık İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü’ ise tamamen dedenin fikriyle hayata geçirilmiş bir eylemdi.
Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay’ın görevde olduğu dönemde, Türkiye’de sol fikirler yükselişe geçti ve geniş bir taban kazandı. Bu gelişmelerin ardından, 1973 yılında CHP yıllar sonra tek başına iktidar oldu.
Biz senin de siyâsî görüşlerini biliyor ve seni yakından takip ediyoruz. Bu ülkeye ihanet edecek biri olmadığını çok iyi biliyoruz. YÖK tarafından getirilen kıyafet yasağı, bu ülke için tehlikeli bir hamle. Bunun üzerinden prim yapmaya çalışacaklar ve dindar kesimi sürekli tetikte tutmaya devam edecekler. Ama biz, her kesimden insan için verdiğin mücâdelenin ne kadar değerli olduğunu görüyor ve takdir ediyoruz.
Ne yazık ki bizim mücâdelemizin odağında şu anda ülkenin en büyük belası olan Nur tarîkatı var.
Bu tarîkatın lideri, ılımlı bir İslâm lideri gibi görünerek insanları kandırıyor. Devletin birçok kademesine hâkim, savcı, asker, öğretmen, doktor gibi insanları yerleştirmiş durumda. Nihâî hedefleri, devletin yönetimini ele geçirmek.
Bu salonda gördüğün diğer kişiler, bizimle gönüllü olarak çalışan insanlar. 67 ili temsilen burada bulunan 67 kişi seni tanımış oldu. Şimdi seni, bizimle birlikte hareket ederek, ülkede kurulmuş mafya, kontrgerilla, tarîkat ve cemaat gibi oluşumlara karşı mücâdele etmeye ve Cumhuriyeti korumak için savaşmaya davet ediyorum.
Tabii ki bu daveti kabul etmek zorunda değilsin. Eğer bizimle hareket etmeyi seçmezsen, deden ve babandan sana kalan vasiyeti açıklayacak ve mirası talep ederek kendi yolunu çizebileceksin. Şimdi, Cevdet Bey, sana dedenle ilgili mal varlığını açıklayacak.”
Dedemin mal varlığı mı? Dedemin mal varlığını neden biz bilmiyoruz da onlar biliyor? Benim bildiğim kadarıyla yalnızca birkaç dükkân ve daire vardı. Büyükannem hiçbir zaman maddî sıkıntı içinde olmadı; annem ve babam da çalışıyordu. Ama evimizde para hakkında pek konuşulmazdı.
Cevdet Bey, elindeki kâğıttan okumaya başladı. Dedeme ait bir benzin istasyonundan bahsetti; Atatürk Havalimanı karşısında, Sefaköy’deymiş. Bankada yaklaşık yedi milyon lira değerinde mevduat bulunuyormuş. Ayrıca bir yakıt tankeri de varmış. Tüm bu mal varlığının gelirleri, dedemin vasiyeti gereği, eğer oğlu ya da torunu tarafından talep edilmezse, eğitim, sağlık, sosyal yardım ve çocuk esirgeme kurumları için harcanmaya devam edecekmiş.
Cevdet Bey okumasını bitirdikten sonra doğrudan bana dönüp sordu: “Bu mal varlığını istiyor musun?”
Benim yaşımdaki biri için inanılmaz bir servetten bahsediliyordu. Eğer bu mirası kabul etsem, istediğim hayatı rahatça yaşayabilirdim. Ancak babam bu mirasa tenezzül etmemişti. Büyükannem de… Bunda mutlaka önemli bir sebep olmalıydı. Dedemin vasiyetinin doğru amaçlarla kullanıldığını düşünüyordum. Eğer öyleyse, bu mirasın asıl ruhuna sahip çıkmalıydım.
Salondaki herkes, kürsüdeki beş kişi dâhil, benden cevap bekliyordu. Ayağa kalktım ve konuşmaya başladım:
“Dedemin vasiyetine katılıyorum. Babam bu mirası almak istememiş. Muhtemelen bu mirasın gelirleri doğru yerlere harcanıyordur ve denetimi yapılıyordur. Büyükannemden kalan gayrimenkullerin gelirleri ve babamdan kalan maaş, benim okulumu bitirmeme yeterli olacaktır. Sonrasında amacım iyi bir avukat olmak ve kendi hayatımı kurmak.”
Sözlerimi bitirdiğimde, salondakiler beni alkışlamaya başladı. Başlarda tereddütlü olan alkışlar, giderek yükselen bir tona dönüştü. O an, gerçekten doğru bir şey söylediğimi hissettim.
Ardından, başkan elini kaldırarak herkesi susturdu ve konuşmasına devam etti.
“Bu nazik ve asil davranışın hepimizi onurlandırdı” dedi başkan. “Altay Komutanımızın ve Cem Hoca’mızın asil kanından olduğunu ispat ettin, evlat. Biz her zaman senin arkanda olacağız. Sen bir sıkıntıya düştüğünde, Değişim Şirketi senin destekçin olacak. Ancak burada bulunan herkes bireysel olarak çalışır. Biz bir örgüt değiliz; bir grup ya da tarîkat da değiliz. Buradaki insanlar ne devlete, ne bir gizli örgüte, ne de bir cemaate bağlıdır.
Hepimizin ortak amacı, cumhuriyetin korunması, halkın bilinçlendirilmesi ve eğitilmesi, ülkemizin her geçen gün Batı medeniyetini yakalamasıdır.
Biz her zaman toplantı yapmıyoruz. Burada gördüğün gibi 67 ilin temsilcileri oturuyor. Hepsinin yakasında yalnızca temsil ettikleri ilin ismi var. Örneğin, Ordu ilinin temsilcisi, Samsun ilinin temsilcisini tanımaz. Ordu’da yaşanan bir sorunu çözmek için Samsun’dan yardım istenmez; bunun yerine buradaki merkezi arayarak çözüm aranır.
Bu konular üzerine sana bir hafta boyunca burada eğitim verilecek. Tabii ki bizimle kalıp bu ülke ve cumhuriyet için çalışmak istersen.”
Başkanın sözleri açık ve netti ama bu, tam da aradığım bir çıkış yolu değildi. Ayağa kalktım ve kendimi olabildiğince net ifade etmeye çalıştım:
“Az önce de belirttiğim gibi, dedemin ve babamın yolunu seçtim. Bana verilen görevleri yerine getireceğimden emin olabilirsiniz. Sizin gibi tecrübeye ve güce sahip insanların beni yarı yolda bırakmayacağını düşünüyorum. Ayrıca bu bireysel çalışma yaklaşımı beni rahatlatıyor; örgütsel bir yapının içinde olmayacak olmak bir avantaj.
Beni kabul ettiğiniz ve ülkem için sizlerle birlikte çalışma fırsatı sunduğunuz için teşekkür ederim.”
Sözlerimi bitirdiğimde, salonda bir anlık sessizlik oldu. Ardından, başkan başını hafifçe sallayarak memnuniyetini belirttikten sonra tekrar konuşmaya başladı:
“Biz, sizin çok büyük bir hukukçu olacağınızdan eminiz. Buradaki eğitiminiz bitince bir tatil yapın, ardından okulunuza dönün ve başarıyla mezun olun. Okul biter bitmez, Ankara Gazi Osmanpaşa’da bulunan Değişim Hukuk Bürosu, staj yapmanız ve avukatlık mesleğine geçişiniz için gerekli işlemleri hızla tamamlayacak.
Zamanı geldiğinde askere gidin; yedek subay olarak askerlik yapmanız için de gereken yardımlar yapılacak. Askerden döndükten sonra, size tavsiyemiz savcı olmanızdır. Böylelikle devlet adına sorgulama ve yargılama yetkisine sahip olursunuz. Ancak, bu tamamen sizin tercihiniz. Hatta bir gün, ‘Ben artık sizinle olmak istemiyorum, ayrılıyorum’ bile diyebilirsiniz. Biz size güveniyoruz. Biz olmasak da bu cumhuriyeti savunacağınızdan eminiz.”
Sonraki yedi gün boyunca, ülkedeki dinî cemaatler, tarîkatlar ve liderleri hakkında detaylı bilgi verildi. Güneydoğu’da güçlenmeye başlayan Hizbullahçı Kürtlerden, Güneydoğu ve Orta Anadolu’daki ülkücü mafyaya; kumarhane sahiplerinden uyuşturucu tacirlerine; hayalî ihracatçılar ve silah tüccarlarına kadar pek çok konuda eğitildim.
On gün sonunda, adaya geri döndüm. Eşyalarımı eve bırakırken, büyükannemin ölümü beni derinden sarsmasına rağmen, o güne dek hiç ağlayamadığımı fark ettim. Eve girer girmez, onu yerde baygın bulduğum yere baktım. Artık evin içinde ne sesi ne de hareketliliği olacaktı. O an, ölümünün gerçekliği içime iyice yerleşti ve gözyaşlarıma engel olamadım.
Akşam saat sekiz gibi barınağa doğru yürümeye başladım. Yolda Sema ile karşılaştım. “Bir süre gel, bizde yemek ye” dedi. “Hallederim” diyerek geçiştirdim. Beraber barınağa yürüdük. Orada Adem, Hasan ve Emine oturuyorlardı ama Adaçayı aralarında yoktu.
Merakla sordum: “Adaçayı nerede? Bu akşam gelmiyor mu?”
Emine, hafifçe gülümseyerek yanıtladı: “Sorbonne Üniversitesi’nden kabul aldı, Paris’e gitti. Zaten senin tercihin de böyle olurmuş. Ankara’ya gelmesini değil, Sorbonne’a gitmesini söylerdin hep.”
Haklıydı. Doğru söylemişti. Adaçayı’nın benimle Ankara’ya gelmesinden ziyade, Sorbonne için Paris’e gitmesi elbette daha mantıklıydı. Benim hayatımın sağını solunu, bugünü ya da yarını kestirmek mümkün değildi. İyi yapmıştı.
*
1986 yılında okulu bitirdim. Mezuniyet törenime Değişim Hukuk Bürosundan üç temsilci katılmıştı. Beni tebrik edip kartvizitlerini bıraktılar. İki aylık tatilin ardından burada stajıma başladım.
1988 yılında askere gittim. Döndüğümde, ülke bambaşka bir şekle bürünmüştü. Güneydoğu’da neredeyse her gün PKK baskınları sonucu 30-35 ölü ya da 10-15 şehit haberi geliyordu. Mafya, sokaklarda kanlı hesaplaşmalar yapıyordu. Sokaklarda dolaşan insanlar tamamen değişmişti. Kadınlar artık yalnızca türban ve pardösü değil, kara çarşaf giyiyordu. Sarıklı, cüppeli adamlar her yerdeydi.
Kapitalizm, yeni bir sınıf yaratmıştı. Sınıfsal çatışma “orta direk vatandaş” yüzünden kalkmıştı. Ilımlı İslâm adı altında, radikal İslâmcılara alan açılmıştı.
1990 yılı benim için acı bir haberle başladı. 14 Ocak 1990’da, Beşiktaş’ın efsane kalecisi Sabri Dino, arabasıyla geldiği Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak hayatına son vermişti.





10 YORUMLAR
Günaydın hocam. Sabah okumam bu muhteşem yazınız oldu. Kaleminize sağlık.
Okurken bir an Hasan Ali Yücel’in bozulan düzen yüzünden işini bırakıp gazetede yazmaya başlaığı günlere gittim. İsmet Ünönü’nün kıblesini değiştirdiği o günlere… Sonra bir ara Firüzan Kırk Yedililer’in içine dalıverdim. Sağ-Sol olaylarının olduğu, yargılanmaların başladığı, sorgulayan insanların susturulduğu o günlere. Nasıl da inci tanesi gibi sıra sıra dizmişsiniz. Çok sevdim çok 🙏
Sevgili Selin;
Senin gibi tarih sever bir kadının yazım hakkında yaptığı yorumlar benim için çok değerli.
Bu yazı dizisi sanırım roman olma yolunda; 1980-1990 ve 1990-2000 ve 2000-2010 yılları olmak üzere 3 sezon olacak. Geçen bu 30 seneyi, şu an genç olan nesile anlatmak amacıyla yazıyorum. Senin de tespit ettiğin gibi. Daha önceki bölümlerde Firuzan’ın 47’lileri, daha sonraki zamanlarda tıpkı 60 İhtilali’nde İsmet Paşa’ya kıblesini şaşırtan olayları yeniden yaşadığımızı gösteriyorum. Senin bu yazı dizisini takip etmen ve beğenmen benim için çok değerli.
Çok teşekkür ediyorum.
Sevgiler 🙏
Söylemek istediklerimi dile getirmişsiniz zaten hocam. Yemin ederim günümüzde “kitap” adı altında rezilce şeyler basıma sunuluyor. Tamamı ile kağıt ziyanlığı. Şu güzel satırlar bir roman olup raflarda yerini almalı. İlk alıp okuyacak kişi de benim, onurla hem de. Abartmıyorum, inanın bana muhteşem olmuş 👌🏻
Canım benim;
Bir döneme tanıklık hissi yaratan öykün ile bir kez daha geçmişin gölgelerini aydınlatmışsın.
Türkiye’nin bu yılları elbette malumatımın olduğu bir tarihti fakat bu romanı -artık roman diyebiliriz sanırım- okurken bilmediğim ya da üstün körü fikir sahibi olduğum diyelim birçok olayı detaylıca öğrenme fırsatım oldu.
Kültürel, entelektüel, siyasî ve tarihî alandaki bilgin karşısında her seferinde hayranlık duymamak mümkün değil. Bu kadar farklı disiplin içinde böylesine bilgi sahibi olman gerçekten takdire şayan 😁
1980 Darbesi’nin önemli bir yanı daha var bence; toplumun apolitikleşmesinde önemli bir rol oynuyor. Deniz Gezmişler, Hüseyin İnanlar dönemi kapanıyor bu darbeyle. Seninle benim jenerasyonum arasındaki farkta bunu çok net görebiliyoruz örneğin. Benim yaşıtlarımı -elbette istisnalar hariç- korkuyla sindirilen aileler, okullar, medya “ne sağcı ne solcu, futbolcu” olacak şekilde yetiştirdi. Magazin programları ile beyni uyuşturuldu benim neslimin. Bu öyküde anlattığın tarihin unutturulması için her adım atıldı.
Toplumun bugün bu halde olmasının sebebi de işte bu; isyan etmeyi bilmeyen, koyu sürüleri oldu çıktı halk. Gerçi herkesin burun kıvırdığı Z jenerasyonundan ben ümitliyim, onlar bizden farklı. Bu yüzden de -senin yaptığın gibi- geçmişin bu çocuklara anlatılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. İyi ki bu romana başladın, gurur duyuyorum yaptığın işle arkadaşım. Minnettarım varlığına 🙏🏻
Kucak dolusu sevgiler ❤️
Canım Didem;
Sen benim bir tanemsin, ne güzel saptamaların var.
Lacivert’in 1. sezonu, 1980 Darbesi ile başlayan karanlık ve ilerici aydın gençlerin önünün kesildiği ve gerici, karanlık insanlara yol verilen zamanlardan, Türkiye’nin en karanlık yılları olan 1990’lı yıllara kadardı. Sanırım her 10 yıl 9 bölümden oluşacak ve toplam 30 yıl 27 bölüm olacak. Sanırım bu 27 bölüm için artık roman diyebiliriz.
Ben tüm bu olayları anlayabilecek yaşta bizzat yaşadığım için, biraz da anılarım gibi oluyor. Fakat emin ol, benimle aynı jenerasyonda olan ve bunları o zaman yaşamış çoğu insanın bile bu olanlardan haberi bile yoktur. Korkarım bu oran yüzde 60’ların üstündedir. Eğer bu romanım ile şu anki gençlere bu olayları nakledebiliyorsam görevimi yerinne getiiriyorum, diye düşünüyorum.
2. sezon maalesef daha kanlı, daha karamsar geçecek. Ülkenin kaderi böyle, düzelmesi için fikri hür, vicdanı hür insanlar yetişmeli. Amacım yaşanmış olayların yeniden göz önüne serilip bunlardan ders çıkarılması.
❗️Aslında doğru bir bilgi olmayan “ters bayrak” sembolünü kasıtlı koydum. Savaş içinde bulunduğumuz karanlıktan kurtuluncaya kadar sürecek. Zafer aydın insanlar çok olduğu zaman kazanılacak.
Sevgiler canım benim ♥️
Geçen yazıda oluşan soru işaretlerinin bir kısmına cevap bulduk. Özgür adına çok sevindim. İstiklâl ve Cumhuriyetini ilelebet muhâfaza ve müdâfaa etmeye and içmiş her asil Türk genci gibidir. Bu kutlu yolda yürümeyi seçmesi beni de gururlandırdı. Devamını sabırsızlıkla bekliyoruz Metin Hocam.
Sevgiler
Yasincim, bugüne kadar yazdığın tüm yorumlar için çok teşekkür ederim 🙏
Senin bu düşüncelerin, bana çok büyük teşvik. Yazımın amacı da senin gibi gençlerin bu tarihsel süreci yorumlayıp, cumhuriyete sahip çıkmalarıydı.
Varol, sağol. 🙏
Metin Üstad,
Siteyle ilk tanışmam Lacivert ile oldu. Yollarımız kesişti ve ne mutlu ki artık bu ailenin bir parçası olarak yazıyorum. Kaleminize, yüreğinize sağlık.
Ben de maalesef o dönemleri hatırlayan, yaşayanları tanıyan, onların anlattıklarını dinleyip ağlayarak isyan edenlerden biri olarak her kelimenin içime dokunduğunu belirtmek isterim.
Roman çıktığında imza sıramı kimseye vermeyeceğim gibi geliyor. 🙂
Sevgiler
Funda ne kadar onur duydum. Hem yazımı beğenmenden, yorum yazmandan. Hem de bulunduğun temenniden. İnşallah roman olur bu yazdıklarım. Ve bil ki ilk imzalarımdan biri sevgili meslektaşıma olacak. 🙏
Sevgiler 🌹
Sevgili Metin, yazını ancak okuyabildim. Malum ben de yazıyor 2. romanımı tamamlamaya çalışıyorum. Her yazında olduğu gibi, bilgi akışını çok rahat veriyorsun. Geçmişte oynanan oyunlar ve kahramanları, eski tabir ile, gözümün önünde resm-i geçit yaptılar.
Her zamanki gibi gayet akıcı ve yalın bir Türkçe ile anlattığın bu bölümü zevkle okudum. Genel olarak benim ailemin bakış açısına yakın bir anlatım kullandığın için -çok önemli olmasa da- sol eğilimli olduğunu düşündüm.
Bu yaklaşımından hemen sonra “diğerleri” geldi aklıma; “Onların bakış açısından bu olaylar nasıl değerlendirilmiş ya da yaşanmıştır acaba?” diye düşündüm. Ben de böyle “diğerlerini” merak hep vardı ve senin yazınla tekrar canlandı.
Bende güzel bir etki bırakan bu bölümü yazdığın için çok teşekkürler. Eline sağlık, okuyucun bol, yorum yazanın daha da bol olsun!
Sevgiler