Lacivert | Birinci Cilt

Lacivert | 13

24 Mart 2025

Roman: Lacivert | 13 | Yazan: Metin Çoban

 

İndeks

Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17

 

1 Haziran 1991 Cumartesi

Saat 14.00 gibi, Ağır Ceza Hâkimi Mümtaz Bey ile birlikte Murat Nehri’nin kenarındaki Murat Balık Restoranı’nda, aynalı sazan balığı ve mezelerle rakı içiyorduk. Deniz olmayan yerde Murat Balık isminde bir restoranın olması çok abes olsa da tek içki içebildiğimiz restoran burasıydı.

Nehrin akışı oldukça sakindi, güneş akan suyun üzerinde yaptığı yansımalarla hârika bir gösteri yapıyordu. Yargıç Mümtaz Bey, yıl sonunda tayinini isteyeceğini anlatıyordu. Oğlu Tuncer, İstanbul veya Ankara’da üniversite okumak istiyordu. Buradaki hayat eşinin de canını sıkıyordu. Akşam hava kararınca sokaklarda kimse kalmıyordu. Sinema yok, eğlence yeri yok, bir lunapark bile yok burada. Bahçelerine yaptıkları hamaklar en büyük eğlenceleri olmuştu.

Kapının önünde bir gürültü oldu. İkimizde o tarafa doğru baktık. Gelen Mahmut Yıldırım’dı. Nam-ı diğer Yeşil veya Sakallı, yanında oldukça hoş bir kadın ve 3 tane kalaşnikoflu peşmerge masaya doğru geliyorlardı.

Kadının elinde bir kutu çikolata vardı. Yeşil, selam verdikten sonra yargıç Mümtaz Bey’in ellerini öpecekmiş gibi eğildi. Yargıç, Yeşil’in omuzundan yukarı doğru iterek kaldırdı, el öpmesine izin vermedi. Yeşil sonra benim elimi sıkmak için elini uzattı, elini sıkarken alnın sol tarafıyla sağ ve alnının sağ yanıyla da sol alnıma vurarak resmen kafa tokuşturdu.

Kadının elindeki çikolatayı alarak bana döndü “Savcım, çikolatamı alır, ‘Hoş geldin’e gelirim demiştim” dedi. Çikolatayı masaya koyup ayrılmak üzereydi, benden beklemediği bir samimiyetle “Buyurun birlikte balık yiyip birer kadeh bir şeyler içelim” diye davet ettim.

Biraz utangaç tavırla “Öyle hazır masaya gelmiş çöreklenmiş gibi oluyoruz, bizde olmaz böyle şey. Şimdi affınıza sığınıyorum, restoranın sahibi Murat, şu büyük masaya her şeyi yeniden kursun ama yine de sizin misafiriniz olalım” dedi. Çok fazla tartışmaya gerek yoktu. Bir şekilde bu işte bir racon vardı ama umurumda değildi.

10 dakika içinde her şey yenilendi. Hatta bizim balık gitti onun yerine iki katı büyük balık geldi.

Peşmerge tipli adamlar kapının oraya gittiler. Kadın tam karşımda oturuyordu. Buğday tenli, koyu kahverengi gözleri, etli dudakları dolgun göğüsleri ile uzun zamandır görmediğim güzellikte bir kadındı.

Mahmut Yıldırım “Savcım, bizim Muhsine Neval’a kim görse çarpılır, tanıştırmak için geldim zaten. Yarın onunla birlikte Diyarbakır’a gideceğiz, hem de vedalaşalım istedim” dedi. Yargıç ve ben bu durumun bize söylenmesine biraz şaşırmıştık en nihâyetinde biz devletin adliye bölümüydük.

Nam-ı diğer Yeşil konuşmaya devam etti.

“Neval aslen Suriye’lidir. Ailesi Hatay’da ikamet etmekte. Bizim kız Şam’da tıp okuyacağım diye Şam’a gitmiş, oradaki kadınlara göre güzelliği ile çabuk göze batmış, Suriye istihbaratı El Muhabberat onu Abdullah Öcalan’ın yanına sokmaya çalışmış. Malum Apo’da diğer muktedirler gibi güzel kadın hastası. Eğer içeri girebilirse onu yemekte zehirleyecekmiş. Sonra içeri sokamamışlar. Güvenliği aşamamışlar. Türkiye’ye geri dönmüş. O sırada bana bu durum iletildi. Gittim Muhsine’yi aldım geldim. Belli mi olur, belki bu planı biz gerçekleştiririz” dedi.

Kadın gerçekten çok güzel bir Arap kadınıydı. Apo görünce hemen zehirlenirdi zaten.

Yeşil konuşmaya devam ediyordu. Dağlarda ele geçirdiği Kürtleri nasıl itirafçı yaptığını, onlar sayesinde birçok Kürt’ü eşek cennetine yolladığını anlattı durdu. O cinâyetlerini bir savcıya ve hâkime îtiraf cihetinde anlatıyordu. Biz ona bu cinâyetler hakkında yaptırımda bulunamıyorduk. Orta da bir gerilla savaşı vardı, biz de mecburen gerillaya karşı savaşan devletin kolluk gücüydük.
 

* * *

 
7 Temmuz 1991 de Elazığ’ın Maden ilçesi yakınlarında bir köprü altında üzerinde çok şiddetli işkence izleri olan bir ceset bulunmuştu. Ceset HEP Diyarbakır il başkanı Vedat Aydın’a aitti.

1990 yılında Vedat Aydın, İnsan Hakları Derneği (İHD) başkanı iken, bir panelde açılış konuşmasını Kürtçe yaptı diye gözaltına alınmış sonra tutuklanmıştı. İHD bu konuşma yüzünden bölünmüştü, amacından sapmıştı. İnsanların kendi ana dilinde konuşması dernek için kabul edilemez bir durum olmuştu. Oysa ki insan haklarından bahseden bir kurum, ana dilde eğitimi ve konuşmayı insânî hak olarak birinci sıraya koymalıydı.

Vedat Aydın’ın mahkemesi yapılırken, Türkçe konuşmayı reddetmiş, mahkeme Kürtçe tercüman tutmuştu. Ancak mahkeme onu suçsuz bulmuştu. Hakim ona son sözünü söylemesi için söz verdiğinde konuşmasını yine Kürtçe yapmıştı. Bu olay yüzünden Jitem tarafından devamlı tehdit ediliyor, bölücülükle suçlanıyordu.

Kaçırma, işkence ve öldürmenin Jitem tarafından Cem Ersever ve Mahmut Yıldırım (Yeşil) tarafından yapıldığı düşünüldüğünden, o gün helikopterle Elazığ’a gittik. Mümtaz Bey ve beni bilhassa çağırmışlardı. Çünkü Mümtaz Bey, Elazığ savcısını aramış Mahmut Yıldırım ve yanındaki kadını daha önceden tanıdığımızı söylemiş. Elazığ Maden adliyesinde Vedat Aydın’ın eşi Şükran Hanım’ın ifadesi alınacaktı.

Vedat Aydın’ın eşi Şükran, 5 Temmuz gecesini anlatırken gözlerinde kin ve nefret vardı.

“O gece eşimle yemek yiyorduk, kapı çaldı. Ben açmaya gidecektim Vedat ‘Sen dur hele’ dedi. Kapıya gittik, kapıda 1 binbaşı, 3 erkek ve 1 kadın asker vardı. Vedat’ın komutanlığa gelmesini birkaç terörist ile yüzleşmesi gerektiğini söylediler. Kadını görünce biraz rahatlamıştım. En azından gerçek askerler diye düşündüm, onlara güvenmeyip kime güvenecektik? Ertesi gün akşama kadar bekledik. Vedat eve gelmedi, komutanlığa gittik, oraya hiç çağırmamışlardı.

İki gün sonra Vedat’ın cesedini tespit etmem için beni Elazığ Maden’e çağırdılar. Vedat’ımın cesedi tanınmayacak haldeydi, bana gösterdiler, sol gözü patlamış akmıştı, insanın gözüde koyunların gözleri gibi akarmış meğer, vücudunun her yerinde sigara ile açılan yaralar vardı, bıyıkları ve saçının bir kısmı yanmıştı, kulağının birini tam kesmemişler yarım kesip bırakmışlardı. Vücudunun her yerinde sigara söndürülmüş, tırnakları sökülmüş, sağ elinde baş parmağı hariç tüm parmakları kesilmiş vaziyetteydi. Kolları ve ayakları tamamen kırılmıştı. Bu işkencelere maruz kalırken çektiği acıyı düşünemiyorum. Dünyanın en iyi insanıydı Vedat’ım benim. Allah onların canını alırken cehennem azabı yaşatsın.”

Şükran Aydın’ın çizdirdiği robot resimlere göre Muhsine Neval Boz, Ahmet Cem Ersever ve onların devamlı yanlarında bulunan korumalarıydı. Bu Jitem’in ses getiren ilk faili meçhul cinâyetiydi.

Mümtaz bey ile Diyarbakır’a geçtik. Oluşan suç dosyasını Diyarbakır adliyesine teslim edecektik.

10 Temmuz günü cenaze Diyarbakır’a geldiğinde kimine göre 40 bin kimine göre 60 bin kalabalık vardı.

Sadece Nevruz kutlamalarında dolan meydan ağzına kadar dolmuştu. Diyarbakır surlarının üzeri keskin nişancı asker ve polislerle doluydu. Halk Kürtçe ağıtlar yakıyordu.

Surların Mardin Kapısı bölümünden Mardin Kapısı Mezarlığı’na kadar olan gurubun üzerine surların üzerinden, beyaz Toros marka araçların içinden silahlı saldırıda bulunuldu. Ortaya çıkan kargaşa ve panik yüzünden 23 kişi ölmüştü. Ama resmi kayıtlara göre 3 kişi ölmüştü.

Tülin’i aradım. “Beni Diyarbakır’a tayin ettirin” dedim. Gelen cevap çok kısa ve netti “Sabret, şu an orası senin için çok tehlikeli.”
 

Arzu

 
Eylül ayının 15’inde üniversiteden arkadaşım olan Arzu’dan telefon geldi. Daha “Alo, kimsiniz?” demeden “Diyarbakır’a gelsene, özledik yahu” dedi. İnanılmaz bir durum ama sesini hemen tanıdım. “Arzu, sen misin? N’aber? İyi misin? Ne Diyarbakır’ı kızım, ne işin var senin orada?” dedim.

Arzu kahkaha atarak “Yahu ben Diyarbakırlıyım, ne çabuk unuttun? Sana söylüyorum, fırsatın varsa bu cuma gel buraya, sanat şenliği falan da var. Yaşar Kemal falan gelecek. Haaa yenge var gelemem diyorsan o başka bak” dedi.

Nedense birden panik bir cevap verdim; “Yenge menge yok Allah korusun.” Arzu alaycı bir ses tonuyla “Vay be! Özgür’ün boşta kaldığı da oluyor muymuş? Muş’ta aradığını bulamadın herhalde. Kim bilir Özgür’ümüzün özgürlüğü Diyarbakır’da son bulur Allah korusun.” Sonra arkasından ekledi, “Dedim ya, sayın savcım özledik seni, hadi atla gel buraya.”

Ayın 18’inde cuma akşam üzeri Diyarbakır’a geldim. Arzu telefonda Klas Otel’de yer ayırttığını söylemişti. Otel gerçekten klastı. Arzu otele not bırakmıştı. “Akşam yemeği için saat 18.00’de gelip alacağım seni.”

Akşam 18.00’de kapıda büyük bir cip durdu.

Önde 2 koruma vardı, Arzu arkada oturuyordu. Korumalar arabadan indi Arzu’nun kapısını açtılar ama gözleri sokağın başına ya da çatılara kayıyordu. Her dakika tetikte oldukları belliydi. Arzu çok samimi bir şekilde sarıldı. Ben de sıkı sıkı sarıldım. Okulda son sınıfta yakınlaşmış, iyi arkadaş olmuştuk. Arzu’nun özgüveni ve duruşu hep hoşuma gitmişti. Ara sıra eylem ve boykotlara da katılıyordu.

Arabaya bindik, aile evine doğru yola çıktık. Aslında Arzu onlarda kalabileceğimi söylemişti ama ailesi Diyarbakır’ın en ünlü aşiretlerindendi. Bir savcının aşiret evinde kalması doğru değildi, Arzu bu isteğime karşı çıkmamıştı. Hatta oteli kendim ödeyeceğimi de söylemiştim.

Aile çok büyük misafirperverlik gösteriyordu. Arzu’nun babası Mustafa Kemal Ağa (Babası Mustafa Kemal’e hayranlığı nedeniyle oğluna bu ismi koymuş) ve eşi Zeynep Hanım kapıda karşıladılar. Evdeki hizmetliler dahil, sanki herkes bayramlık elbiselerini giymişlerdi. Yemek, Diyarbakır yöresel tatlarından oluşuyordu. Ayranaşı, meftune, duvaklı pilav, nardanaşı ve daha birçok et yemeği.

Yemek bitince, çiftliğin büyük verandasında kahve içmeye çıkıldı.

Arzu tuhaf şekilde, diğer hizmetliler gibi hizmet ediyor, kahveleri anne ve babasına ve bana bir tepside getiriyordu. Kahve verirken benimle göz göze geldi. O anın etkisiyle benim kahve fincanım sallandı ve tabağa taştı, Arzu üstüme döküldü sandı, elindeki tepsiyi yere bıraktı üzerindeki şeker kutusu ve kendisi için getirdiği kahve yere döküldü. Diğer hizmetliler gelip ortalığı silip süpürdüler. Anne ve baba alaycı gülüşleri ile Arzu ve benim göz göze gelmiş halimize gülüyorlar, kafalarını sallıyorlardı.

Bir ara Mustafa Kemal Ağa, “Muş’taki görevinizi çok adil bir şekilde yapıyormuşsunuz, bizim aşiretimiz çok büyüktür, Muş’ta da birçok akrabamız var, onlardan duyuyoruz. ‘Savcı, Türk-Kürt ayırmıyor, kim haksızsa cezasını çekiyor. Çok memnunuz kendisinden’ diyorlar. Sizin için herkes iyi konuşuyor. Arzu da çok beğeniyor sizi, inşallah Diyarbakır’a da gelir, görev yaparsınız. Buralarda bize ikinci sınıf vatandaş olarak davranıyorlar. Bizi PKK ile bir görüyorlar. Biz bu topraklar için Kurtuluş Savaşı’nda emperyalistlere karşı birlikte mücâdele etmişiz. Bu Cumhuriyet sayesinde bir Kürt kızı okumuş, avukat olmuş, belki bir gün bakan olacak, başbakan olacak. Bu Cumhuriyet sayesinde olacaktır. Diğer aşiretlerden farklıyız biz. Dağdaki terörist bizim kurtarıcımız değil, o yüzden onlarla birlikte iş tutmayız, itirafçılardan, koruculardan ordu kurmayız. Devletten bu ordu için para dilenmeyiz. Eğer birlikte barış içinde yaşayacaksak, dağdaki teröristi görmezden gelecek adımlar atmamız lazım. Devlet sadece savaşarak sorunu çözeceğini sanıyor. Ayrıca Diyarbakır’ın asıl sorunu bence şu tarîkatlar, Hizbullah ve Menzil Tarîkatı birçok fâili meçhul cinâyetin sorumlusu. Biz Kürtler bağnaz bir topluluk değiliz aslında, kadınlarımız okur yazar, üniversitelere gidiyor, avukat, doktor oluyor. Bir kısım Kürt ise takılmışlar bir Nur Tarîkatı’na, kafaları örümcek kaplamış, kendilerince şerîat istiyorlar” dedi.

Arzu babasının beni ablukaya aldığını düşünmüş olmalı ki birden araya girdi:

“Baba ya evimize kırk yılda bir savcı gelmiş, kalkmış ona bölgenin dertlerini anlatıyorsun. Biraz adam Diyarbakır’ın güzelliklerini görsün, yaşasın. Abim bu akşam, savcım adına sıra gecesi düzenlemiş. Hep beraber oraya gidiyoruz. Hazırlan Lacivert şimdi Lorke, Lorke zamanı.”

Oturduğum koltuktan ellerimden çekerek kaldırdı. Ağa babadan çekinerek yüzüne baktım, kızının hareketlerine gülerek el sallıyordu. Hadi gidin bakalım, der gibiydi.

Yine önde 2 koruma olan cipe bindik. Biz Arzu’yla arka koltuktaydık. Araba da Kürtçe şarkılar çalıyordu. Arzu ritim tutuyordu. Bir ara koltukta boş olan elimin üzerine elini koydu, sonra gözlerimin içine sıcak sıcak baktı, parmaklarını, parmaklarımın arasına geçirdi. Artık el ele tutuşuyorduk. Çok güzel kalın kaşları koyu teni, uzun boyu, hafif kaslı kolları ve bacakları ile tipik bir Kürt kadınıydı.

Abisinin evi bir konak gibiydi, geniş bir avlusu vardı. Avluda müzisyenler duvar kenarında dizilmişlerdi. Önlerine mezeler, etler, rakılar konmuştu. Şarkılara başlamışlardı. Arzu’nun abisi Kemal ve yengesi Rojin kapıda karşıladılar. Müzisyenlerin tam karşısında, U şeklinde düzenlenmiş bir oturma gurubu vardı. Her koltuğun önünde meyveler, mezeler, rakılar, şaraplar vardı. Avlunun duvarlarında ise ellerinde kalaşnikof tüfekler bulunan korumalar duruyordu.

Kemal çok sıcak kanlı bir çocuktu. Benden 5 yaş büyüktü, çok saygılı ve nazik konuşuyordu. O da Türkçe dahil 4 dili akıcı olarak konuşabiliyordu. Eşi Rojin aslında bir Süryani kızıydı ve Hristiyan’dı. Yani aslında çözülmesi gereken şey buydu. Hristiyan, Müslüman, Ateist, Kürt, Zaza, Süryani, Türk herkes bu avlu içinde kardeşçe neşe içinde. İşte arzulanan şey buydu.

Gece yarısına kadar, müzik, dans, halay hepsi yapıldı. Tam gece saat 12.30 sıralarında ana kapı açıldı.

Askeri bir cip avludan içeri girdi. Cipin içinden yöresel kıyafetler giymiş, 4 adam ve 1 kadın indi. Kemal onları karşılamaya gitti. El sıkışıp sarıldılar. Arzu yanıma gelmişti, kolumdan tutuyordu. Ona sordum “Kim bunlar?”

“Bu adam Binbaşı Cem Ersever, yanındaki adamlar JİTEM üyesi, kadını tanımıyorum ama sevgilisi diyorlar. Arzu’ya dönüp bakmadan kadına doğru bakarak “Ben tanıyorum Muhsine Neval Boz” dedim. O anda kolumda bir çimdikleme oldu “Yuh sana Özgür, taa Diyarbakır’a kadar mı uzandın? Nasıl adamsın sen?” dedi. “Ya ne alakası var, Muş’ta tanışmam için Mahmut Yıldırım diye biri getirdi. Apo’ya sevgili mi ne yapacaklarmış” dedim. Omuzuma başını koydu, eliyle kolumu sıkarken tırnaklarını hissediyordum. Kızgın bir şekilde “Cehenneme kadar yolu var, Apo yesin parçalasın onu” dedi.

Biz Arzu ile böyle konuşurken Neval, Cem Ersever’in kulağına bir şey söyledi, eliyle beni işaret etti. Cem Ersever toparlanarak yanıma geldi, sahte bir samimiyetle “Sayın savcım, geldiğinizi niye bize bildirmediniz, koruma verirdik, sizi biz de ağırlardık. Şimdi Neval söyledi Muş’ta balık masası kurmuşsunuz. Biz de size bir masa kurardık elbet. Gerçi Kemal kardeşim sizi bizden iyi ağırlar” dedi.

Cem Ersever’in uzattığı eli tutmaya devam ediyordum. “Siz bize katılırsanız beni ağırlamış olursunuz, tabii ki Kemal kardeşim de uygun görürse. Ayrıca ben bu avluda düşman tavırlı bir insan da görmüyorum. Siz görüyorsanız onu bilemem. Ben evimdeyim, sevdiklerimleyim, huzurluyum, bu yüzden de herhangi bir korumaya ihtiyaç duymuyorum” dedim. Konuşmayı dinleyen korumalar heyecanlandılar ellerindeki tüfeklerle havaya ateş ettiler. “Yaşa savcı bey!” hatta “Yaşa enişte!” diye bağıranlar oldu. Nasıl şaşırdım anlatamam, Arzu avludan utanarak kaçtı, Rojin peşine düştü, Kemal alkışlayarak yanıma geldi sarıldı.

Cem Ersever elindeki kalaşnikof tüfeğini yanındaki korumaya verdi. O da bana sarılarak kulağıma fısıldadı “En iyi Kürt, ölü Kürt’tür, sayın savcım; ölü olanı yani savcım” dedi.

Adamdan o anda nefret ettim. O gece Kemal, benim sinirlendiğimi anladığı için Cem Ersever ve yanındakilerini benim yanıma getirmedi. Benden mümkün olduğu kadar uzakta ağırladı.

Arzu yanıma geldi. “Ya kusura bakma, buradakilere seni fazla anlatmışım galiba, hayatımda ilk defa bir erkekle eve geliyorum, onlar da aramızda bir şey var sandılar, öyle ‘enişte’ falan oradan çıktı işte” dedi. Sol elimi Arzu’nun saçlarına götürdüm, “Sen gerilme, öyle sansınlar, benim için sorun yok. Hem buralar büyük aşkların yaşandığı yöreler, Mem û Zîn, Malabadi Köprüsü’nde yaşananlar. Karşı aşiretin kızına aşık olan yiğit falan, kim bilir belki yenisi yaşanır” dedim. Arzu kahkaha atarak “Aptal o söylediğin iki aşk hikâyesinde de kavuşma yok, ölüm var, Allah korusun” dedi.
 

* * *

 
Sabah saat 7.00’de otelin kapısı çalınıyordu.

“Kim o?” diye sordum. Arzu kapının arkasından “Karşıki aşiretten Fatma, çabuk giyin cartlak kebabı bitmek üzere” dedi. Giyinip aşağıya indim. Yine aynı cip, aynı silahlı korumalar ama bu sefer lobide Kemal ve Rojin de var. Benim saçım başım dağınık, gözlerim yumuk yumuktu. Onlarsa akşam bıraktığım gibiydi; kıyafetleri yeni ve kırışıksız, saçları derli toplu ve hepsinin yüzü de gülüyordu. Kemal’e “Bu cartlak kebabı ne ya?” dedim.

Kemal “Kahvaltı” dedi.

Sokak ortasında büyük mangalda ellerinde bir sürü şiş olan adamlar durmadan ciğer şiş yapıyorlar. Bir lavaş ekmeğine soğan, sumak, maydanoz atıyor, ekmeği sarıp sana veriyor.
Sabah 5.00’te başlıyormuş aslında ama OHAL valisi kararıyla sabah 7.00’ye alınmış.

Ciğerleri yedikten sonra şehri genel olarak gezdirdiler. Gazeteciler Cemiyeti’nin önündeki bahçede çay kahve içiyorduk ki cemiyet binasından, beyaz ceketi, beyaz fötr şapkası ile Yaşar Kemal’in çıktığını gördüm. Herkes onunla konuşmak, selamlaşmak için etrafında çırpınıyordu. Yanındakilerle birlikte, bizim masaya doğru geldiler. Kemal ve Arzu’yu herkes tanıyordu.

Kemal, eğilerek Yaşar Kemal’in elinden öptü. Arzu nedense önünde reverans yaptı. Beni tanıştırdılar. Muş savcısı olduğumu duyunca önce şaşırdılar. Sonra Arzu ile okul arkadaşı olduğumu söyleyince sonradan adını öğrendiğim Musa Anter, “Kürtler adalet aramak için hukuk fakültesine giderler. Başka türlü adaletin onlara geleceğine inanmazlar. Genel olarak da Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirirler. Bu geleneği de eski bakan Şerafettin Elçi’den almışlardır. Bak onun yeğeni Tahir Elçi de o okuldan mezun oldu.”

Musa Anter, çok sevilen bir gazeteci ve yazardı.

Annesi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın muhtarı Fesla Hanım’dı. Kadın 1925 yılında vekil muhtarlık yapmıştı. Kendisi Ezidi Kürt’tü, Türkçe konuşmayı ve yazmayı bilmiyordu. Jandarma ve belediye ile yazışmaları oğlu Musa sayesinde yapıyormuş.

Herkes Musa Anter’i çok yakın bulduğu için ona Ape Musa (Musa Amca) diyordu. Ape Musa konuşması sırasında, “Bu Kürtler dağda eşkıya gibi savaş vererek haklarını savunamaz, kendilerini kabul ettiremez. Kürt toplumu olarak, sanat ve kültürde öne çıkmalıyız. Sanat ürünü ve kültürü olmayan herhangi topluluk, ulus, ülke dağılmaya mecburdur. Bak içimizden bir Yaşar Kemal çıkmıştır, dünya onu Türk ama ‘aslen’ Kürt yazar olarak tanır” dedi. “Bir de Kemal Burkay çıkmıştır, o da der ‘Bir kedim bile yok, anneme küstüm, tüm şehir bana küstü.’ Kedin yoksa annen niye sana küssün, a deli Kemal Burkay” diye devam etti. Orada bulunan herkes kahkahalarla güldü.

Gerçekten de haklıydı. Şimdi tüm Türkiye’yi dolaş, kime sorsan Yaşar Kemal Adanalı bir yörük olarak, yani Türk yazar olarak bilir. Eğer Diyarbakır, Tunceli veya Hakkari doğumlu olsaydı, herkes şüphe duyup Kürt yazar olarak söyleyecekti. Durum bu kadar açıktı aslında, belirgin şekilde bölgeler vardı. Kürtler bu bölgelerde yaşıyordu. Aslında buradaki nüfus kadar Kürt, İstanbul, İzmir, Ankara’da da yaşıyordu. Çoğumuzun eniştesi, yengesi, büyükanne veya babası Kürt’tü. Bu ayrımcılığın sona ermesi lazımdı. Onlar ve biz madem ki belirlenmiş bir sınır içinde kaynaşmışız, huzur ve kardeşlik içinde birlikte yaşamalıyız. Bunun için devletin yöneticileri bu fikre sahip olmalı, adaleti, yatırımı, sosyal düzeni herkesin eşit olduğu şekilde ayarlamalı, bölüştürmeli. Eğer bunu başarabilirse, terör ortadan kalkar, kaçakçılık ortadan kalkar, bölge yatırımla gelişir, gelir dağılımı, adalet sağlanır, eğitim ve sağlık şartları uygun hale getirilir. Bunu halkların istemediğini düşünmüyorum. Bir şekilde dağdaki terörist bunu istemiyor, bir şekil de devletin kendisi de bu barış ortamını istemiyor.
 

* * *

 

20 Eylül 1992 günü Musa Anter, “Ape Musa,” devletin askerlerinden oluşan Jitem’i tarafından Binbaşı Cem Ersever, MİT elemanı Yeşil ve onun tetikçileri tarafından kaçırıldı.

Musa Anter’in sol ayağından 2 kurşun ve kafasına sıkılan tek kurşunla öldürüldü. Ape Musa ile birlikte götürülen gazeteci Orhan Miroğlu ise yaralı olarak kurtuldu.

Cinâyeti duyduğumuzda, Arzu ile Kaburgacı Selim’de yemek yiyorduk. Arzu’nun yanındaki korumalar geldi, Arzu’ya araç telefonuna bakması söylendi. Ben de telaşla arabaya doğru hareket ettim. Telefon eden, Ankara’dan Tülin’di. Tülin araç telefonu numarasını Arzu’nun babasının evinden almıştı.

Suikast haberi onlara da gelmişti. İkimizi birden Ankara’ya çağırıyordu. Verilen mesaj kesin emir gibiydi.

“Derhal, Diyarbakır’ı terk edin.”
 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Metin Çoban©
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

No Comments

Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

error: Kopya korumalı içerik!

Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan