İndeks
Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17
Babam ve annem öldükten sonra Ankara’da yaşamak benim için zorlaşmıştı; henüz 16 yaşındaydım ve ne çamaşırımı ne de bulaşığımı yıkamıştım. Büyükannem, İstanbul’a yanına taşınmamı istedi. TED Lisesi’nin son sınıfına geçmiştim ve okulu orada bitirmek istiyordum; fakat şartları ne kadar zorlarsam zorlayayım, Ankara’da kalmam mümkün değildi. Sonunda İstanbul’a, Büyükada’ya taşındım. Hani o herkesin “Prens Adaları” dediği takımadaların en büyüğüne, Yunanca tabirle Prinkopos’a. Adanın yeni prensi ben olmalıydım. Ne çelişki ama, sınıfsal mücadelede işçi, köylü sınıfında saf tuttup sonra İstanbul’un sayfiyesinde burjuva hayatına takıl…
Aslında Adalar, bilindiği gibi yerler değilmiş. Bizans zamanında Jüstinyen, buraya kale ve saray yaptırmış ama burası daha çok sürgüne gönderilen bürokratların yeriymiş. Yıllar sonra Stalin’e muhalif olduğu için Lev Troçki de buraya sürgüne gelmiş ya da sürgün edilmiş; benim de sürgün hayatım burada başlamış oldu.
Daha önce de adaya gelirdik; annem ve babam tatillerini büyükannemin yanında geçirirlerdi. Annemin kuzeni, Heybeliada’daki Deniz Harp Okulu’nda eğitmen bir askerdi; onu da görmeye giderdik. Oğlu Zafer, benim yaşlarımdaydı, Deniz Lisesi’nde okuyordu.
Osmanlılar, adaların toprağının renginden dolayı buraya “Kızıl Adalar” derlermiş; sebebi, adada demir ve bakır madenlerinin bulunmasıymış. Madenciler, tüm madenleri yıllar içinde çıkarmış; artık burada ne çıkarılacak maden ne de madenci kalmış. Ada, geçimini yalnızca hizmet sektöründen sağlıyor. Eskisi gibi Rum ve Ermeni nüfus da kalmadı, sadece birkaç aile işletmelerini sürdürüyor.
19. yüzyıl sonlarında başlayan vapur seferleri sayesinde, işçiler ve öğrenciler her sabah 06.00 vapuruyla Sirkeci’ye ya da Bostancı’ya dağılırlar. Akşam 06.00 vapuruyla da adalara geri dönerler, tabii hava şartları izin verirse.
Adem
İçimizde geçimini denizden sağlayan tek kişi Adem’di. Adem, liseden sonra okumayı bırakmış, geçimini balık tutarak veya adadaki balıkhanede çalışarak sağlıyordu. 1979’da teknede silah talimi sırasında Hasan’ı yaraladığından beri eline silah almamış. Askere gittiğinde bile yazıcı olmak istemiş ve silah kullanmak istemediğini söylemiş, tabii bunun sonucunda bayağı dayak yemiş.
O gecede kayıkhanede balıkçılıktan bahsederken, hepimiz onunla birlikte denize açılmış gibiydik; onu sessizce dinliyorduk. Adem anlatıyordu:
“Dayım bana hırsız zoka yapmayı öğrettiğinde 10 yaşında küçük bir çocuktum. Lüfer uyanık bir balıktır, yemi gelir alttan tırtıklar. Bu yüzden yemin iki tarafına iğne koymak zorundasın; ne taraftan ısırırsa o taraftan yakalanır, hem de yemi kaptırmamış olursun. Balık tutmanın en büyük zevki de yemin tırtıklanmasını hissetmektir. Bu yüzden kaşık gezdirerek balık tutmayı sevmem; o biraz şansa bağlı. Oysa eline misinayı işaret parmağının ortasına koyarsın, balık yeme yaklaştığında hissedersin onu, garip bir trans halidir. Koca balık seninle oynar; önce gelir, yeme bir dokunur, canlı mı diye. Sonra biraz ucundan koparır; o anda hemen çekmezsin, çünkü yemi deniyordur. Derken birden gelir, hart diye ağzına doldurur; işte o an ustalığın başlar. Eğer hemen çekersen yemi kusar ve balığı yakalayamazsın. Parmağını hafifçe yukarı kaldırırsın; balık yemin kaçacağını sanır ve son hızla ısırmaya başlar, bu da onun sonudur. Artık yakalanmıştır. Şimdi onu aralıksız çekmek gerekir, çünkü boşluk verirsen balık kendini savurur ve kaçar.”
O sırada ikimiz birden 1980 yılının haziran ayını hatırladık ve artık aramızdaki sırrı herkes bilsin diye anlatmaya başladık.
Burgazada’nın orada Sait Faik’in evini görüyorduk. Aklımızda Sait Faik, elimizde misina, heyecanla balık bekliyorduk.
“Adem, kaç tane izmarit var? Bu gece kofana akını var galiba, bu üçüncü kofana.”
“Öğleden sonra 25 tane yakalamıştım, Hasan 10 tanesini aldı. Bu akşam Emine ile mangal yapacaklarmış, sonra da evde kimseler yokmuş, anlarsın ya; bu yüzden balığa gelmedi.”
Hasan ve Emine aynı anda utanarak başlarını öne eğdi, masadaki herkes onların bu olayı gizlemek istemesine gülümsedi.
“Vay dürzü vay! Bize yapılır mı bu, 10 izmarit 30 yem, o da en azından 20 kofana eder. Sakın verme bu yakaladıklarımızdan, hepsini Mercan Restoran’a Cemal abiye satarız. Geçen gün lüferi 150 liradan, kofanayı 200-250 liradan alıyordu; hem sana harçlık olur.”
“Sen istemiyor musun hiç?”
“Yok be oğlum, benim para harcayacak sevgilim mi var? Küçücük adada yol parası yok, yemek parası yok, para harcayacak bir şey yok. Hani Orhan Veli gibi: ‘Hava bedava, su bedava, otomobil yok ki otomobillerin dışı bedava…’”
Adem kahkahayla gülmeye başladı.
“Doğru valla, ben de Sema’ya bir şeyler alacaktım, doğum günü geliyor. Sen anlarsın kadın hallerinden; neden hoşlanır acaba?”
“Sen anlamıyor musun yani? Sen Sema’yı; Hasan, Emine’yi; Can, Adaçayı’nı götürüyor; benim kimsem yok, nereden çıkarıyorsunuz kadın hallerinden anladığımı? Ayrıca fikrimi soruyorsan geçen gün Kapalıçarşı’da gördüğümüz, yeşil olan elmas yüzük var ya, Sema’nın gözlerine de uyar; onu al. Zaten 2400 liraydı galiba, yani 20 kofana parasına alırsın.”
“Sahiden, sen niye kimseye takılmıyorsun, yok mu bu adada sana göre bir kız? Şu Reyhan sana acayip bakıyor; hatta kızlara demiş ki, onun için ölüyorum.”
“Boş ver abi o kızı, ne konuşacağım onunla? ‘Tırnaklarım kırıldı, saçımı ne renge boyatayım? Bu elbise kısa mı? Ayy, o Hülya Avşar var ya, onun gibi olmak için neler vermezdim…’ Bunları mı konuşayım? Hiç işim olmaz o kızla.”
Adem gülerek teknenin küpeştesine bağlı piknik tüpünü açtı. Üzerinde takılı olan, ışık veren “lüks lambası” denen tül parçasını yaktı, teknenin içi aydınlandı. Tüpü denize doğru yöneltti; böylelikle, şapşal lüferler ışığa doğru toplanacak, biz de onları tek tek avlayacaktık. Adem oltasını suya saldı. Bana dönerek:
“Şu kıç tarafından da kuma bir olta atsana, belki kırlangıç gelir.”
“Haklısın Ado, ne zamandır iyi bir kırlangıç çorbası yapmıyorum size. İster misin şöyle 2.5-3 kiloluk bir derya kuzusu gelsin?”
“Geçen sefer de öyle söyledin ama koca bir vatoz yakaladın anca.”
“Sahi ya Ado, nasıl gidiyor Sema ile aranız? Ciddileştiniz galiba; anneler babalar başka türlü görüşüyorlarmış.”
“Öyle galiba. Bak dostum, Lacivert, sana bir şey anlatacağım; sakın kızma, bugüne kadar söylemediğim için.”
“Tamam, kızmayacağım; anlat hadi.”
“Hani biliyorsun, benim testislerden biri büyüktü, doktor ‘sonradan inebilir’ demişti ya; şimdi diğeri de büyümeye başladı. Yeniden doktora gittik, bu sefer doktor ‘testis kanseri’ dedi, hemen yumurtalıkları almamız gerekiyor.”
“Hassiktir, niye söylemedin bunu bana? Ben de gelirdim, her şeyi öğrenirdim.”
“Yok yok, telaş yapma, çok önemli bir şey yok daha. Eğer tek yumurtalık olsa hiçbir sorun yaşamazdım ama şimdi ikisi alınacağından dolayı kısır kalacakmışım ama erkekliğim evelallah devam edecekmiş.”
“Peki ne zaman olacaksın ameliyatı?”
“Birkaç ay vaktim varmış. Bu durumu öğrenince Sema’ya anlattım; kız çok üzüldü. Bana dedi ki: ‘Hemen evlenelim Adem, şimdi hamile kalırsam hiçbir sorun yaşamayız; gül gibi geçinir gideriz, hem çocuğu da kendimizi de beraber büyütürüz.’ Ben de ona ‘Ama Sema, sen daha lise son sınıftasın, üniversiteye gideceksin. Hem bak, benim bir işim bile yok; balıkçılık yapıyorum, sana nasıl bakarım?’ dedim.”
Sema, hem ağlayarak hem de bağırarak, “Salak, ben seni 8 yaşımdan beri seviyorum; benim babam da balıkçıydı, bak bize gül gibi baktı. Hem ne üniversitesi, ada lisesini bitirip üniversite kazanan kaç kadın var ki? İstemiyorum üniversite falan, gel hemen evlenelim, bir an önce çocuğumuzu yapalım” dedi.
“Kız haklı oğlum, yapacak bir şey yok. Sanırım aileler de durumdan haberdar. Ne bekliyoruz, yapalım şu düğünü.”
“Öyle görünüyor, Lacivert. Bir süre annemlerde oturursak zaten çok fazla masrafa gerek kalmaz; mecburen öyle olacak.”
“Korkma kardeşim; biz boşuna komün yaşam için kan akıtmadık. Bakma sen, biz birçok Müslüman geçinenden daha Müslümanızdır. Benim canım arkadaşım dara düşecek de ben yanında olmayacağım; puşt muyuz biz? Merak etme, eksiklerinin listesini çıkar; birlikte her şeyi hallederiz.”
“Sağ ol, kardeşim benim. Şu arkadaki oltaya baksana, sanki geriliyor.”
“Ha ha ha ha! Damatla geline, abilerinden koca bir kırlangıç! Hey yavrum hey, derya kuzusu bu!”
O gece 20 kofana, 33 lüfer, oltaya takılan birkaç mezgit ve 3 kilo kadar “derya kuzusu” yakaladık Adem’le.
Adem ve Sema, 18 yaşını doldurdukları gün, 24 Kasım 1980’de belediye nikâh salonunda evlendiler. Annem ve babamdan kalan bir miktar para vardı; evlenmeleri ve eşya almaları için bu paradan yüklü bir miktarını Adem’e verdim. Adem yıllar geçtikçe bu parayı bana geri ödemek için çabaladı ama o sene doğan yeğenim Özgür’ün -benim adımı oğullarına koymuşlardı- okul masrafları için diye geri almadım.
Reyhan
Reyhan ada kızı değildi; Bostancı’da oturuyordu. Annesi Eleni’nin Suadiye’de bir emlâk ofisi vardı. Bağdat Caddesi çok değerli bir yerdi ve Eleni’nin işleri de fena değildi. Reyhan’ın babası Korkmaz, vana üreten bir fabrikanın sahibiydi. Ailenin hem maddi durumu hem de ev hali çok iyiyken, Korkmaz efendi fabrikada yeni işe aldığı sekreter Selin’e aşık oldu. Üstelik sekreter Selin, Korkmaz’dan bir çocuk bekliyor ve altı aylık hamileydi. Korkmaz, bu yüzden Eleni’den boşanmak istediğini söyledi. Eleni bu durumu kabullenmedi; işleri yokuşa sürmek için boşanma davasını senelere yayarak intikamını alıyordu. Çocuk doğmuş, iki yaşına gelmişti ama Eleni hâlâ diretiyordu.
Reyhan, Erenköy Kız Lisesi’nin son sınıfında okuyordu. Geçen sene okulla birlikte adaya yapılan gezi sırasında Emine ve Sema ile tanışmış, onlarla çok iyi arkadaş olmuştu. Hemen hemen her hafta sonu adaya gelir; son vapuru kaçırır, kışsa kızların evinde, yazsa kayıkhanede bizimle koyun koyuna yatardı.
Eleni, kızının kimlerle arkadaşlık ettiğini görmek için birkaç kez adaya gelmişti. O da son vapuru kaçırmış ve bizimle kayıkhanede sabahlamıştı. Aslında Eleni, Reyhan’a göre daha çılgın, daha çekici bir kadındı. Birkaç kez onunla dans etmiştim. Belini tuttuğumda ellerim hemen kalçalarına kayar gibi olurdu. Göğüsleri, giydiği sutyenden de olabilir, oldukça dikkat çekiciydi. Sophia Loren’e benziyordu. Adem, Hasan ve ben onun her hareketini ilgiyle izlerdik.
Herkesin bir sevgilisi olduğu için Reyhan, kendisini bana biçmiş görünüyordu.
Oysa benim onun hakkında düşüncelerim hiç de iyi değildi. Onu fazla burjuva buluyordum. Tırnak uzatmalar, haftalık kuaför bakımları, bu yaşta saç boyaları… Hayata sadece görsellik açısından bakan biri asla bana göre değildi. Kızın hayatı başkaydı, benimki bambaşkaydı.
Reyhan’ın aramızda olmasından rahatsızlık duymuyordum. Annesi ilginç bir kadındı; onunla rakı içip sohbet etmek oldukça zevkliydi. Reyhan’ın okuldan bir arkadaşı vardı, Ayfer Çelik, onu bir kez adaya getirmişti. Kız, tam aradığım gibiydi; öyküler ve şiirler yazıyordu, öykü yarışmalarına katılıyordu. Ama ne yaparsam yapayım kendimi ona beğendiremiyordum. Sonradan öğrendim ki Reyhan, Ayfer ile vapurla dönerken “Lacivert ile biz çok aşığız, ilişkimiz var, her hafta birlikte oluyoruz” diyerek beni ondan uzaklaştırıyormuş.
Reyhan’ın hayalinde kurduğu şey, hayatımda ilk ve son kez o 21 Mart gecesinde gerçekleşti. Bu sır hep benimle kaldı, o acıyı hep içimde yaşadım.
21 Mart’ta Nevruz kutlaması için Barış ve Necmi, beni Çiçek Pasajı’na davet ettiler. İkisi de TİKKO üyesi arkadaşlarımdı. Eminönü İskelesi’nden Beyoğlu Çiçek Pasaj’na kadar yürüdüm. Barış ve Necmi, kalabalık bir masada oturuyorlardı. Beni görünce ayağa kalkıp yanıma geldiler, ikisi de sımsıkı sarıldı. Tüm gece boyunca diğer arkadaşlarla birlikte “Devrim köyde mi başlamalı, kentte mi?” tartışması yaşandı. Sonuçta, devrim tüm ülkede topyekûn olarak başlamalı diye karar verdik.
Gece ilerledikçe herkes masadan birer birer kalktı; en son Barış, Necmi ve ben masada kaldık. Artık vapur seferleri bitmişti, ne ben adaya gidebilirdim ne de onlar Kartal’a. Tek çaremiz sokakta sabahlamaktı. Zaten otele gitmemiz imkânsızdı, muhtemelen polis orayı o gece basardı. Çiçek Pasajı kapanana kadar orada oyalanmaya karar verdik.
Masamız toparlanmaya başlandığında garson yeni bir masa örtüsü serdi, mezeler, kavun, peynir ve bir 35’lik rakı masaya kondu.
Biz, “Masa başka birine hazırlanıyor” derken garson oturmamızı istedi; tüm bu ikramlar yan masadan, Perşembe Pazarı’nın pirlerinden Eşref Bey’in bize ikramıymış. Kabul etmek istemedik, kalkmayı düşündük.
Biraz sonra masaya, 50 yaşlarında, simli ipekli kırmızı yelekli, lacivert takım elbiseli, kolunda altın bir saat ve parmağında kocaman bir şövalye yüzüğü olan bir adam geldi. “Gençler,” dedi, “yan masadayken konuşmalarınıza kulak misafiri oldum. Herkes gibi ben de sizin gibi komünistlerin ülkeyi yerle bir edeceğini, sermayeyi yok edeceğini, ülkeyi Sovyetler Birliği’nin uydusu yapacağını düşünürdüm. Ancak siz, başından beri Kars’tan Edirne’ye kadar işçinin, köylünün kalkınmasından, sanayinin ancak böyle yükseleceğinden, yurtdışına bağımlı olmamaktan, bağımsız Türkiye’den bahsettiniz. Benim gibi yıllardır sağa oy vermiş birinin kalbini fethettiniz. Eve gidecek durumunuz olmadığını anladım. Merak etmeyin; bu ikramımı geri çevirmeyin. Birazdan şoförüm gelecek, sizi karşıya bırakacağım. En azından Söğütlüçeşme’de trene binebilirsiniz; gece 02.00’ye kadar çalışıyor.”
Treni kaçırmamak için 35’lik rakıyı hızlıca içtik. Zaten tüm gece içmiştik, midemiz bulanmaya başlamıştı. Biraz sonra, Çiçek Pasajı’nın kapısına sarı renkli Mercedes 280S geri geri yanaştı. En uzun boylu olduğum için ön koltuğa oturdum, Barış ve Necmi ise arka koltukta, Eşref Bey’in iki yanında oturuyordu. Kış olmasına rağmen hepimiz camları açtık; hem mide bulantımızı azaltmak hem de temiz hava almak istiyorduk. Yol boyunca başımızı camdan çıkarıp yola kustuk. Söğütlüçeşme’ye gelene kadar bu durum sürdü.
İstasyona geldiğimizde birden Barış ve Necmi, Eşref’i yumruklamaya başladı.
Şoför de arabadan inip müdahale etmek istediğinde ona çelme taktım, adam yere düştü. Hemen ayağa kalktı, bana bir yumruk attı, dudağım patladı, ama karşılık verdim. Adamı altıma alıp yumruklamaya başladım, her tarafım çamur içindeydi. Eşref yere düşmüş, takım elbisesi çamur olmuştu. Barış ve Necmi ona acımadan tekme atıyordu. Sonra hepimiz istasyona doğru koştuk.
İstasyona vardığımızda sordum, “Ya, bu adamlar bize iyilik yaptı, niye dövdük onları?” Barış, “Orospu çocuğu Eşref, ibne çıktı, biz kusarken Necmi’yi ve beni okşuyordu. Şoförü de onun gibiymiş; Eşref, ‘Hepimiz Moda’ya gidelim, sabaha kadar birbirimizi eğleyelim’ dedi. Biz de inene kadar sabret dedik.”
Halim içler acısıydı; çamur içindeydim, dudağım kanıyordu. Son treni yakaladık. Ben Bostancı’da indim, onlar Kartal’a devam etti. “Gel bizde kal” dediler ama ben “Sabaha kadar dolaşacağım” diyerek ayrıldım.
Reyhan’ı bir kez evine bırakmıştım, o yüzden evini biliyordum. Kapıyı birkaç kez çaldım. Balkondan baktığını, “Kim o?” dediğini duydum. Ben olduğumu anlayınca kapı otomatiğine bastı, kapı açıldı. Üçüncü kata çıktım, Reyhan sadece üzerinde siyah bir atlet ve külotla kapının önünde bekliyordu. “Tam soyunmuştum yatmak için, ne bu halin, ne oldu sana?” derken ona doğru yaklaştım. Kapının önünde öpüşmeye başladık.
O gece birkaç kez birlikte olduk, sonra banyoya girdik. Uyandığımızda saat öğlen 12 olmuştu. O sırada aklıma geldi, “Annen nerede? İnşallah evde değildi?” diye sormak geldi. Reyhan, “Büyükannem rahatsız, onun yanında. Bu hafta sonu gelmeyecek, istediğin kadar kalabilirsin yani” dedi.
Kıyafetlerim berbat haldeydi. Evde kalıp kahvaltı hazırlamamı istedi. Bir süre sonra elinde bir sürü çanta ile geri geldi; bana kot pantolon, yarım boğaz ince kazak, iç çamaşırı ve çorap almıştı. Hepsi iyi markalardan, şatafatlı şeylerdi. Hiç istemediğim türden şeylerdi bunlar. Ona, bu yaşananların bir daha olmayacağını, sarhoş olduğum için olduğunu ve bir daha tekrarlanmayacağını, onu sevmediğimi söyledim. Önce şaşırdı, sonra birden sinirlendi, “Defol git bu evden! Bir daha yüzüme görünme! Aşağılık herif, seni adam sanmıştım!” dedi.
Evden ayrılırken bana aldığı hiçbir şeye dokunmadım; akşam çamurlu görünen kıyafetlerim, şimdi toz içinde görünüyordu. Yine de vapurda herkesin gözü üzerimdeydi.
Adaya dönmek içimde bambaşka bir huzura sebep oluyordu. Dört tarafı denizlerle kaplıydı; kimsenin gelip huzurumuzu kaçırması imkânsızdı. Reyhan bir daha adaya hiç gelmedi. Emine ve Sema’ya telefon edip babasıyla birlikte yaşayacağını ve fırsat buldukça adaya geleceğini söylemiş.





6 YORUMLAR
Büyükada’nın anlattığın bu nostaljik atmosferine bayılıyorum 😁 Lacivert’in yaşamı sorgulayan ve içsel yolculuklarla dolu hikâyesi, okurlara geçmişin izlerini ve dostluğun sıcaklığını hissettiriyor. Gerçi Lacivert’in Reyhan’dan bahsetme şeklinden ve kadına yaptığından hiç hoşlanmadım ama öykünün bir yandan adanın sokaklarında dolaştırırken diğer yandan karakterlerin iç dünyasına götüren üslubunu çok seviyorum.
Aaa bir de şu şoförüyle takılan sağcı ne ilginçmiş. Birini anımsatıyor ama çıkaramıyorum bir türlü 🤷🏼♀️
Emeğine, kalemine sağlık canım. Heyecanla devamını bekliyorum 🤗❤️
Canım ya benim için ne sıkıntılara katlanıyorsun. Bu yoğun günlerinde tek başına hepimiz için mücadele veriyorsun. Sana sonsuz müteşekkirim. 🙏
Lacivert 16 yaşında ve Marksist bir adam, o yaşlarda burjuva yaşam ve gösteriş en büyük düşmanı. Gerçi kendisi çok alt sınıfı yaşamıyor. Ucundan kendisi de burjuva.Bu yüzden Reyhan’ı küçümsüyor. Ama ileride Reyhan gibi kadınların bir dediğini iki yapmayqcaktır inan 😂
Aapık abinin sana birini hatırlatması çok ilginç 😃 Gerçekten yerli filmlerden falan esinlenme değil, inan buna.
Bu sıkıntılı günde yayım için çabaların yanında bir de yorum için vakit ayırmışsın ya. Sen bir tanesin. Çok teşekkür ederim canım benim ♥️
Öyle bir hikâye ki kendim de dahil oldum bir anda bu yaşananlara. Her şeyi tüm ayrıntısıyla ve gerçekçi şekilde kaleme alarak o adaların tadını hissettik. Devamını bekliyoruz hocam.
Yasincim yorumun için çok teşekkür ederim.
Bu öyküde siz gençlere geriye doğru 40 yıllık bir tarihi yavaş yavaş anlatıyorum. Amacım o yıllarda her ne kadar kardeş kardeşe düşmüş ve terör alıp başını gitmiş olsa da yaşanan arkadaşlıklar ve yerlerin güzelliklerini de anlatmaya çalışıyorum.
Devamı tabii ki geliyor.
Çok teşekkür ederim 🙏
Metin, dört nala gidiyorsun, heyecan dorukta! Devamını bekliyorum…
Sevgili Şen çok teşekkür ederim. 🙏
Sevgili Didem sağ olsun, benim bu uzun öykülerime ayrıca vakit ayırıp güzelleştiriyor.
Sevgiler 💕