Lacivert | Birinci Cilt

Lacivert | 15

21 Nisan 2025

Roman: Lacivert | 15 | Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Yazan: Metin Çoban

 

İndeks

Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17

 

Emir Başkan koluma girerek beni mezarlıktan dışarı çıkardı. Biraz ileride bekleyen, kendisine ait Mercedes’in şoförü arka kapıyı açık tutuyordu. Onun binmesi için yol verdim. Diğer kapıya giderek açtım ve Emir Başkan’ın yanına oturdum. Şoför, dikiz aynasından bize baktı. Emir Başkan, “Tuzla Mercan’a gidelim” dedi. Yol boyunca fazla konuşmadı.

O da Adnan Kahveci’nin çok zeki ve dikkatli bir adam olduğunu, ters yöne girecek kadar dalgın olamayacağını düşünüyordu. Zaten yol onarım işini alan yüklenici şirketin sahibi, “yeterli uyarı levhası koymadığı” gerekçesiyle gözaltına alınmış ve tutuklanmasına karar verilmişti.

Tuzla Mercan’daki balık lokantasının en uç noktasına oturduk. Kimsenin bizi duyması mümkün değildi. Birkaç meze ve balık siparişi verdi. Kendisi rakı içmeyeceğini, dilersem benim içmemde bir sakınca olmadığını söyledi. Ben de rakı istemedim; ancak hava soğuk olmasına rağmen bir soğuk bira söyledim.

Emir Başkan konuşmaya başladı:

“Senin Muş’taki adaletli görevinden dolayı çok iyi yorumlar alıyoruz. Zaten bunu senden bekliyorduk. Bölgede çok sayıda yabancı gizli servis ajanı var. Bu ajanlar provokasyon çıkarmak için canla başla çalışıyorlar. Devletin bir an önce çatışmayı durdurmak istediğini biliyoruz. Bu nedenle hem merhum Adnan Kahveci’nin, hem de Jandarma Komutanı Eşref Bitlis’in demokratik yöntemlerle çözüme ulaşmak amacıyla Turgut Özal’a sunulmak üzere bir ‘Kürt Dosyası’ hazırladıklarını ve sunduklarını biliyoruz.

PKK’nın ateşkes ilan etmesi hâlinde, demokratikleşme şartları hakkında görüşmelere başlanacak. Tabii ki hem yabancı gizli servis ajanları hem de yerli paramiliter gruplar -örneğin JİTEM gibi oluşumlar- bu demokratikleşme hareketinin karşısındalar. Şu anda herkes Adnan Kahveci’nin bir suikast sonucu ortadan kaldırıldığını düşünüyor. Ayrıca bu tür suikastların artacağına da inanıyorlar.

Muş’taki görevin sırasında bölge halkı üzerinde çok iyi bir etki bırakmışsın. Halk, onları koruduğunu ve barış ile adalet için elinden geleni yaptığını biliyor.

Arzu Hanım’la olan ilişkini de biliyoruz. Hangi safhada olduğunuz hakkında net bir bilgimiz yok; ancak iyi bir yolda ilerlediğini gözlemliyoruz. Babası Mustafa Kemal Ağa, şahsen tanıdığım biridir. Mümkün olduğunca bu karışıklıkların dışında kalmaya çalışıyor ve iyi de yapıyor. Biliyorsun ki onun aşireti yalnızca Diyarbakır’da değil; Muş, Tunceli, hatta Urfa’da bile kolları olan bir aşiret.

Muş’ta başka aşiretler de var. Bunlardan biri de Mirzabey aşireti. Bu aşiretin içinden çıkmış çok ama çok tehlikeli bir adam var: Asıl adı Salih İzzet Erdiş, ancak kendisine Salih Mirzabey deniliyor.

İBDA-C (İslami Büyük Doğu Akıncıları Cephesi) örgütünün kurucusu. Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok cinayetlerinin arkasında onların olduğunu düşünüyoruz. Nakşibendi tarikatı koluna bağlılar fakat Salih Mirzabey, Necip Fazıl’ın etkisinde kalmış bir adam. Türkiye Cumhuriyeti’nin tamamen yıkılmasını ve bir İslâm Devleti’nin şeriatla kurulmasını istiyor. Aslında Erbakan’ın Milli Görüş’ünün Akıncılar bölümünden gelseler de Erbakan onu fazla saldırgan ve fazla milliyetçi bulduğu için dışlamıştır.

Salih Mirzabey, yaptığı açıklamalarda Fetullah Gülen’i, Aydın Doğan’ı ve İlhan Selçuk’u ‘Şeytan Kardeşler’ olarak hedef göstermiştir.

Asıl sana gelince…

Bu örgütün çıkardığı ‘Cuma Dergisi’ adlı yayında senin hakkında şunlar yazılmıştı:

‘Muş’taki Kürtleri avucunun içine alan, Diyarbakır’daki güçlü bir Kürt aşiretinin kızıyla evlenerek Kürtlerin hamisi olacak bu Kemalist savcı görüldüğü yerde katledilmelidir.’

Dergide ayrıca, Arzu ile birbirinize duygulu bakışlar attığınız bir fotoğrafınıza da yer verilmişti. Kim bilir, demek ki sizi uzun süredir takip ediyorlardı.

Üstelik yazının devamı daha da çarpıcıydı:

‘Kod adı ‘Lacivert’ olan bu savcı, tıpkı adı gibi hem karanlık hem de aydınlık yönleri bir arada barındırıyor. Bu yüzden lacivert rengiyle anılıyor.’

Yazıya göre, ‘karanlık’ yanın, Kürtlerle sıkı bağlar kurup, arkana askerî güçleri de alarak bölgede hem Hizbullah’ı, hem Apo’yu, hem de örgütü yok etmeye çalışacak olman.

‘Kürtlerin ve Kürt İslamcıların haklı isyanını bastırmaya çalışacaktır’ diye devam ediyordu yazı ve ‘Savcının katli vaciptir’ cümlesiyle son buluyordu.

Biz ise şunu biliyoruz:

Sen de Arzu Hanım da hem İBDA-C’nin hem Hizbullah’ın hem JİTEM’in hem de PKK’nın hedef tahtasındasınız.

Eğer duygularından eminsen, sana Arzu Hanım’la evlenmeni tavsiye ediyoruz. Bu, bizim doğrudan yönlendirebileceğimiz bir şey değil. Fakat bölge çıkarları açısından bu evlilik oldukça önemli bir adım olur. Mustafa Kemal Ağa’nın damadı olursan, yalnızca devletin sağladığı korumadan değil, aynı zamanda aşiretin kendi koruma gücünden de faydalanırsın. Bu, sana daha güçlü bir dokunulmazlık kazandırır. Karar elbette ki senin. Ancak biz, bu demokratikleşme sürecinin en iyi senin ve damadı olduğun aşiret tarafından yönlendirilebileceğini düşünüyoruz.

Aralık ayında Diyarbakır’da Mustafa Kemal Ağa ile yaptığımız görüşmede adını andım.
Birden yüzü aydınlandı. Büyük ihtimalle kızıyla olan arkadaşlığının daha ileri bir aşamaya ulaşmasını o da arzu ediyor. Senin için çok olumlu duygular besliyor; hatta seni kendi oğlu Kemal gibi seviyor. Ama karar yine de senin. Biz sadece düşüncelerimizi aktarıyoruz.”

Karnım zaten çok acıkmıştı. Tabağımdaki mezeleri bitirmiştim. Balık ise harika pişmişti. Duyduklarım, ancak karnım doyunca etkisini göstermeye başladı. Ve o anda sorduğum soru oldukça saçmaydı: “Annem ve babamın evlenmesine de siz mi karar verdiniz?”

Emir Başkan biraz sinirlenerek cevap verdi:

“Kimsenin evlenmesi için karar almayız. Annen ve baban bambaşka insanlardı. Meslekleri, yaşam biçimleri farklıydı. Ama birbirlerine âşık oldular ve evlendiler. Senin ve Arzu’nun durumları farklı. Ortak yönleriniz çok, karakterleriniz ve siyasî duruşlarınız uyumlu. Sanırım aranızda güçlü bir bağ da var. Şu an yaşadığın idealist tavır ve hayat biçimi, evlenme fikrini hep ertelemene neden olacak. Büyük ihtimalle Arzu’yu da kendinden uzaklaştıracaksın. Bu hem sana hem de Arzu’ya büyük bir haksızlık olur.

Biz senin idealist düşüncelerini tamamen destekliyoruz. Benim sadece sana bir baba, bir büyük abi olarak tavsiyem: Eğer biriyle evleneceksen, bu kişi Arzu olmalı. Eminim, yaşasalardı, annen ya da baban da sana aynısını söylerdi. Biz karar veren değiliz; sadece tavsiye ediyoruz” dedi.

Aslında Emir Başkan doğruları söylüyordu. Annem ya da babam hayatta olsalardı, bu yalnız hayatımdan rahatsızlık duyar, benimle birlikte gördükleri Arzu veya başka bir kız da olsa onunla evlenmemi isterlerdi.

Yine biraz alaycı bir tavırla, “Vatan için kendini feda et diyorsunuz yani” dedim.

Emir Başkan bu kez gülümseyerek cevap verdi:

“Arzu gibi bir kadın için, bu yaşımda bile tekrar evlenirdim. Vatan matan hikâye.”

O akşam Emir Başkan’dan ayrıldıktan sonra Pendik İstasyonu’ndan Mavi Tren’e binerek Ankara’ya gittim.

Arzu evde yoktu. Odamıza çıktım, duş aldım. Gardırobu açtım. Bir bölümünün benim kıyafetlerimle dolu olduğunu o zaman fark ettim. Komodinin bir çekmecesi tamamen çamaşırlarımla, diğer çekmecesi ise pijamalarım ve şortlarımla doluydu. Eşyalarımın ne kadar arttığını ilk kez o an fark ettim.

Naciye teyze her gördüğünde bana “damat” diyordu. Güvenlik elemanı Nazif ise “enişte” diye sesleniyordu. Aslında ben, resmen bu evin damadı olmuştum.

Salonda oturmuş, televizyon seyrediyordum. Saat 12’yi geçmişti. Arzu kapıdan girdi.

“Aşkım gelmişsin! Neden bana haber vermedin? Eve erken gelirdim” dedi. Koşarak boynuma dolandı ve öpüştük. Muziplik olsun diye, “Eve geliyorum, hatun yok, yemek yok, hatunun nerede olduğunu bilen yok… Neyim ben bu evde, bostan korkuluğu mu?” dedim.

Arzu gülerek, “Sen bu evin direğisin aslanım! Sadece Tülin ve Metin’in nişan töreni vardı, ondan geciktim” dedi.

O an birden, Tülin’in Ankara’ya erken gelmemi rica ettiğini hatırladım. Demek ki nişan töreninde benim de bulunmamı istemişti. “Hay aksi! Tülin söylemişti erken gel diye. Nasıl unuttum! Emir Başkan beni oyaladı” dedim.

Arzu merakla, “Emir Başkan kim?” diye sordu. “Sonra anlatırım. Peki, tören nasıl geçti? Tülin beni öldürecek!” dedim.

“Tülin zaten gelemeyeceğini tahmin etmişti. Yüzükleri ben taşıdım. Şirketin sahibi Alpay Bey yüzükleri taktı. Tülin’in de annesi babası yokmuş, bunu bilmiyordum.”

Tülin’in anne ve babasının hayatta olmadığını ben de bilmiyordum. O anda aklıma başka bir şey takıldı: Diğer avukatların da anne babaları var mıydı acaba? Emir Başkan, tıpkı beni olduğu gibi, anne-babası olmayan çocukları mı yetiştirip avukat ya da savcı yapıyordu? Diğer avukatları düşününce, sadece Tülin’in ve benim anne babamızın olmadığını hatırladım.

Hafta sonu Muş’a geri döndüm.

Ülke, en karanlık yılının ilk iki ayını yaşıyordu. Uğur Mumcu ve Adnan Kahveci derken, Jandarma Generali Eşref Bitlis’in bindiği uçak “buzlanma” nedeniyle düştü.
Eşref Bitlis ve yanındaki yaveri ile VİP uçuş ekibi hayatını kaybetti.

Bu haberi duyar duymaz, sanki dünya ile aramdaki bağlantı koptu. Nasıl bir zamandan geçiyorduk?

Komutan Bitlis, PKK ile savaşmanın anlamsız olduğunu, boşuna asker ve vatandaş kaybı yaşandığını söylüyordu. O da tıpkı Adnan Kahveci gibi, Turgut Özal’a “Kürt Dosyası” sunmuştu. Uğur Mumcu gibi o da, PKK’ya verilen 100 bin adet tüfeğin yabancı gizli servislerce temin edildiğini düşünüyordu.

Bitlis, hem Irak’ta Talabani ile hem de Suriye’deki muhataplarıyla toplantı yapmaya gidiyordu. Herkesin aklına bu suikastı CIA ya da JİTEM’in düzenlemiş olabileceği geliyordu.

Cem Ersever ve Mahmut Yıldırım (Yeşil) her ne kadar Bitlis’in dostları olsalar da
Bitlis, JİTEM’in insanlık dışı yöntemlerini kabul etmiyor, onları PKK ile aynı kefeye koyuyordu. Bu duruma çok içerleyen Cem Ersever, ordudan istifa etti. Cem Ersever ve Yeşil, demokratik yollarla barışın sağlanmasını imkânsız görüyorlardı.

Ülkede her şey olumsuz bir havadaydı.

20 Mart 1993’te Abdullah Öcalan “ateşkes” ilan etti.

16 Nisan 1993 Cuma günü Ankara’ya geldim.

Geldiğimden kimsenin haberi yoktu. 17 Nisan, Arzu’nun doğum günüydü. Ona sürpriz yapmak istiyordum. Ayrıca cumartesi günü Beşiktaş’ın Bursaspor ile ertelenen maçı Ankara’da oynanacaktı. Tunalı Hilmi’de bir kuyumcuya gittim, Arzu’ya doğum günü hediyesi almak için yüzüklere ve kolyelere bakıyordum. Kuyumcu birçok tabla çıkarmış,
“Saçı ne renk?”, “Gözü ne renk?”, “Hangi taşı sever?” gibi durmadan sorular soruyordu.

Birden gözüm pırlantaların olduğu bölüme takıldı. Orada oldukça gösterişli bir yüzük dikkatimi çekti. Bir tektaş yüzüktü. Satıcı türlü türlü indirimler yaptı ve sonunda yüzüğü bana sattı. Yanına, Koç burcunu temsil eden küçük bir kolye de aldım.

O gece Dedeman Otel’de kaldım. Tülin ve Metin’i aradım: “Yarın maç var, gelir misiniz?” dedim. Tülin zaten dünden hazırdı; Beşiktaş maçı dendi mi, onun için akan sular dururdu.

Sonra doğum günü programını anlattım:

“Maçtan sonra yemek yeriz, ardından Cinnah Caddesi’ndeki Manhattan’a gider, canlı müzik dinleriz” dedim. İkisi de çok sevindiler.

Arzu’yu da aradım. “Yarın sabah Ankara’da olacağım, sakın bir yere ayrılma” dedim. O da, doğum günü olduğu için geleceğimi tahmin ediyor olmalıydı; “Zaten geleceğini biliyordum sevgilim, hiçbir yere ayrılmam” dedi.

Sabah saat 10.00 gibi Bahçelievler’deki eve gittim.

Naciye Hanım kahvaltı için bana pişi, su böreği ve muhammara hazırlamıştı. Odaya çıktığımda Arzu kıyafetlerini giymiş, makyajını yapıyordu. O kadar şık giyinmişti ki ona maça gideceğimizi söylediğimde biraz üzüldü. Kırılmasın diye, “Sen niye kıyafetini değiştiriyorsun ki? Beşiktaş maçı zaten Devlet Opera ve Bale Salonu’ndaki Carmina Burana operası gibi bir şeydir” dedim. Gülümsedi ama hemen üzerini değiştirdi; siyah bir kot pantolon ve beyaz bir triko giydi. Maç atmosferine anında uyum sağlamıştı. Oysaki Arzu hiçbir futbol takımını tutmazdı.

Öğle saatlerinde Kızılay’da buluştuk. Tülin Beşiktaş forması giymişti. Metin ise Fenerbahçeli olmasına rağmen, Tülin’in hatırı için maça gelmişti. Hosta Piknik’te döner yedik, ardından oradaki kafelerden birinde bira içtik. Sonra bir taksiye binerek stada doğru yol aldık.

Maç, Beşiktaş’ın cezası nedeniyle Ankara’da oynanacaktı ve hakem Erman Toroğlu’ydu. Maç saati geldiği halde iki takım hâlâ sahada ısınma hareketleri yapıyordu. Toroğlu orta sahada duruyor, kenardan gelecek haberi bekliyordu. Birden stadın etrafındaki tüm bayraklar yarıya indirildi. Hakem, kaptanları yanına çağırdı ve maçı iptal ettiğini işaret etti. Ardından stat hoparlöründen “Cumhurbaşkanımız Sayın Turgut Özal, geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiştir. Müsabaka oynanmayacak ve ertelenmiştir” anonsu yapıldı.

O an herkes büyük bir şaşkınlık içindeydi. Tülin ve Metin, “Biz eve gidelim, gelişmeleri izleyelim, konuşuruz. İsterseniz bize gelin” dediler. Ben ise planlarımın bir anda altüst olmasından dolayı oldukça şaşkındım. Turgut Özal çok sevdiğim bir Cumhurbaşkanı olmasa da, sonuçta Cumhuriyetin Cumhurbaşkanıydı.

Akşam eve döndük.

Arzu’nun annesi ve babası telefonla arayıp hem doğum gününü kutladılar hem de Özal’ın ölümüyle ilgili konuştular. Arzu, benim de Ankara’da olduğumu söyleyince, eğer izin alabilirsek bu hafta Diyarbakır’a gelmemizi teklif ettiler. Akşam saat 20.00’de uçak vardı. Korumalar da uzun süredir ailelerini görememişti. Tülin ve Metin’e de haber verdik. O hafta 23 Nisan tatili nedeniyle izinliydim. Onlar da davalarını genç avukatlara devrettiler. Uçakta hepimize yer ayarlandı ve topluca Diyarbakır’a gittik.

Bu defa otelde kalmamıza izin verilmedi. Hepimiz aile evinde kalacaktık. Arzu kendi odasında, ben ise Tülin ve Metin’le birlikte bahçedeki konuk evinde kaldım. Ertesi sabah kahvaltıda, Arzu’nun babası doğum günü kutlaması ve hoş geldin töreni için iki gün süre istedi. Zaten tüm ülkede millî yas ilan edilmişti.

Bu iki gün boyunca Diyarbakır oldukça sakindi. PKK’nın ilan ettiği ateşkes sayesinde şehirde bir sessizlik hâkimdi. Ancak Özal’ın ölümüyle barış süreci askıya alınmış, PKK yeni Cumhurbaşkanı ile tekrar masaya oturmak istediğini açıklamıştı. Bu süre zarfında Tülin ve Metin’i Diyarbakır’ın tarihi yerlerine götürdük; otantik yemekler ve içecekler tattılar.

20 Nisan akşamı hava oldukça güzeldi. Verandada Arzu’nun anne ve babası oturuyordu.

Yanlarına gittim; bana çok samimi ve sıcak davrandılar. O sırada Arzu’nun erkek kardeşi Kemal, elinde bir kahve fincanıyla yanıma geldi. Fincanı elime tutuşturdu, ardından diğer elindeki cezveyi havaya kaldırarak kahveyi yukarıdan, yavaşça fincana dökmeye başladı. Bu kahve, “mırra” adı verilen sert ama etkileyici bir yöresel kahveydi.

Ateşkesin sona ermiş olması herkesi derinden üzüyordu. Oysa geçen bir ay boyunca ne bir asker, ne de bir sivil hayatını kaybetmişti.

Verandada otururken biraz gergindim; sanki içim titriyordu. Arzu’nun annesi ve babası bu hâlimi üşümeye yordular, içeriden şal istettiler. Üşümediğimi fakat onlarla önemli bir konuyu konuşmak istediğimi söyledim. Tam o sırada Kemal’in eşi Rojin de verandaya geldi, bir koltuğa oturdu. Arzu hariç tüm aile karşımda, içten bir samimiyetle bana bakıyordu.

Yere bakarak konuşmaya başladım:

“Biliyorsunuz, ben ve Arzu sınıf arkadaşıyız. Geçen sefer buraya geldiğimde Ape Musa Anter suikastı yaşanmıştı. O olayın ardından birlikte Ankara’ya dönmüştük. Okul zamanında aramızda bir şey yoktu ama o yolculukta ve sonrasında birbirimize duyduğumuz duygular gelişti. Biz artık âşık olduk. Şu anda birlikteyiz.”

Son cümlemden sonra yüzleri biraz değişti ama sessizliklerini bozmadan beni dinlemeye devam ettiler. Konuşmama devam ettim:

“Arzu’nun doğum gününde ona evlenme teklif etmeyi düşünüyordum. Hatta yüzüğünü de almıştım. Fakat Turgut Özal’ın vefatı nedeniyle bu teklifi erteledim. Biliyorsunuz, benim ne annem ne babam var. Öyle aile büyüklerim de yok. Dolayısıyla kızınızı sizden istemek için gelecek kimsem bulunmuyor. Arzu’ya henüz teklif etmedim ama sizin onayınız benim için çok önemli. Eğer uygun görürseniz, kızınıza evlenme teklif etmek istiyorum.”

Arzu’nun babası Mustafa Ağa gülümseyerek söze girdi:

“Evlat, kızımızın kabulünü almadan bizden izin istemen hem çok güzel hem de biraz tuhaf. Seni tanıyoruz, seviyoruz da. Elbette damadımız olmayı hak eden bir gençsin. Ama ya Arzu seninle evlenmek istemezse? O zaman ne yapmamızı bekliyorsun bizden? Feodal gibi görünsek de kızımızı zorla kimseyle evlendirmeyiz. O kimi isterse biz onun kararına saygı duyarız.” Ardından karısına ve oğluna dönerek, “Sanırım ailede kimse sana karşı çıkmaz. Biz kızımızı, onun canını zaten geçen sefer sana emanet etmiştik. Biz evlenmenize karşı değiliz ama sen, Arzu’nun rızasını almalısın” dedi.

Tam o sırada Rojin gülümsedi: “Enişte, gerçekten yüzük aldın mı? Almadıysan, yarın seni benim kuyumcuma götüreyim.”

Ben de cebimdeki yüzüğü kutusuyla birlikte çıkardım.

Kutuyu tam açtığım anda Arzu ve Tülin verandaya koşarak geldiler. “Bu akşam bir yere gidelim” derken, ikisi de elimde parlayan tektaş yüzüğü gördüler. Arzu’nun eli ayağı birbirine dolanmıştı; şaşkınlıkla yerinde sallanıyor, gözünü yüzükten alamıyordu.

“Özgür, bu yüzük ne? Senin elinde ne arıyor?” dedi. Tülin ise hemen durumu kavramıştı, şaşkınlığı gitmişti. Araya girerek, “Herhalde doğum günün diye sana almıştır. Siz gidin şu havuz başında konuşun” dedi.

Oturduğum yerden kalktım. Arzu’nun kolundan tuttum, başımla herkese selam verdim ve onu havuza doğru götürdüm. Arzu geriye dönerek ailesine baktı; annesi ve babası gülümseyerek ona bakıyorlardı. Havuzun ışıkları, suyu masmavi gösteriyordu. O mavilik Arzu’nun yüzüne yansıyor, yüzünde ışıl ışıl bir parıltı yaratıyordu. Havuzun kenarına geldiğimizde, sol dizimin üstüne çöktüm, elimdeki kutudan yüzüğü çıkardım ve “Arzu, teklifin bu şekilde olması, zamanlaması biraz acele gibi görünse de… Benimle evlenir misin?” dedim.

Arzu gözlerimin içine baktı. Gözleri ıslanmıştı ama yüzü mutlulukla doluydu.

Başını çevirip verandaya baktı. Herkes ayakta, vereceği cevabı bekliyordu. Annesi, Tülin ve Rojin ellerini göğüslerinde birleştirmiş, adeta dua eder gibiydi. Arzu birden “Eveeeet! Tabii ki isterim! Seninle evlenmek isterim!” dedi.

Yüzüğü parmağına taktım. Tam alnından öpecekken, o beni dudaklarımdan uzun uzun öptü. Birbirimize sarıldık ve olduğumuz yerde dönmeye başladık.

O esnada avluyu çevreleyen duvarlardaki korumalar havaya ateş açtılar. Bu, bölgede kutlama işaretiydi. Verandadaki herkes alkışlarla sevincimize ortak oldu. Onların yanına gittik; anne ve babasının ellerini öptüm. Kemal ve eşiyle, Metin ve Tülin’le sarmaş dolaş olduk. İçerideki görevliler de silah seslerini ve kutlama neşesini duyunca dışarı çıktılar; onlar da alkışlarla bizi tebrik ettiler.

Salona geçildiğinde, içeride büyük bir doğum günü pastası ve görkemli bir sofra hazırlanmıştı. Meğerse Arzu ve Tülin saatlerdir içeride bu hazırlıklarla uğraşıyorlarmış. Pasta, neredeyse düğün pastası gibiydi. Bıçağı birlikte tuttuk ve pastayı birlikte kestik. Şampanyalar patladı.

O sırada Arzu da ben de 29 yaşındaydık. Daha çok gençtik.

Belki evlenmek için biraz daha zamanımız vardı. Ama ben Arzu’yu gerçekten seviyordum. O, benim tüm eksik yanlarımı tamamlayan bir kadındı. Onsuz kalmak istemiyordum. Bunun nedeni yalnızlıktan mıydı, yoksa gerçek bir bağ mıydı, emin değildim. Kafam biraz karışıktı.

Tam o sırada Arzu’nun babası yanıma geldi. Elini omzuma koydu ve “Evlat, ailemize, aşiretimize hoş geldin. Artık benim için Kemal’den farkın yok, bunu böyle bilesin” dedi.

O hafta boyunca her gece bir nişan kutlaması gibi geçti. Civar aşiretlerin büyükleri, vali, kaymakam, belediye başkanları, herkes gelip kutlamalarını iletti. En çok sorulan soru ise şuydu: Düğün ne zaman olacak?

Açıkçası, Muş’ta yaşamamız mümkün değildi. Ya Ankara’da yaşayacaktık ya da Diyarbakır’da. Ben yapmak istediklerim ve görevlerim nedeniyle Diyarbakır’ı tercih ediyordum. Arzu ise bir süre Ankara’da yaşamak istiyordu. Sonunda düğün tarihi belirlendi: Adli tatilin olduğu pazar günü, 08.08.1993’te, Diyarbakır’da evlenecektik.
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Metin Çoban©
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

2 YORUMLAR

  • Yanıtla Funda Kosova 1 Mayıs 2025 at 14:23

    Ben anladim ki, kitabı parça parça okumayı sevmiyorum ama bu bölümleri beklemek, aynı dönemlerden bir daha geçmek çok lezzetli.
    Üstad, kitap bekleniyor haberin olsun😊

    • Yanıtla Metin Çoban 1 Mayıs 2025 at 17:28

      Fundacım beni motive eden yorumun için çok teşekkür ederim.
      Bu öyküyü kitap olarak bastırmak istiyorum. Dergide tefrika olarak yayınlanması da güzel. Sanırım bu yaz yayın evleri ile görüşmelerim olacak. Umarım basılır ve yaygın olarak okunur.
      Dijital yayınlanan öyküler çok dikkatli okunmuyor, çoğunlukla da telefondan okunduğu için gözleri de yoruyor.
      Ve her bölüm için 15 gün beklemek gerekiyor.
      Bana vermiş olduğun destek için çok teşekkür ederim 🙏

    Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan