İndeks
Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17
Kayıkhaneden herkes ayrı yöne doğru ayrılmıştı. Hasan, Emine ile. Adem, Sema ile. Ben de Adaçayı ile.
Hasan, Emine ile evlenmiş. Adem, Sema ile muradına ermişti. Küçük ve sade dünyamızda, zaten olması gereken de buydu. Büyük yerlere gitmezsin, mahallende bildiğin kız ya da erkekle evlenirsin, sıradan bir hayat yaşarsın, iniş çıkışların olmaz. Belki mutluluğun reçetesi gerçekten böyle yaşamak.
Adaçayı ile ben bir araya gelememiştik, böyle olmasının sebebi büyük ihtimalle bendim. Hayatım zaten hep iniş çıkışlı.
Genç yaşımda anasız babasız kaldım. Babamın ailesi varlıklıydı, maddi sıkıntım olmadı. Kkişiliğimde devrimci bir ruh var, kendi halinde giden düzenleri bile yıkmaya kalkıyorum.
Hasan’ın, Emine’nin hayatına müdâhale ettim, onların hayallerini, geleceklerini belki de ben yok ettim. Hasan benim silahlı devrim hayallerimde yaralandı, o çok istediği Deniz Harp okulu sınavlarına girememişti. Emine’nin ağabeyi Turgut’u örgütün içine yine ben çektim. 1 Mayıs 1979 Taksim kutlamalarında beline giren bir mermi yüzünden halen evde tekerlekli sandalyede hayatını sürdürüyor. O hiçbir zaman beni suçlamadı ama benim onun her gördüğümde içim sızlıyor. Herkese kötülük yayıyorum, çekip gitmeliyim buralardan.
Adaçayı’nı eve bırakmak için onunla yürüyorum.
Hava gerçekten soğuk. Adaçayı montunun cebine bir elini sokmuş, diğerinde ise bir torbada İtalya’da okuyan kızı Celoş’a gidecek patikler var.
“Celoş nasıl?”
“İyi işte ne olacak, Gavur ellerinde tıp okuyor, bir de İtalyan sevgili yapmış kendine.”
“Anasının kızı ne olacak, hatta ninesinin kızı. Sahiden ya, nedir bu sizdeki yabancı erkek sevdası? Annen Paul’le, sen Jean’la (Can), Celoş’un elin italyanı ile, Türk adam yok mu size göre?”
Adaçayı böyle sormamdan rahatsız oluyor. Kızgın kızgın gözlerimin içine bakarak “Türk vardı, olacaktı ama yazgı işte!” diyor.
“Sen yazgıya inanıyor musun?” diye soruyorum ben de.
“İnanmam ama benimkini belirlemiş işte baksana. Boş ver bunları da senin dava nasıl gidiyor? Yılların Dev-Genç’lisi Ergenekon’dan yargılanıyor, duy da inanma. Oğlum senin ne işin var generallerle, paşalarla? Bir de ne ironi sen ve Ergenekon, Dev-Genç ülkücü gençlik fraksiyonu da mı yarattı?”
“Tutuksuz yargılanıyorum, 15 günde bir Silivri yolları… Bazı güzel yerler keşfettim, seninle kaçarız bir ara. Okuyorsundur gazeteden, daha iddianame bile hazır değil, çok yıllar gider geliriz oralara.”
Tam su sporları havuzunun önünden geçerken; “Seni ilk kez bu havuzda görmüştüm, Jean gelmişti yanıma, ‘Oğlum Lacivert buraya yeni bir kız gelmiş, inanamazsın afet oğlum afet, bak işte büfenin yanında, Emine ile konuşuyor’ demişti. Ben de ‘Kafayı mı yedin Can? Kız daha 12, 13 yaşında, sübyancı mıyım ben? Öyle bir şey olmaz onunla. Sen takıl istiyorsan, benim işim olmaz’ demiştim.”
“Tabi o zamanlar beyefendinin yanında kendinden dört yaş büyük bir hatun vardı, aşkı ve hayatı öğretmek için. Sahi ne oldu o kadına? Bak, yazgıya sen de inanmalısın, ya onunla gitseydin?”
“Nesrin şimdi emekli oldu, kocası ile Konya’da yaşıyor. İyi bir evliliği oldu, iyi ki bulaşmamışım onun hayatına. Roman bile yazdı, geçen gün kitabı okudum adı Bir Zamanlar Seninle. Oldukça da başarılı. Öykü sanki benimle ilgili gibi geldi, benden bahsetmiş gibi. Sanırım o çözmüş beni; erkek kahramanının, hayatı umursamaz yaşayan bir hali var, kafasına göre yol çizmiş, gelecek planı yok, aşk ve evlilik hakkında fikri olmayan bir adam.”
Adaçayı montunun cebindeki elini çıkartıp, benim montumun cebine sokunca el ele tutuşuyoruz.
“Yok be benim Lacivert‘im aşkı ve sevgiyi doruklara kadar yaşar, ancak o doruklarda nedense tek başına yaşar, yanına daimi birini almaz. En büyük sıkıntısı o işte. Yoksa şiirler, öyküler, bir kadının çıkabileceği bütün doruklar Lacivert‘imin evelallah en iyi yaptığı şeylerdendir. Sadece ona bağlanan, onun için yanan kadınların tek başlarına yanmalarına izin verir, umursamaz, o yüzden de hep yalnızdır.”
Cebimdeki eli, üşüyen bedenimi hemen ısıtmıştı. Hatta ellerim terlemeye bile başladı. İçim çok rahat bir şekilde;
“Yok be Adaçay‘ım, yalnız değilim, sen varsın, sen hep vardın, o yüzden belki de yanıma kimseyi alamadım.”
“Heyyy beni suçlama, ben sana her zaman, gel bana dedim, yok efendim ben daha çocukmuşum, yok efendim ben mahallenin kızıymışım. Sen ittin beni hayatından, sen verdin beni başkalarına. Oysa sen hep kaldın şu küçük yüreğimde.”
İkimiz de birbirimize yıllardır, söylemek istediğimiz şeyleri ancak söyleyebiliyorduk; ta 30 yıl sonra ancak. Birbirimize sokulduk, onun evine doğru konuşmadan yürümeye devam ettik.
Nesrin
30 yıl önce hayatımda neler oluyordu ve neler olacaktı? O günlerde henüz Özgür Arı’ydım, Lacivert değildim.
Babam öldükten sonra annemle bir sene daha Ankara’da yaşadık. Annemin hastalığı ortaya çıkmış ama çok geç kalınmıştı. İşten ayrılmıştı, evdeydi. Ben Ankara TED Lisesi‘nin ikinci sınıfındaydım.
30 Ocak 1980 tarihinde gece duvar yazmasına çıkan ODTÜ öğrencisi Sinan Süner arkadaşımız, MHP‘li bir milletvekilinin korumasının kasıtlı ateşi ile yaralanmıştı. Koruma, Sinan kan kaybından ölsün diye 3 saat arabasıyla gezdirmiş, öldükten sonra da Sinan’ı yola bırakmıştı.
Yaşanan bu olay hepimizde nefret ve intikam duyguları yaratmıştı. Hoşdere Caddesi‘nde bir kahvede her örgütten bir iki kişiyle toplandı. THKO bu eylemi yürütecekti, bizler geride kalacaktık. THKO‘dan Serdar denen yoldaşımız, babamın memleketlisi, Giresunluydu. Benimle konuşurken “N‘aber hemşo? Nasıl gidiyor burjuva hayatın?” derdi. Onlar THKO’lu olduklarından devrimin silahlı gurubundaydılar. Oysa o da ben de daha çocuktuk.
1 Şubat günü Sinan’ın öldürülmesini protesto etmek amacıyla Ayrancı’da gösteri yapma kararı alındı. Bizim gurup pankart ve flama yaptı, Serdarlar bizi aralarına almıyorlardı. Ama Ayrancı’ya birlikte gidecektik, karşımıza askeri birlik çıktı. Biz geri plandaydık. Ön tarafta ne askerler kalabalığa ateş ediyordu ne de THKO’lular askere ateş ediyorlardı.
Birden arka arkaya makineli tüfek sesi duyuldu, herkes bulunduğu yerde sipere yattı ve rastgele ateş etmeye başladı. Serdar tahta kalasların oradan ateş etmiş, bir er sırtından vurularak ölmüştü. Serdar şaşkınlık içindeydi, o tarafa doğru ateş etmemişti, o asker neden yere düşmüştü, üstelik de sırtından vurulmuştu. O şaşkınlık içinde yakalanmış tutuklanmıştı.
Bizi gözaltına aldılar ama emniyet müdürlüğü binasının önünde hepimize copla sıra dayağı çektiler. Bazı polislerin elinde inşaat demirinden yapılmış kamçı gibi şeyler vardı. Nereye vurduklarına bakmadan vuruyorlardı, yere düşenlere de hep birlikte tekme atıyorlardı. Savcılığa çıkartmadan ellerinde silahla yakalanmayanları, yaşları küçük olanları serbest bıraktılar.
O gün polislerin attığı dayaktan sonra eve gitmem mümkün değildi.
Her tarafım kan revan, toz toprak çamur içindeydi. Polis eli neremize geldiyse vurmuştu, dudağım ve kaşımda açılmalar vardı. Kan kurumuştu ama morluk ve kızarıklık içindeydi yüzüm. Vücudumun her tarafı alev alev yanıyordu. Annem beni bu halimle görse zaten üzüntüsünden ölürdü.
Annemin çocukluk arkadaşı Aylin teyzeye gitmeye karar verdim. Aylin teyze, annemle konuşur, onu yumuşatırdı. Kavaklıdere’ye varıp evlerinin zilini çaldım, içeriden “Bekle geliyorum” sesini duyduğumda kapının önüne çömelmiş halde gözlerimden yaşlar boşalıyordu.
Kapı açıldığında karşımda ıslak sarı saçları ve mavi gözleri ile Nesrin duruyordu. Göğsünde düğümlediği bir havlu vardı sadece üzerinde. Büyük ihtimalle biraz önce banyodan çıkmış olmalıydı, omuzlarında hala su damlaları vardı. Beni hemen içeri aldı;
“Ne oldu sana? Kim yaptı bunları? Geç hemen banyoy,a çıkart üstünü seni temizleyelim” dedi telaşla.
Salondan içeri kafamı uzattım “Annen nerede?” diye sordum.
“Annem Konya’ya gitti, sendika toplantısı mı ne varmış. Pazartesi günü gelecek.”
“Anneme haber vermem lazım, bana kızacak.”
“Sen merak etme ben şimdi ona telefon ederim. Şofben hala sıcak, sen banyoya gir, geliyorum ben, anneni arayayım merak etmesin.”
Banyoya girdim, az önce banyo yapıldığı her yerden belli oluyordu.
Nesrin’in iç çamaşırları, geceliği çamaşır makinesinin üzerindeydi. Kendi çamaşırlarımı onunkileri kirletmesin diye yere bıraktım. Banyo küvetinin içine girdim ama suyu açmaya korkuyordum, sıcak su her yerimi haşlayacak, acılarım çoğalacak diye korkuyordum.
Kapı birden açıldı, Nesrin içeri girdi. Çok utanmıştım. Nesrin benden 4 veya 5 yaş büyüktü, ben 16 yaşındaydım. Ama Nesrin ablam gibi de değildi, ben ona her zaman “Nesrin” derdim. Abla hiç dememiştim.
Birden ağzımdan “Çıplağım Nesrin abla” sözleri döküldü. Güldü, “Annene, Özgür burada bizde. İşe gireceğim, ‘İngilizce biliyor musun?’ diye sordular, ben de ‘Orta derece’ dedim. O yüzden Özgür 2 gün bizde kalacak, bana İngilizce çalıştıracak dedim. O da ‘İyi kızım, aç kalmayın, bize gelin, yemek yiyin’ dedi. Ben de ona ‘Annem 2 günlük yemek bırakmıştı, hem n’olacak ben de yemek yapabiliyorum, sen merak etme’ dedim.”
Nesrin’in bu yalanı gerçekten inandırıcıydı. Bir işe gireceğini duymuştum, ithalat ihracat işi yapan bir şirket onu zaten işe almıştı. Bu pazartesi başlayacaktı. Nesrin bunları söyledikten sonra içim rahatlamıştı, hatta utançtan iki elimle göya kapattığım yerden ellerimi, dua eder gibi havaya kaldırmıştım.
Nesrin suyu açtıktan sonra iyice ılıştırdı, suyu kurumuş kanların üzerine tutarken ben de olanları anlatıyordum. Sonra bir yünlü banyo kesesini iyice köpürttü, vücuduma ilk temasını yaptı, önce morarmamış yerlerimden başlayarak sabunladı, sonra bacaklarımı ve ayaklarımı sabunluyorken kendisi iki büklüm eğildiğinden göğsüne bağlı olan havlusu yere düştü, havlu yerdeki suyla ıslanmıştı, yerden almadı, o da artık çırılçıplaktı. Küvetin içine girdi, arkamı dönmemi istedi, sırtımda çok cop izi vardı, oraları sabunlarken mümkün olduğunca bastırmamaya çalışıyordu ama bazı yerler çok acıyordu. O acıyan yerleri öpüyordu, “Geçecek, geçecek merak etme. Hay elleri kırılsın bunu sana yapanların” diyordu.
Yüzümü ona dönmemi istedi, göğsümü ve karnımı sabunladı. Kollarımı, ardından da yüzümü, bu esnada kaşım yeniden kanamaya başlamıştı.
Biraz su tuttu oraya, vücudumdaki sabunlara su tuttu. Dudağımı temizlerken tekrar acıyla bağırdım, bu sefer gözleri gülümseme dolu olarak dudaklarıma ufak bir öpücük kondurdu. Çok hoşuma gitmişti, yeniden öpsün diye bir daha acı çığlığı yaptım, yine öptü, bu sefer iki üç kere öptü. Artık o annemin arkadaşı Aylin teyzenin kızı Nesrin değil, benim Nesrin’imdi. Birden kollarımla ona sarıldım. O da bana sarıldı. Ne yazık ki banyo küveti çok küçüktü. Nesrin elimden tuttu, annesinin yatak odasına götürdü, ikimizde sırılsıklamdık ama kimin umurundaydı. Ben sırtüstü yattım, çok fazla bilgim yoktu, onun daha çok fikri olduğu kanısına varmıştım. Biraz sonra üzerime tamamen yattı, göğüslerini ve her yerini hissediyordum. Hayat artık başka bir hayattı benim için. O ılık su, o sıcaklık, o ten kokusu dışında başka bir dünya yoktu artık.
Bu birliktelik 2 gün boyunca sayamadığımız kadar çok tekrar etti. Yaralarım ve morluklarım azaldı. Sabah kahvaltı hazırlıyordu bana, kendimi evin kocası gibi hissediyordum. Yanımda hiç para yoktu, Hosta Piknik Kafe’den sandöviçler, tostlar alıyordu, dışarıda yiyorduk. Pazar akşamı geldiğinde eve dönmek istemiyordum. Ama annem… Neredeyse o eve gelmek üzereydi.
1980 yılı ağustos ayında, Nesrin adaya misafir gelmişti.
Ankara’da çalıştığı firma İstanbul’da gümrükte bir takım işler için onu görevlendirmişti. Yaklaşık 10 gün kalacaktı.
Doğum günümdü, Hasan, Adem, Ünal oturmuş şarap içiyorduk evin bahçesinde, makaralı teybe kaydetmiştim Edip Akbayram şarkılarını, açmıştık sesini sonuna kadar.
Camların ardında gece ve kar var
Beyaz karanlıkta parlayan raylar
Umutsuz çaresiz savrulan eller
Kavuşulmamayı anlatıyorlar
Yeni bir şarap şişesi ve tepsi ile yanımıza gelmişti, herkes dona kalmıştı, aman tanrım ne kadar güzel bir kızdı. Sanki güneşin her türlü yakıcı ışınından saklanmış, korunmuş pembe beyaz bir teni vardı. Saçları o kadar uzundu ki belinin altına iniyordu, gözleri masmavi, dudakları ateş içindeydi. O zamanlar en sevdiğim kadındı Ornaella Mutti, Nesrin ona benziyordu ama kesinlikle Ornealla’dan güzeldi.
“Doğum günün kutlu olsun Lacivert, bilmiyordum bugün olduğunu, bir şey alamadım sana.”
“Yok, gerek yok ne alacaksın, senin burada olman en güzel hediye.”
Çok ayıp olmuştu ama onun hoşuna gitmiş olmalı ki “O zaman bu hediye on gün seninle çünkü on gün buradayım” dedi.
Çocuklar başlarını öne eğmişler, utançlarından yere bakıyorlardı. Üstelik Nesrin’le Ankara’da geçirdiğim iki günü bilmiyorlardı.
Kadıköy’de bir ÖSS kursuna gidiyordum.
Hasan o gün benimle gelmemişti, zıpkından yaralanmış evde oturuyordu. Bence Emine ile Dil Burnu’na gidip, sevişeceklerdi. Nesrin benimle gelmek istedi, hiç Kadıköy’ü görmemiş, ben kurstayken o da alış veriş yapacakmış. Vapura bindik, her zamanki gibi kaptanın yanındaki açık yere çıktık. Güzel bir hava, güzel bir kadın vardı yanımda, benden 4 yaş büyüktü ama asla öyle göstermiyordu. Karşı taraftan Jean’ı gördüm el salladı, kolunu yeni taşınan o küçük kıza dolamış, iyice içine çekmişti.
“Gelsenize, burada yer var.”
“Tamam geliyoruz.”
“Tanıştırayım bu Adaçayı, St.Joseph’te okuyor. Okula bırakacağım onu bugün, okulun ilk günü.”
“Memnun oldum Adaçayı, ben Lacivert, bu da Nesri,n Ankara’dan misafirim.”
O gün resmi olarak tanıştırılmıştım Adaçayı ile. Adaçayı da ilk kez benimle ve sevgilim Nesrin’le.
O gün tabii ki kursa gitmedim. Nesrin ve ben Moda’da saatlerce oturduk, bana çocukluğunu anlattı. O sırada elimi tutuyordu, ben de bundan çok hoşlanmıştım. Dönüş vapurunda, “En üste çıkmayalım” dedim, “Yalnız kalalım. Alt katta eskiden 3. sınıf salon denen yere inelim, kimse bizi göremez hem” dedim. O da kabul etti. Aşağıda gerçekten kimse yoktu, zaten hava çok sıcaktı ve herkes rüzgâr arıyordu.
Aşağıda Nesrin dolaşıyor, dans eder gibi kıvrılıyor, bana “Sence ben güzel miyim?”, “İstanbul’da kızlar daha güzel ve havalı, sahiden gözlerim o kadar güzel mi?” gibi sorular soruyordu. Ben de ona “Saçmalama, sen benim gördüğüm en güzel kızsın” diyordum.
Birden gömleğinin üst düğmelerini açmaya başladı ve “Doğum günü hediyen geliyor” dedi.
Kucağıma oturdu, başımı açmış olduğu düğmelere dayadı. Vücudunun kokusu çok güzeldi. Ellerini arkaya attı bir anda sutyenini çözdü ve o şahane memeleri ve pembe uçları göründü. Vücudumdaki ateşi anlatamam, yanıyordum. Onunla orada öpüşmeye başladık, elleri her tarafıma dokunuyordu. Titriyor, ayakta duramıyordum. Her tarafını öpüyordum. Orada birlikte olmak istedim. Bana “Burada olmaz” dedi.
Birden ayak sesleri arttı, sanırım iskeleye gelmiştik. Koşarak çıktık yukarı bir baktık ki vapur adaya gelmiş, yolcular inmiş, tekrar Bostancı’ya yolcu almış ve iskeleden ayrılmıştı. Hemen kaptanın yanına çıktık, geri dönmesi için yalvardık ama kaptan Bostancı’dan motorla dönmemizi istedi ve öyle geri döndük.
Dönerken bana “Bana söz ver, kimseye söylemeyeceksin bu olanları” dedi. Ama ben o gece, Adem’e, Hasan’a ve Can’a her şeyi anlattım.
Büyükannem ve ben Ramazan Bayramı için Ankara’ya gittik.
Aylin teyze annemin kardeşi gibiydi, büyük annem ve beni misafir etmek üzere çağırmıştı. Tren istasyonuna kadar gelip bizi kendi arabasıyla evlerine götürdü. Büyük anneme odaları gösterirken Nesrin mutfakta beni yakaladı. “Neden hiçbir mektubuma cevap yazmadın? Beni sevmiyor musun? İstemiyor musun?” dedi.
“Sen benden 4 yaş büyüksün, ben üniversite okumak istiyorum. 6 yıl, 2 yıl staj yaparım, 2 yıl da askerlik. Bak gördün mü daha şimdiden 10 yıl, bekleyecek misin beni? Bence sen kendi hayatına dön ve başka biriyle sonsuz mutlu ol. Ben evlenip yaşlanacak bir adama benzemiyorum. Sokakların anarşistiyim ben. Ev erkeği değil.”
“Korkaksın sen, ben evde yemek yaparım sana, çalışırım, okuldan gelmeni beklerim, birlikte aşarız her şeyi, ne olur öyle olsun. Öyle olmaz değil mi?”
“Olmaz.”





No Comments