Lacivert | Birinci Cilt

Lacivert | 5

2 Aralık 2024

Roman: Lacivert | 5 | Yazan: Metin Çoban

 

İndeks

Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17

 

Çorum Katliamı1

 
Birkaç gündür Gazi Mahallesi’nde boş bir evde kalıyorum. Arkadaşım, yoldaşım Barış, burada olduğumu biliyor. Beni buraya getiren komiser, “Gazi Mahallesi’nde tanıdığın var mı?” diye sormuştu. Ben de, “Barış Keskin var, Keskin İnşaat Malzemeleri’nin oğlu” diye cevap verdim.

Komiser kaşlarını çatarak, “Ulan biriniz aristokrat, biriniz şirket sahibi patron. Nedir sizin derdiniz, anlamıyorum. Oğlum, bu sinema filmi değil! Sokaklarda gerçek mermiler sıkılıyor. Otursanıza evinizde, okulunuza gidin. Bu ülkeye bakan olun, başbakan olun. Anarşist olarak ne faydanız olacak? Bırakın işsiz güçsüzler anarşist olsun” dedi.

Sonra ciddi bir tonla devam etti:

“Sen şimdi bu eve yerleş. Kimseye görünme. Polis bu mahalleye sık sık baskın yapıyor. Tanımadığın birine kapıyı sakın açma. Barış’a burada olduğunu söylerim. Sana yemek falan getirir mi?”

Ben de “Getirir herhalde. İyi bir yoldaştır. Musâhibiz2 biz onunla” diye cevap verdim.

Her gün, Barış’ın sevgilisi, devrim nikâhlı karısı ve aynı zamanda yoldaşımız Züleyha, kendi elleriyle yaptığı börekleri ve yemekleri bana getiriyordu. Ayrıca bıçak yarası için tentürdiyot, oksijenli su ve yara kremi getirip dikişlerin gerilmesini önlüyor, yarayı dezenfekte ediyordu. Çok iyi bir insandı. Ancak Züleyha Alevi değildi ve ailesi Alevi bir erkekle evlenmesine karşı çıkıyordu.

Biz ise resmi nikâha karşı çıkıyorduk. Bu yüzden bir devrim mahkemesi kuruldu. Tanıklar, onların evlenmesine engel bir durum olmadığını belirtti. Henüz 16 yaşında olmama rağmen, beni damadın tanığı olarak kabul ettiler.
 

* * *

 

Kana Kan Akacak!

4 Haziran günü, Çorum’da Ülkücü bir grup ile İslami Gençlik, hem 19 Mayıs törenlerini hem de Gün Sazak’ın öldürülmesini bahane ederek yol kesiyor ve Alevi vatandaşları tartaklıyordu. Olaylar sırasında, iki vatandaş bir inşaatta ölü bulunmuştu.

Çorum’da sokaklar, “Zafer İslam’ın, kana kan akacak!” sloganlarıyla çalkalanıyordu. Kırmızı renkli bir Renault marka araçtan, Milönü Mahallesi’ndeki bir kahveye açılan ateş sonucu birkaç vatandaş hayatını kaybetmişti. Yaralılardan bazıları ise götürüldükleri hastanelerde tedavi yerine işkence gördüklerini iddia ediyorlardı.

Milönü Mahallesi’nin girişine, Alevi vatandaşlar barikatlar kurmuştu. Ancak valilik ve belediye başkanı olayları bastırmak için hiçbir müdâhalede bulunmuyordu.

Bu arada, TRT’nin yaptığı asılsız bir haber, durumu daha da körüklemişti. Alaaddin Camii’ne bombalı bir saldırı yapıldığı ve caminin yakıldığı iddia edilmişti. Oysa ne bir bomba atılmış ne de bir yangın çıkmıştı. Sokaklara dökülen gerici gruplar, 57 Alevi yurttaşın hayatını kaybettiği ve yüzlerce kişinin yaralandığı katliamı gerçekleştireceklerdi.

Bu korkunç olay, arkadaşım Barış’ı derinden yaraladı. Ailesinden ve akrabalarından birçok kişiyi kaybetmişti. Barış, onları korumak ve savunmak için oradaydı. Ancak mağdur olan onlar iken, saldırganlara hiçbir şey yapılmadı.

Barış, üzerinde silah bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı. Mahkemeye bile çıkarılmadan, Ankara’ya nakli esnasında Dev-Sol’un3 onu kaçırmaya çalıştığı an polisler tarafından başından vurularak öldürüldü.

Barış, en sevdiğim arkadaşımdı. Alevi olduğu için bana, “Seni musâhibim seçtim” derdi. Her şeyini paylaşabileceği en yakın arkadaşı olarak görüyordu beni. Ama ben ölümü onunla paylaşamamıştım. Cenazesi Çorum’daki mezarlığa gömüldü. Asker ve polis önlem aldığı için kimse cenazeye katılamadı.

O gün, Barış’ın öldüğü gün, yapayalnız kaldığımı hissettim. Onu bu kadar sevdiğimi bilmiyordum. Sanki kardeşim ölmüştü. Dinlerin hiçbirine anlam veremiyordum, hepsini manasız buluyordum. Ama sırf Barış’a yakın olabilmek için Alevi olmaya karar verdim.

İnsan, kendini tanıyorsa neden bu dünyaya geldiğini de anlayabilirdi. Ancak bilinen tüm tanrılar, günahsız insanları cezalandırıyor, bebekleri öldürüyor ve kulları arasında adaleti sağlayamıyordu. Tanrı yetersizdi. Tanrı beceriksizdi. Ne savaşları durdurabiliyor, ne açlığa ne de fakirliğe çözüm sunabiliyordu. Sadece “Ben varım, bana ibadet edin” diyordu.

Alevi olmak için Kaygusuz Abdal’ı öğrenmeye ve onun yolundan gitmeye kendi kendime karar verdim.
 

* * *

 
Barış’ın ölümü, anne ve babamın ölümünü de yeniden hatırlattı. Sevdiklerimin birer birer beni terk edişi, beni karamsarlığa, derin bir boşluğa ve huzursuzluğa sürüklüyordu.

O günlerde bizim çocuklar beni yalnız bırakmamaya çalışıyorlardı. Adem ve Hasan, ellerinde bira şişeleriyle yanımda olmaya özen gösteriyordu. Kızlar ise Barış’ı tanımamışlardı ama yine de koyu, renksiz kıyafetler içindeydiler. Büyük bir matem havası vardı üzerlerinde; sessiz ve gözleri dolu dolu dolaşıyorlardı.

Adaçayı, gece geç saatlere kadar benimle oturuyordu.

Nâzım Hikmet’ten4 ve Orhan Veli’den5 şiirler okuyarak beni teselli etmeye çalışıyordu. Orhan Veli’nin esprili şiirlerini taklit ederek okuyor, gökyüzünü hayali bir fırçayla maviye boyar gibi yapıyordu. “Sen ne fena çocuksun”6 şiirini okurken parmağıyla beni azarlıyor, yüzümde bir tebessüm yaratmaya çalışıyordu.

Gülümsediğimi görünce, “Uzanmış sere serpe”7 şiirini okumaya başladı. Yanımda yatağa uzandı, eteğini yukarı sıyırdı ve “Entarisi sıyrılmış” dizesini mırıldandıktan sonra toparlandı. Ardından bacaklarını iki yana açarak, tıpkı bir ata biner gibi kucağıma oturdu. Ellerini saçlarıma götürüp öpüşmeye çalıştı. Dudaklarını garip bir şekilde oynatıyordu. Daha önce hiç öpüşmemişti ve şimdi bunu benimle yapmak istiyordu. Demek ki Can hâlâ onu öpmemişti.

Onu alnından öptüm. Sonra dudaklarından öpmek için eğildim. Gözlerini kapamış, ağzını hafifçe aralamış bekliyordu. Hem bu duruma gülmek geliyordu içimden hem de halimize acıyordum. Dudaklarına küçük bir buse kondurdum. Beklediği büyük bir öpüşme olmadığı için hayal kırıklığı yaşadığı belliydi.

Birden ona döndüm ve nazik bir şekilde, “Kalk, seni eve götüreyim. Geç oldu artık” dedim.

Kapının kenarında duran bez torbayı işaret ederek, “Pijamalarım ve diş fırçam içinde. Annem, ‘Bu gece Lacivert’i yalnız bırakmayın, onda kalın’ dedi. Bu yüzden büyükannen de biliyor, ben bu gece sizdeyim” dedi.

Onun bu gece evde benimle kalması iyi bir fikir değildi.

Kafam çok karışıktı, doğru şeyleri düşünemiyordum, belki de doğru olmayan şeyler yapabilirdim. Kendime hiç güvenmiyordum. Bu yüzden biraz sert ve kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladım:

“Bak ufaklık, ben çok iyiyim. Okuduğun şiirler beni mutlu etti, var ol sen. Ama gitsen iyi olur. Diğer çocuklar beni tanır ama Can beni sadece birkaç yıldır tanıyor. Siyasal hayatım yüzünden de benden pek hoşlanmaz ve bana karşı çok dostça davranmaz. Senin burada benimle sabahladığını öğrenirse bu durum hem ilişkiniz için hem de arkadaşlıklarımız için kötü olur. Sen en iyisi bu gece evinde kal. Hadi hazırlan, seni evine götüreyim, geç olmadan.”

Adaçayı, ses tonum ve kararlılığımdan aklımdan geçenleri anlamış gibiydi. Sessizce torbasını eline aldı, kapının önüne bıraktığı sandaletlerini giydi.

Yol boyunca hiç konuşmadık. Ben ellerimi kotumun ceplerine sokmuştum, o ise torbasının ipini iki eliyle sıkıca tutuyordu. Evlerinin kapısına dönen sokağın başına geldiğimizde, birden durdu ve “İlk öpüştüğüm erkek sen oldun” dedi.

Bu sözün ardından, onun sevgilisi olmam gerektiği fikrine kapılmak üzereydim ki ilk defa gülümseyerek, “Sen buna öpüşmek mi diyorsun? Resmen dilinle dudaklarımı yaladın! Öpüşmeyi öğren de gel” dedim.

O an, elindeki torbayla kafama ve sırtıma vurmaya başladı. Bir taraftan da “Eşşek oğlu eşşek! Pislik, hayvan!” diye bağırarak küfürler ediyordu.
 

* * *

 
Onun eve girdiğini gördükten sonra vapur iskelesine doğru yürümeye başladım. Son vapur kalkmak üzereydi ve Bostancı’ya gidiyordu. Birden koşmaya başladım; vapuru yakalamak istiyordum. Ancak tahta iskeleler geri alınmış, vapur kıyıdan biraz açılmıştı. Aradaki iki metrelik mesafeyi atlayarak kendimi vapurun içine zor attım.

Gece saat 12’de sokağa çıkma yasağı başlıyordu. Geceyi Bostancı İskelesi’nde geçirmeye karar verdim. O sırada aklımda net bir düşünce belirdi: Sabah, dincilerin yaşadığı Kaynarca’ya gidip Molotof kokteyliyle birkaç evi ateşe verme fikri. Onlar Çorum’da bunu yapmışlardı. Madem “kana kan” diyorlardı, 57 canın kanı yerde kalmamalıydı.

Sabaha kadar polisler ve askerler, neden dışarıda olduğumu sorguladılar. Son vapuru kaçırdığımı ve sabah ilk vapurla adaya geçeceğimi söyledim.

Sabah trenden Kaynarca durağında indim. Molotof kokteyli hazırlamak için benzine ihtiyacım vardı. Ancak ne bir bidonum vardı ne de benzin alacak kadar param. Tam o sırada bir bakkalın penceresi önünde ispirto şişeleri gördüm. Bir şişesi 2 liraydı. İki şişe ispirto ve bir kutu kibrit aldım. Fitil için bez gerekiyordu, bu yüzden tişörtümün kollarını yırttım ve her şişenin içine bir kolumu tıkıştırdım. Benzin kadar etkili olmayacağını biliyordum ama yine de işe yarayacağını düşündüm.

Caminin yan tarafındaki iki evin önüne geçip beklemeye başladım.

Şişeleri yakındaki bir kayanın arkasına saklamıştım. Evler tek katlı gecekonduydu. Verandalarında tahta sedirler vardı, üzerlerinde minderler ve yerde eski kilimler seriliydi. Eğer minderleri tutuşturabilirsem büyük ihtimalle evi de yakabilirdim.

Beklerken evlerden birinin kapısı açıldı. 20-25 yaşlarında genç bir kadın dışarı, elindeki çöp torbasını atmak için çıktı. Başında türban yoktu, siyah bir peçe de yoktu. Sadece saçlarının üzerinde beyaz bir tülbent vardı. Göz göze geldik. Kötü bir şey planladığımı hissetmiş gibiydi. Bakışları, “Sakın yapma, aklından çıkar” der gibiydi.

O an, elindeki çöp torbasını yere düşürdü. İçeriden 3-4 yaşlarında, sarı saçlı bir erkek çocuğu çıktı ve annesinin eteğine yaslandı. Kadın, çocuğu omzundan tutup bacaklarına doğru çekti.

Ve o an gördüm. O çıkan sarı saçlı çocuk bendim. Küçük, sarı saçlı Özgür Arı. Hep annem kapının önüne çıktığında ona doğru koşup eteğine tutunan çocuk… İşte o çocuk, bu çocuktu. O çocuk bendim.

O anda midemde bir bulantı hissettim. Neydim ben? Kim olmuştum artık? Varoluşumun amacı bu olamazdı.

Ezilen insanlar, çocuklar için daha güzel bir dünya yaratmak için çabalıyordum. Onları yakıp, yanık et kokularını içime çekmek benim karakterim olamazdı. Bu, benim için ne doğruydu ne de mümkündü.

Hiç durmadan koşmaya başladım. İstasyona kadar koştum, nefes nefese kalmıştım. İlk gelen trene atladım. Ağlıyordum.

“Affet, Barış. Senin intikamını alamadım, alamazdım. Zaten bunu sen de istemezdin. Affet beni” diye mırıldandım, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken.


 

12 Eylül Darbesi8

 
Ankara’da yaşayan annemin yakın arkadaşı Aylin teyzenin kızı Nesrin, iş için İstanbul’a gelmişti ve bizimle birlikte adada kalıyordu. 12 Eylül sabahında, yatak odama girerek omuzumdan sarsmaya başladı.

“Kalk, Özgür, kalk! Askeri darbe olmuş!” diye bağırıyordu.

Gözlerimi aralar aralamaz, “Saçmalama, Orta Amerika’da bir yerde cunta göreve gelmiştir” dedim. Ama bir yandan da salondaki televizyondan gelen Hasan Mutlucan’ın kahramanlık türkülerine kulak kesildim. Büyükannem, televizyonda konuşan her askeri alkışlıyordu.

Nasıl bir sabahtı bu, anlam veremiyordum. Zaten sıkıyönetim vardı; neden darbe yapmaya ihtiyaç duymuşlardı?

Televizyonda Org. Kenan Evren’in ciddi bir yüzle yaptığı açıklamaları dinledim. Meclisin kapatıldığını, sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini ve tüm yayın organlarına el konulduğunu söylüyordu.

Camdan dışarı baktım. Sokakta köşe başında toplanmış birkaç kişi, olup biteni yorumluyordu.

Büyükada, daha çok yerli halkın yaşadığı bir yerdi. Fabrikalar ve atölyeler olmadığı için işçi sınıfından insanlar burada oturmazdı. Nüfus, genellikle esnaf, dışarıda çalışan işçiler ve memurlardan oluşurdu.

Etnik bir ayrım yapılmazdı. Rum, Ermeni, Çerkez, Kürt ve Türkler birlikte, mutlu mesut yaşardı. Thomas More’un9 Ütopya10 kitabında Papaz’ın anlattığı ada tam da burasıydı. Herkes ihtiyacını adadan temin eder, sınıfsal çatışma neredeyse hiç yaşanmazdı.

Bu yüzden, askerler adada sadece sokaklarda gezindiler, evlere baskın yapmadılar. Tabii benim oturduğum ev hariç.

Evin içine bir astsubay ve dört jandarma girdi. Beni ve Nesrin’i balkona çıkardılar. Büyükanneme salonda kalması gerektiğini söylediler. Dolapları ve çekmeceleri açtırmaya başladılar.

Evde herhangi bir yasaklı doküman yoktu. Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’in romanları, Nikitin’in Ekonomi Politik kitabı, Karl Marx ve Engels’i anlatan kitaplar vardı. Ayrıca Cem Karaca’nın ve Ruhi Su’nun plaklarını buldular. Tüm kitapları ve plakları dikkatlice önlerine koydular.

Kimliğimi istediler. Büyükannem nüfus cüzdanımı getirdi. Astsubay, kimliğe bakarken yüz ifadesi birden değişti. Sanki bir şey hatırlamış gibi aydınlandı.

“Sen Cem Arı ile Sevgi Arı’nın oğlu, Özgür Arı mısın?” diye sordu.

Annem ve babamın adını söylerken ses tonu değişmişti, biraz daha yumuşak bir hale bürünmüştü. O an içim rahatladı. “Evet, onların oğluyum. Annem ve babam vefat etti” dedim.

Astsubay, “Adım Kemal” dedi. “Baban ve annen, 1978 Maraş olayları sonrasında yaptığımız protesto gösterilerinde beni zor bir durumdan kurtarmış ve evlerinde misafir etmişlerdi. Malum, ben silahlı kuvvetler mensubuydum ve o protestoya katılmış olmam meslek hayatımın sonu olurdu. Seni de hatırlıyorum. İki yılda nasıl da boy atmışsın!”

Sonra biraz duraksadı ve ekledi: “Ama bu bulduğumuz yayınlar ve plaklar yüzünden seni tutuklayıp götürmem lazım. Şimdi, genç kızımız bu kitap ve plakları balkondan atsın. Evde örgütsel doküman bulunamadı deriz.”

Astsubay sözünü bitirir bitirmez, Nesrin kucakladığı kitapları ve plakları balkondan aşağı attı. Gürültüye gelen diğer askerler balkondan aşağı baktıklarında, suç unsuru sayılabilecek materyallerin artık orada olmadığını gördüler. Şaşkınlıkla astsubaya baktılar. O ise parmağıyla dışarıda beklemelerini işaret etti.

Büyükannem, astsubayın tanıdık çıkmasından cesaret almıştı. Hemen çay ve sabah yaptığı kurabiyelerden getirip ikram etti.

İçim biraz rahatladığı için, Kemal Astsubay’a dönüp, “Siz Maraşlı mısınız? Maraş katliamında ailenizi mi kaybettiniz? Alevi misiniz?” diye arka arkaya sorular sormaya başladım.

Kemal Astsubay, derin bir nefes aldı ve sakin bir sesle konuşmaya başladı:

“Öncelikle, senin kayıpların için baş sağlığı dilerim. Anne ve baban gerçekten çok iyi insanlardı. Evet, ben Aleviyim, Maraşlıyım ve o katliamda resmi olarak 111 ama bize göre 200’ün üstünde öldürülen insanın arasında akrabalarım ve arkadaşlarım vardı. Katliamdan sonra Maraş’a vardığımda kardeşim Cemal bana gördüklerini anlattı. Hamile bir kadını öldürmüşler, tel ile bir direğe bağlamışlar ve karnından çıkardıkları bebeği göğsüne çivilemişler. Kadının her yeri kan içindeymiş. Bir başka yerde, bir kadının göğsünü kesmişler. Kestikleri göğsü, yanındaki çocuğun ağzına koymuşlar. Cennet Şimal’i de gördüm. Cennet Şimal, Elif Ana’nın ablasıdır. O dönem bizim yaptığımız evin inşaatına kum getiren Demirci Cuma, Cennet Şimal’in sağ gözünü tornavidayla çıkarmış. ‘90 yaşındaki bir kadının gözünü niye çıkartıyorsunuz? Allah’tan korkmuyor musunuz?’ diye sordum. Demirci Cuma ise, ‘Bir Alevi öldürürsek biz cennetlik oluruz, kitabımızda yazıyor’ dedi.”

Kemal Başçavuş’un rengi atmış, yüzü bembeyaz olmuştu. O konuşmasını bitirdiğini düşündüğüm anda, söze girdim:

“Bu bir insanlık suçu! İnsanlar, Alevi diye, komünist diye katledilemez. Ben bu duruma karşı çıktığım için savaşıyorum. O kitapları, bu haksızlıkları çözebilmek için okuyorum. O müzikleri, ruhuma hitap ettikleri için dinliyorum.

Sabah televizyona çıkıp konuşan komutanınızın dediği gibi, ne ülkenin Anayasasına karşı bir planım var ne de Cumhuriyet’i yıkmak gibi bir amacım. Tek istediğim, bu ülkede yaşayan insanların ekonomik, siyasal, sosyal ve etnik her türlü haklarının eşit olarak paylaşılması.

Sizin için Maraş neyse, benim için Çorum aynı şey. Ben ne Maraşlıyım ne Çorumluyum. Ne de Aleviyim. Ama o karnından bebeği çıkartan, o 90 yaşındaki kadının gözünü çıkaran demircinin ve kardeşim Barış’ın beynini patlatan faşist polisin can düşmanıyım.

Bütün bu yobaz, cani, katil insanların hepsini öldürmek istiyorum. Bunu böyle bilmenizi isterim.”

Astsubay Kemal, bir kez daha derin bir nefes alarak konuşmaya başladı:

“Aferin Cem ve Sevgi Arı’nın oğlu Özgür Arı! Tam anne ve babanın oğlu olmuşsun. Bundan sonra, başın sıkıştığında yanında olacağım. Ama bil ki bugünlerde kim olursa olsun yakaladıklarını Selimiye’ye, Metris’e, Ulucanlar’a, Diyarbakır Cezaevi’ne atıyorlar ve oradan çıkmak hiç kolay olmuyor.

Sana tavsiyem, Gırgır dergisini bile evde bulundurma. Eski dostlarından uzak dur. Eğer bir şekilde onların senin adını verdiklerini duyarsan, onları tanımadığını söyle ve inkâr et. Bu dönemi içeri girmeden atlatmalısın.”

Sonra ayağa kalktı, şapkasını giydi. Babaannemin elini öpüp bana döndü. Elimi sıkarken yanağımı nazikçe sıktı ve gülümseyerek, “Kendine dikkat et yoldaş” dedi.

Ardından evden çıkıp gitti.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 

Metin Çoban©

 

Açıklamalar:

  1. Çorum Katliamı: 1980 yılı mayıs ve temmuz ayları arasında Çorum’da meydana gelen, Alevi ve sol görüşlü vatandaşlara yönelik saldırılarla başlayan ve büyük bir trajediye dönüşen toplumsal bir olaydır. 27 Mayıs 1980’de başlayan gerginlik, 4 Temmuz’da zirveye ulaşmış ve 57 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmıştır.
     
    Bu süreçte Alevi vatandaşların evleri işaretlenmiş, barikatlar kurulmuş ve mahalleler abluka altına alınmıştır. Resmî rakamlara göre ölü sayısı 57 olarak kaydedilse de olaylara tanık olanlar bu sayının daha yüksek olduğunu iddia etmektedir. Katliamın arka planında ideolojik ve mezhepsel gerilimler ile dönemin siyâsî kutuplaşmasının etkileri vardır.
     
    Çorum Katliamı, 12 Eylül 1980 darbesine giden süreci hızlandıran önemli olaylardan biri olarak tarihte yerini almıştır. Bu olay, toplumda derin izler bırakmış ve yıllarca hafızalardan silinmeyen bir trajedi olarak kalmıştır. ⇡⇡⇡
  2.  

     
  3. Musâhiplik: Alevi-Bektaşi inancında önemli bir toplumsal ve ruhsal dayanışma kurumudur. Musâhip, “yoldaş” veya “dost” anlamına gelir ve Alevi toplumunda iki kişinin ya da iki ailenin birbirine musâhip olması, bir tür ruhani kardeşlik ve ömür boyu süren bir dostluk bağı anlamına gelir. ⇡⇡⇡
  4.  

     
  5. Dev-Sol (Devrimci Sol): 1978 yılında Türkiye’de kurulmuş, Marksist-Leninist ideolojiye sahip bir örgüttür. Tam adı Devrimci Sol Hareketi olan bu yapı, daha önce THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) içinde yer alan bazı üyelerin ayrılmasıyla ortaya çıkmıştır. Örgüt, Türkiye’deki işçi sınıfı mücâdelesine öncülük etmeyi ve Marksist-Leninist bir düzen kurmayı hedeflemiştir.
     
    Öne Çıkan Özellikleri:
     
    Silahlı Mücâdele:
    Dev-Sol, ideolojisini gerçekleştirmek için silahlı mücâdeleyi benimsemiştir. Örgüt, 1980 öncesinde birçok siyâsî cinayet ve eyleme karışmıştır.
     
    Hedefleri:
    Örgüt, Türkiye’de kapitalist düzene, emperyalizme ve faşist olarak nitelendirdiği unsurlara karşı mücâdele etmiştir. Bu doğrultuda, hem devlet görevlilerine hem de iş dünyasındaki bazı kişilere yönelik suikastlar düzenlemiştir.
     
    1980 Askerî Darbesi:
    12 Eylül 1980 askerî darbesi sonrasında örgüt ciddi baskılarla karşılaşmış, birçok üyesi tutuklanmış veya öldürülmüştür. Ancak örgüt, yeraltında faaliyetlerini sürdürmüştür.
     
    Devamı ve Değişimler:
    1994 yılında örgüt, DHKP-C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) adıyla yeniden yapılanmıştır ve bu isimle faaliyetlerini sürdürmüştür.
     
    Eleştiriler:
    Dev-Sol, hedeflerini gerçekleştirmek için şiddeti benimsemesi nedeniyle tartışmalı bir örgüt olarak değerlendirilmiştir. Eylemleri, hem devlet yetkililerinden hem de toplumun farklı kesimlerinden eleştiri almıştır.
     
    Dev-Sol’un tarihî önemi, 1970’ler ve 1980’lerin Türkiye’sinde yaşanan siyasal ve toplumsal çalkantıları anlamak açısından büyüktür. Bu dönemde örgüt, radikal sol hareketin simgelerinden biri olmuştur. ⇡⇡⇡
  6.  

     
  7. Nâzım Hikmet: (1902-1963) Türk edebiyatının en önemli şairlerinden biridir ve modern Türk şiirinin öncülerindendir. Sosyalist dünya görüşüne sahip olan Hikmet, eserlerinde özgürlük, adalet ve emek temalarını işlemiştir. Şiirleri 50’den fazla dile çevrilmiş ve dünya çapında tanınmıştır. “Memleketimden İnsan Manzaraları” ve “Kuvayı Milliye Destanı” gibi eserleriyle tanınan şair, siyâsî görüşleri nedeniyle uzun yıllar hapis yatmış ve sonunda yurtdışına gitmek zorunda kalmıştır. Nâzım Hikmet, 1963 yılında Moskova’da hayatını kaybetmiştir. ⇡⇡⇡
  8.  

     
  9. Orhan Veli Kanık: (1914-1950) Türk şiirinde Garip Akımı’nın öncüsü olan, sade ve günlük konuşma dilini şiire taşıyan bir şairdir. Şiirlerinde sıradan insanların hayatlarını, doğayı ve ironiyi işleyerek Türk edebiyatında yeni bir çığır açmıştır. En bilinen eserleri arasında “Anlatamıyorum”, “İstanbul’u Dinliyorum” ve “Bedava” gibi şiirleri bulunur. Kısa yaşamına rağmen edebiyatta büyük bir iz bırakmıştır. ⇡⇡⇡
  10.  

     
  11. Fena Çocuk:
    mektepten kaçıyorsun,
    kuş tutuyorsun,
    deniz kenarına gidip
    fena çocuklarla konuşuyorsun,
    duvarlara fena resimler yapıyorsun
    bir şey değil,
    beni de bastan çıkaracaksın,
    sen ne fena çocuksun.
     
    Nisan 1941
    (Vatan,16.11.1952)
    ⇡⇡⇡
  12.  

     
  13. Sere Serpe:
    Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
    Entarisi sıyrılmış, hafiften;
    Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
    Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
    İçinde kötülüğü yok, biliyorum;
    Yok, benim de yok ama…
    Olmaz ki!
    Böyle de yatılmaz ki!
     
    (Varlık, 01.09.1946)
    ⇡⇡⇡
  14.  

     
  15. 12 Eylül 1980 Darbesi: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyduğu ve Türkiye’nin siyâsî, toplumsal ve ekonomik yapısını derinden etkileyen bir askerî darbedir.
     
    Öne Çıkan Noktalar:
     
    Arka Plan:
    1970’lerin sonlarında Türkiye, derin bir siyâsî kutuplaşma, ekonomik kriz ve sokak çatışmalarıyla sarsılıyordu. Sağ ve sol görüşlü gruplar arasındaki şiddet olayları, ülkede büyük bir kaos ortamı yaratmıştı. Bu ortam, darbenin gerekçesi olarak gösterildi.
     
    Darbenin Gerçekleşmesi:
    12 Eylül 1980 sabahı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren liderliğindeki Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Meclis feshedildi, siyâsî partiler kapatıldı ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
     
    Sonuçları:
    Binlerce Tutuklama: 650.000 kişi gözaltına alındı, işkence ve kötü muamele yaygın hale geldi.
     
    İdamlar:
    50 kişi idam edildi, yüzlerce kişi faili meçhul cinayetlere kurban gitti.
    Siyasi Yasaklar:
    Tüm siyâsî partiler kapatıldı, siyasetçiler tutuklandı ve birçok kişiye siyaset yasağı getirildi.
     
    Yeni Anayasa:
    1982 Anayasası, darbenin en kalıcı mirası oldu. Sert ve otoriter hükümler içeren bu anayasa, halen yürürlükteki tartışmalı maddelere sahiptir.
     
    Etki ve Eleştiriler:
    12 Eylül Darbesi, Türkiye’de demokrasiyi ve insan haklarını ciddi şekilde zedeledi. Toplumda derin travmalara yol açarken, siyâsî ve toplumsal yapıyı yıllarca etkiledi.
     
    Darbe, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık dönemlerden biri olarak hafızalara kazınmıştır. ⇡⇡⇡
  16.  

     
  17. Thomas More: (1478-1535) İngiliz hümanist düşünür, yazar ve devlet adamıdır. En önemli eseri “Ütopya”, ideal bir toplum düzenini tasvir eder ve siyâsî, sosyal eşitlik gibi kavramları ele alır. More, dönemin kralı VIII. Henry’ye karşı çıkarak Katolik inancını savunduğu için idam edilmiştir. 1935’te Katolik Kilisesi tarafından aziz ilan edilmiştir. ⇡⇡⇡
  18.  

     
  19. Ütopya, Thomas More: (1516) Thomas More’un ideal bir toplum düzenini tasvir ettiği ünlü eseridir. Kitap, hayali bir ada devleti olan Ütopya’da özel mülkiyetin kaldırıldığı, eşitliğin ve adaletin sağlandığı bir yaşamı anlatır. More, eserinde dönemin Avrupa’sındaki sosyal, siyasal ve ekonomik sorunları eleştirirken, ideal bir toplumun nasıl olabileceğine dair bir model sunar. “Ütopya” kelimesi, bugün “gerçekleşmesi imkânsız ideal toplum” anlamında kullanılır. ⇡⇡⇡

 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

3 YORUMLAR

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 2 Aralık 2024 at 08:05

    Canım Metin;
     
    Lacivert’in beşinci bölümüyle bizi bir kez daha derinden etkiledin. Olayların gerçekliğiyle karakterlerin iç dünyasını harmanlayışın gerçekten muhteşem 👏🏻 Çorum Katliamı’nın acısını, Özgür’ün kayıplarını ve toplumun travmalarını böylesine etkili bir dille anlatabilmen hayranlık uyandırıcı. Özellikle de 12 Eylül’ün karanlık günlerini Özgür’ün gözünden izlemek, hem toplumsal hem de bireysel bir sorgulama alanı açıyor.

     

    Her bir satırında, derin bir duygu, güçlü bir direnç ve unutulmaz bir insanlık hikâyesi var.
     
    Kalemine, cesaretine ve duyarlılığına hayranlık duymamak elde değil. Lacivert, her bölümde daha da güçleniyor ve bizi kendine bağlamayı başarıyor. Yüreğine sağlık canım 🤗
    
 
    Kucak dolusu sevgiler 🤗❤️


  • Yanıtla Metin Çoban 2 Aralık 2024 at 10:53

    Dünyalar güzeli canım Didem’im 💕
     
    Ya senin konuyu daha akıcı hale getirmen, o dipnotlara verdiğin emek. Bir okuyucu dipnotları benim yazdığımı sanmış; hem tarihsel olayların bu kadar detaylı anlatılmış olmasını hem adı geçen şiirlerin tam olarak yazılmasını en az öykü kadar değerli ve güzel bulmuş. Asıl senin emeğine, bilgine, kalemine sağlık.
     
    Her zaman dediğim gibi ikimiz iyi şeyler yapabiliyoruz.
     
    İyi ki varsın canım benim ♥️

    • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 2 Aralık 2024 at 13:29

      Yeaaayyyy ben de bayılıyorum bize 🎉 Hârika bir ekibiz 🙏🏻🧿❤️😘

    Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan