Lacivert | Birinci Cilt

Lacivert | 11

24 Şubat 2025

Roman: Lacivert | 11 | Yazan: Metin Çoban

 

İndeks

Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17

 
Kumru Üçok, kapının önünde Ekspres Kargo’nun bıraktığı bildirimi buldu; kuryeler, eve ulaştıklarında teslim edilecek kimse olmadığı için kargoyu kapıya bırakmışlardı. Paket, Türkiye’nin İlahiyat Fakültesi’nde görev yapan ilk kadın öğretim görevlisi, feminist ve siyasetçi Bahriye Üçok adına gönderilmişti. Gönderici ise, Çemberlitaş, İstanbul adresinde bulunan İlim Yayma Cemiyeti’ne ait bir dernekti. Kumru, “Anne, yine sana bombalı paket geldi” diye şaka yapmıştı. Aslında, ikisi arasında böyle şakalar artık normal karşılanıyordu.

Bahriye Üçok, TRT televizyonunda düzenlenen bir açık oturumda, türban ve tesettüre karşı çıkarak, İslamiyet’le ilgili bazı konuların hurafe olduğunu ve gerçekte bu durumların bulunmadığını ifade etmişti. O günden sonra, sabah dörde kadar telefonları susmamış, sürekli tehditler almıştı. Bu durum aylarca sürecekti.

6 Ekim 1990 günü, Ekspres Kargo’dan paket tekrar geldi.

Bir kutu olan paketin kenarı yırtılmıştı, içinde birçok kitap bulunuyordu ve kutu ağırdı. Kumru, kutuyu açmak üzere harekete geçince, anne Bahriye Üçok kızına “Sen uzak dur, ne olur olmaz” diye uyarıda bulunmuştu.

Bahriye Üçok, kutuyu açar açmaz, ayarlanmış bir bomba fünyesinin harekete geçmesiyle büyük bir patlama yaşandı. 71 yaşındaki Bahriye Üçok’un iki kolu ve bacağı kopmuştu; hastaneye varamadan hayatını kaybetmişti.

Öbür dünyada cenneti vaat edenler, bu dünyayı cehenneme çevirmeye devam ediyorlardı. Neydi bu insanların dertleri? Herkes Müslüman olmak zorunda mı? Herkes İslamiyet’i kabul etmek zorunda mı? Maalesef, inandıkları kitapta yazılıydı.


Tevbe Suresi 73: “Ey Nebi (Peygamber), kâfirlere [silahla] ve münafıklara [öğütle, delille, belgeyle] cihat et, onlara sert davran; onların gidecekleri Cehennem, ne kötü yerdir.”


Bu sûrede yer alan ifadeler, sûreye inananlar için bir emir sayılıyordu. Kitabın sûrelerine inanmayıp tevbe etmeyenlerin gidecekleri yer, cennet değil, cehennem olarak tayin edilmişti. Zaten, infaz kararını, bu sûrede senin Allah’ın vermiş, gideceği yer belli. Din yolunda bir insanı, bir kadını öldürürsen, cennette kazanacağın bonusları düşün; her birleştiğinde yeniden bakire olan huriler sana hediye.

Hayyam’ın şiiri geliyor insanın aklına:

Irmaklarından şaraplar akacak, diyorsun
Cennet-i a’lâ meyhâne midir?
Her Mümin’e iki hûri diyorsun
Cennet-i a’lâ kerhâne midir?

Sonra devam eder ki:

Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana;
O zaman nedir o cennet, cehennem?

 

* * *

 

1991 yılı yılbaşı tatili için Can ve Adaçayı, beni Paris’e davet ettiler.

Can ve Adaçayı evlenmiş, Paris’te yaşıyorlardı. Adaçayı, evlendikleri gün ofisten beni aramış; “Ben Can’la evleniyorum, haberin olsun” demişti. Benden izin ister gibi davranmıyor, sadece beyan ediyordu. Ben de “Kutlarım sizi, Can seni mutlu edecektir. Ben ona güveniyorum” demiştim.

24 Aralık günü Berlin’e uçtum. Havaalanında eski tüfeklerden Bülent karşıladı beni. 1980 darbesinde Berlin’e kaçmıştı. Burada Gıda Mühendisliği Fakültesi’ni bitirmişti. Onunla birlikte kaçan Şükran ile evlenmişti ancak evlilikleri üç yıl kadar sürmüştü.

Beni, hemen, 1989 yılında yıkılan Berlin Duvarı’na götürdü. Duvardan artık eser kalmamıştı. Bıraktıkları, çok küçük parçalar halinde duvar kalıntıları, “Burada bir duvar vardı” demek içindi. Etrafındaki hediyelik eşya satan dükkânlarda, 20 Mark karşılığında duvara ait olduğu söylenen tuğlalar satılıyordu. Evlilik hediyesi olarak üç tane aldım.

Berlin’de dört gün kaldım fakat hiç ayık kaldığımızı hatırlamıyorum. Bülent, beni Kreuzberg Mahallesi’ndeki bir Türk lokantasına götürüyordu. Kebap ve rakıyı, sanki hiç içmemişiz, hiç yememişiz gibi yiyorduk. Almanya’ya gelmiştim fakat hâlâ Türkiye gibi bir yerdeydim.

Berlin turundan sonra, Bülent bana çok büyük bir iyilik yaparak Paris’e kendi aracıyla götürdü. Yol boyunca, yaptığımız eylemlerden, dinlediğimiz müziklerden ve ülkenin içinde bulunduğu durumdan konuştuk. Benim savcı olmam konusunu yargılar diye düşünmüştüm ama tam tersine beni destekledi. “Göster onlara adaletin topuzunu” diye sloganlar atıyordu.

Paris’e sabaha karşı geldik.

Bülent, bir gece kalmak üzere iki ayrı oda tuttu; ben ise bir hafta kalacaktım. Bülent tüm otelin parasını karşılamak istedi ama ben bunu kabul etmedim. Onun benim için yaptığı büyük bir jest idi.

İkimiz de birbirimizi çok özlemişiz. Yol boyunca bu özlemi oldukça hissettik. Can ve Adaçayı’na geldiğimizi ve otele yerleştiğimizi söyledik. Onlar, Noel tatilinde oldukları için işe gitmiyorlardı. Oteli buldular ve tüm günü birlikte geçirdik; güldük, eğlendik ve eski günleri ve Türkiye’de olup bitenleri konuştuk.

Bülent ertesi gün kahvaltıdan sonra Berlin’e geri dönecekti. Kruvasan ve kahve eşliğinde yaptığımız kahvaltıda şöyle dedi:

“Bunca zamandır yanında birçok kız arkadaşını gördüm, çoğuna sevgilim diyordun. İlk defa sevgilini gördüm; ona kız arkadaşım diyorsun, bunu iyi düşün.”

Ben de ona, “Boş ver artık bunları Bülbül, tren kaçtı; gördüğün gibi, bir de hamile. Kimsenin huzurunu bozmak için bu dünyaya gelmedim; benim huzurum bozulsun, kimseye kızmam ben” dedim. Birbirimize sımsıkı sarıldık, sanki bir daha hiç görüşemeyecekmişiz gibi göz göze baktık. Arabasına bindi, arka arkaya korna çalarak Berlin’e doğru yola koyuldu.

Yılbaşı günü, Moulin Rouge’un hemen karşısındaki Arjantin Steakhouse restoranında yılbaşı yemeği yedik.

Can, Charles De Gaulle Havaalanı’nda bulunan teknik bölümde mühendis olarak çalışıyordu. Adaçayı, Sorbonne Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünü bitirmişti; şu anda Paris’te birkaç restorasyon işinde danışman olarak çalışıyor ve üç aylık hamile olduğu için işe gitmeye devam ediyordu. Annesi, doğum zamanı için Paris’e gelecek; doğum da Paris’te yapılacaktı. Yılbaşı gecesinin genel konusu onların planlarıydı. Olsun, ikisini de özlemiştim. Uzun uzun konuştuk fakat üçümüz arasında yaşananlardan hiç bahsetmedik.

Paris’te, turistlerin gezmediği yerleri gezdirdiler. Bu yüzden ne Louvre Müzesi’ni ne de Notre Dame Katedrali’ni gezebildim. Hatta, Eyfel Kulesi’nin yanına gitmeyip yaklaşık 100 metre geriden bir pubta bira içerek seyrettik kuleyi.

Otele beni bırakırlarken onlara hem evlilik hem de yılbaşı hediyesi olarak, Berlin Duvarı’ndan söküldüğü söylenen taşları hediye ettiğim anda, ikisinde de büyük bir coşku vardı. Üçümüz sarılarak özgürlüğe engel olan bu duvarın yıkılışını şarkılarla kutladık.
 

* * *

 

3 Ocak 1991 günü, İstanbul’da Yeşilköy Havalimanı’n saat 11 civarında indim.

(Yeni adı Atatürk Havalimanı oldu; 1985 yılında Kenan Evren, tüm eski İstanbulluların hâlen söylediği Yeşilköy Havalimanı’nı Atatürk Havalimanı’na çevirmişti.)

Hemen Ankara’ya gitmek istemiyordum; adaya, çocukların yanına gitmeye karar verdim. Sirkeci’ye geçmiş Büyükada vapurunu bekliyordum. Kış tarifesine göre saat 15.00’te kalkacak olan vapur, adaların tamamına uğrayarak Büyükada’ya gidecekti. Gazete bayisinden aldığım Cumhuriyet Gazetesi’nin ilk sayfasının sağ alt köşesinde, iş adamı Cevdet Sunay’ın vefat ettiği ve cenazesinin öğle namazı sonrasında Karacaahmet Mezarlığı’na kaldırılacağı yazıyordu.

Adalar iskelesinden Üsküdar iskelesine geçtim; sahildeki otellerden birinde oda ayırttım, valizimi koyduktan sonra doğru Karacaahmet Mezarlığı’na gitmek üzere bir taksiye bindim. Mezarlığa vardığımda, büyükannemin cenazesindeki gibi, bir sürü takım elbiseli adam ve şık giyinmiş kadın gördüm. Beyoğlu’nda benimle konuşan komitedeki herkes de cenazedeydi.

Başkanın yanına yürüdüm; yanında bulunan iki kişiyle hararetli bir şekilde konuşuyordu. Konuşmayı bölmemek için yan taraftan dolaştım; başkanın sağ tarafında Maliye Bakanı Adnan Kahveci, sol tarafında ise Devlet Bakanı I. Ç. bulunuyordu. Başkan beni görünce, elimi sıkmak üzere sağ elini uzattı, ardından kendine çekip sarıldı ve “Başımız sağ olsun, sayın savcım; bizim sizi sevdiğimiz gibi, Cevdet sizi de çok severdi; başarılarınızı hep takip ediyordu” dedi.

Adnan Kahveci ve I. Ç., savcı olduğumu duyunca şaşırdılar; ben henüz çok gençtim. Bu cenaze topluluğunda bana gösterilen saygı ve sevgi karşısında, ikisinin de dikkati bana yöneldi. Onların da ellerini sıktım; her ikisi de, Cevdet Bey benim yakınımmış gibi, “Allah rahmet eylesin, başınız sağ olsun” dediler.

Adnan Kahveci, “Emir başkan sizinle oldukça gurur duyuyor; herhalde başarılı bir savcı olmalısınız” dedi. O zaman, başkanın adının Emir olduğunu öğrendim. Çünkü bulunduğum örgütte, kimse birbirinin adını sormuyor ve öğrenmeye çalışmıyordu.

Emir başkan, cenazenin gömülmek üzere olduğunu hatırlattı:.

“Özgür, akşam saat 20.00’de Moda Deniz Kulübü’nde sayın bakanlarla yemek yiyeceğiz; sen de katılırsan çok sevinirim. Orada bu konuları uzun uzun konuşuruz” dedi. Hayır katılamam deme lüksüm yokmuş gibi hissettim. “Tamam, sayın başkanım” diyebildim.
 

* * *

 

Akşam 20.00 civarında Moda Deniz Kulübü’nün önüne geldim.

Burası, üye olmayanların giremediği bir mekândı; kapıda sizi biri karşılar; ya üye olduğunuz için girebilirsiniz ya da üye olan biri isminizi bildirmişse. Küçük bir kürsünün arkasında duran şef garson adımı sordu. Söylediğimde, herhangi birinin tanıdığı olup olmadığımı sormadan, beni restoranın en uç köşesinde, özel ayrılmış bir bölmeye götürdü; o sırada başkan ve bakanlar henüz gelmemişti.

İlk başta cam kenarındaki sandalyeye oturdum fakat bakanların ikisinin de cam kenarı tercih edeceğini düşünerek masadan kalktım. Bekleme salonuna doğru yürürken başkan ve bakanları karşıdan gelirken gördüm. El sıkıştık ve masaya doğru hareket ettik. Düşündüğümün aksine, bakanlar sırtları restorana dönük, biz ise denize doğru oturduk. Sebebi malum; basından biri orada bulunursa, birlikte görünür ve bakanlarla ilişkimiz sorgulanabilirdi.

Masaya dört-beş meze, bir büyük kulüp rakısı ve dört de lüfer söylendi. Ölen Cevdet Bey hakkındaki konuşmalar ve anılardan sonra, Adnan Kahveci şöyle dedi:

“Başkandan öğrendim; Aydın Koçarlı’da başınıza tatsız şeyler gelmiş, ondan sonra da biraz kızağa çekilmişsiniz galiba. Dilerseniz Adalet Bakanımıza söyleriz, İstanbul, Ankara nereyi isterseniz oraya tayininizi yaparız.”

Kendisine teşekkür ederek, henüz atama aşamasına gelmediğimizi, o aşamaya geldiğimizde kendilerini haberdar edeceğimi söyledim.

I.Ç. birden konuyu başka yöne çekti:

“Eğer içinizden savcılık bu kadar yeter, belalı bir iş, diyorsanız hazır 25 yaşını da geçmişsiniz, sizi Anavatan Partisi milletvekili adayı olarak gösterebiliriz.”

Bu teklife de çok teşekkür ettikten sonra iki bakana dönerek, “Siz liberal bir partinin bakanlarısınız, ben ise solcu bir adamım; siyasal olarak fikirlerimiz uyuşmaz” dedim.

Adnan Kahveci, Turgut Özal’ın ellerini kafasının üzerinde birleştirerek yaptığı hareketi taklit ederek “Bizim içimizde her yönden insan barınabiliyor. Mesela Cavit Kavak -bildiğiniz üzere eski bir Dev-Genç üyesi- pekâlâ, siz de vatansever bir gençsiniz. Emir başkan sizinle ilgili oldukça detaylı bilgi verdi. Ne dersiniz? Bizimle beraber çalışır mısınız?” diye sordu.

Başkanla göz göze geldim; kafasıyla bana biraz düşün der gibi bir ifade takındı. Ben de ikisine dönerek, “Siz değerli bakanlarımızın, büyüklerimizin bana yaptıkları bu teklifler benim için onur verici. Teklifinizi değerlendirip hazır olduğumda size bildireceğim” dedim. İkisi de memnuniyetle gülümsedi. I.Ç., “Tam politikacı cevabı, biz anlarız; senin kumaşında politika var” diye ekledi.

Rakı içmeye devam ediyorduk; bir ara masaya çay getirildi. Yemeğin bittiğini düşündüm. Meğerse, Ankara’da rakı içilirken yemek yenilirken çay da içiliyormuş. Ben yine de çayı içmedim.

Ülkenin genel durumu konuşulurken, 1980 darbesi eleştiriliyordu. Önce şaşırdım; darbenin her kesime zarar verdiğini zaten ben de söylüyordum. Onlar ise, kardeş kavgasının sona erdiğini, ülkenin işçi sınıfında büyük bir akımın durduğunu ve uzun süren grevlerin ekonomiyi çökerttiğini iddia ediyorlardı.

Adnan Kahveci tekrar bana dönerek, “Sayın Savcım, sizce de ülke ekonomisi ve sosyal yaşam açısından darbe iyi yönde etken olmadı mı?” dedi. Ben de “İşte, sizinle aynı partide görev alamayacağımızın başka bir örneği; bence işçi sınıfının hakları elinden alındı. Onları, ‘orta direk vatandaşsınız’ yani bel kemiğimizsiniz, diye kandırıyorsunuz. Ayarlamış olduğunuz ücret politikası ile, özelleştirmeden sağlanan kaynaklarla tüketimi özendiriyorsunuz; bu yüzden de ülkeyi enflasyona mahkûm ediyorsunuz” dedim. Tekrar başkanla göz göze geldim; başkanın gözlerindeki ışıltı ve dudaklarındaki gülümseme, beni tamamen onaylıyordu.

Birden başkan konuşmaya başladı:

“Özgür için yapmış olduğunuz teklifler, bizi ve camiamızı onurlandırdı. Biz zaten Özgür’den bunları bekliyoruz. Kendisini yetiştirdi. Hem dedesi ve büyükannesi, hem de babası ve annesinin genlerini taşıyor. Bu yüzden, ülkesi için her türlü görevi her yerde almaya hazırdır. Biz, onun rahat edeceği bir yere tayin olmasını istemeyiz; aksine, çözüm sunacağı bir yerde görev almasını isteriz. Bu durum, savcılık için de geçerli, eğer isterse milletvekilliği için de geçerlidir.

Ülkenin sorunları elbette kardeş kavgası, uzun süren grevler, çatışmalar ve yüksek enflasyondur. Bunun yanı sıra, Güneydoğu’da gelişen Kürt sorunu, eğitim ve sağlık sorunları da var. Ancak biz, en büyük sorun olarak alttan alta gelen irticayı büyük bir endişeyle karşılıyoruz. Az önce, bir gence aydın düşünceleri yüzünden, herkesin hayal ettiği şeyi altın tabakta sundunuz. Bu ülkenin aydın insanlara ihtiyacı var; ama bakın, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Bahriye Üçok gibi aydınlar, İslami örgütler tarafından katledildiler. Bu durum çok acı veriyor” dedi.

Onların konuşmasına fırsat vermeden devam etti:

“Ülkenin doğusu, güneydoğusu; Menzil denen tarîkat hareketleriyle çalkalanıyor. Adamlar servetlerine servet katıyor; büyükşehirlerde ise Nur Cemaati her yerde cemaat evleri, okullar, dershaneler açıyor. Konya’da, Kayseri’de sanayi, sermaye tamamen onların eline geçti. Asıl yaklaşan büyük tehlike bu. Ancak, sizin partinizin kurucusu, Cumhurbaşkanı olan kişi ve kardeşi, kendilerinin Nakşibendi tarîkatından olduklarını ayan beyan ediyorlar. Ülkenin dinî tarîkatlara ihtiyacı yok. Atatürk, her türlü tarîkat ve zaviyenin kapatılmasını emretmişti. Fakat 1980 Darbesi’nin Atatürk sevdalısı generalleri, tarîkatların yayılmasını ve güçlenmesini, komünistlerin çoğalmasına yeğliyor.”

O an, başkanın yanaklarından öpme isteği içimi kapladı. İçimden “Alkış, başkan sana; alkış, başkan sana” diye geçirdim.

Yemek bir süre daha sürdü.

Bakanların şoförlerine haber verildi; bakanlar vedalaştı, biz ise başkanla yan yana kaldık. Başkanın şoförüne de haber gönderildi; önce beni Üsküdar’da kaldığım otele götüreceklerdi. Moda’dan yola çıktık. Başkan bana dönerek, “Bu irtica ileride ülkenin baş belası olacak; bu yüzden bütün hazırlıklarımızı bunlara karşı olacak şekilde yapıyoruz. Bu kadar da ortalığı boş bırakamayız. Bu ayın sonunda, Muş Adliyesi’nde göreve tayin olacaksın. Onların dediği gibi İstanbul ya da Ankara’da görev almanı sağlayabilirdik ama ülkenin sana Muş gibi yerlerde ihtiyacı var” dedi. Sonrasında beni otele bıraktı, oradan karşıya geçti.

Büyükada’ya uğrama fikrinden vazgeçtim. Ankara’ya geri dönüp tayin için hazırlık yapmalıydım; zira adada herkes beni sorguya çekerdi: “Adaçayı, Can mutlu mu? Seni görünce ne yaptılar? Bebek kız mı, erkek mi?” En iyisi evime dönmekti. Başkan, “Yolun düşecek; Muş’a git, kendini toparla, Muş için hazırlan” demişti.
 

* * *

 
16 Ocak 1991 günü, Amerika’nın Saddam Hüseyin’in başındaki Irak Cumhuriyeti’ne, George H. W. Bush’un başındaki ABD ordusu tarafından bomba yağdırılmaya başlandı. Sebep ise 2 Ağustos 1990 tarihinde Irak’ın Kuveyt’i durup dururken işgal etmesiydi. Gerçekte olan bu değildi tabii ki; Kuveyt, ABD güdümünde olup, petrol üretimini artırarak fiyatları düşürürken, Irak ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin üretimlerine ve gelirlerine müdâhale ediyordu. Yani, emperyalizm yine para pul hesabı yaparak birçok insanın ölümüne sebep olacaktı. Komşumuzda bir savaş vardı. Ülkenin başında olanlar fırsatçı düşünüyor, savaştan nemalanmak istiyorlardı. Ancak insanlar ölüyordu ve Irak bizim komşumuzdu, ABD değil.
 

* * *

 
26 Ocak 1991’de, S.S.C.B. adıyla anılan ülke tarihten silindi. Glasnost (açıklık) ve Perestroyka (yeniden yapılanma) kavramlarını getiren Mikhail Gorbaçov, 1985 yılından itibaren SSCB’de sosyal hayatı ve özgürlükleri yeniden yapılandırmaya çalışıyordu. 25 Ocak 1991’de, eski Sovyet yanlısı bir grup, ona darbe girişiminde bulundu. Başarısız olan bu darbe girişiminin ardından, Rusya, Belarus ve Ukrayna; bir arada “Bağımsız Devletler Topluluğu”nu kurarak S.S.C.B.’nin tamamen dağıldığını ilan ettiler.

Benim için bu durum hayal kırıklığı yaratmadı; zira ben sadece S.S.C.B.’de gerçekleştirilen Bolşevik devrimini destekliyordum. Çarlık Rusya’sı, insanların hak ve özgürlüklerini gözetmiyor, hem işçi hem de köylü sınıfının sırtına binmiş gibiydi. Halkın kendi adına başlattığı bu hareket, önce Lenin, sonra da Stalin sayesinde Sovyetler Birliği’ni süper güç haline getirdi. Hatta, 2. Dünya Savaşı’nda Hitler’in amansız ilerlemesini St. Petersburg’da durduran Sovyetler, dünya ülkelerinin kendilerine minnet duymasını sağladı.

Ankara’ya geldiğimde her yerde kar vardı; evde buzdolabında hiçbir şey kalmamıştı. Akşam olmuş, hâlâ kanepede uzanırken Adaçayı’nı düşünüyordum. O, orada Can’la doğacak çocuklarını bekliyordu; ben ise burada, yapayalnız olmayacak çocuklarımı bekliyordum. Benim yaşam tarzım hep böyleydi; kimim kimsem yok, sanki sürgüne gönderilmiş gibiydim. Birden, içimde bir şarkı söyleme isteği yükseldi:


Yâr gurbette, can yürekte
Bir kafeste ne amansız
Sonsuz ayrılıktır, geçmez zaman
Her gece hep aynıdır
Fırtınada, ak ayazda
Sürgün her yerde hep yalnızdır
Gül açsa da, kuş uçsa da
Görmez, dargındır
Her durakta, her uykuda
Sürgün her nefeste yalnızdır
Her şafakta, her yudumda
Hasret sancıdır
Yol alsa da, ses duysa da
Dağ aşsa da her adım son
Her an son adımdır
Tek başına yalnızlık bir yankıdır


 
 

Devamı için tıklayınız.

 
 
Metin Çoban©
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

7 YORUMLAR

  • Yanıtla Yasin Aşık 24 Şubat 2025 at 13:36

    Metin Hocam ellerine sağlık diyorum ilk önce. Serinin devamı beklediğimden de iyi gidiyor. Yine bir çok olay arka arkaya yaşanmış.
     
    O zamanlarda yaşamamış olsam da yazınızdan o havayı iliklerime kadar hissettim. Özellikle SSCB zamanlarını… Demir yumrukla bölünen Türkistan ile aramıza örülen o gri soğuk duvarı… Berlin duvarının yıkılması zaten şaşırtıcı bir şey değildi. Yine bile iyi dayandı o duvar bence.
     
    Malûm yapılanma hız kesmeden ilerliyor. Herkesin uykuda olmasını fırsat bilip sinsice yol almışlar maalesef. Ve sayın savcımız Özgür Bey’in Adnan Kahveci ve diğer vekille konuşmasını ayakta alkışladım. Emir başkanın mesajları da çok açık ve netti gerçekten. Ben olsam ben de öperdim yanaklarından.
     
    Sürgün ve kimsesiz yaşamak benim de kaderim gibi, son zamanlarda bunu iliklerime kadar hissediyorum. Adı gibi Özgür ve seyyar…
     
    Yeni bölümü bekliyorum hocam. 🙂

    • Yanıtla Metin Çoban 24 Şubat 2025 at 13:47

      Yasincim ne hoş bir yorum. Çok teşekkür ederim. 🙏
       
      Dediğin gibi S.S.C.B.’nin yıkılması dünya düzeninin değişmesine sebep olacak. O yıllarda olan olayları tekrar hatırlatmam, sen yaştaki okurlara, gençlere, hatta bizlere tekrar o günleri yaşatmaktı bir nevi. Bunu sende deneysel olarak gözlemlemek beni daha motive ediyor. Demek ki öykü amacına ulaşıyor.
       
      Gelecek bölümlerde daha da çarpıcı olaylar yaşayacak Savcı Özgür, o kadar da sürgün değil. Adam çapkın ya 😂 yalnız kalmaz merak etme. Ayrıca kendini de öyle sürülmüş, yalnız hissetme, şu an sen başını kaldırıp kariyer peşine düşmüş bir gençsin. Yakında etrafın o kadar kalabalık olacak ki inanamayacaksın. O zamana kadar da bütün dergi senin dostların arkadaşların olarak seninle birlikteyiz.
       
      Sevgiler

  • Yanıtla Funda Kosova 24 Şubat 2025 at 16:41

    Gençlere tarih dersi gibi, bizlere ise geçmişten gelen hatıralar…
     
    Ellerine sağlık üstad 🙂

    • Yanıtla Metin Çoban 24 Şubat 2025 at 16:56

      Sevgili Funda, senin yaşın daha 30 ancak bu olaylar olurken yeni doğmuş olmalısın 💕
       
      Okuyup yorumladığın için çok teşekkür ederim 🙏

      • Yanıtla Funda Kosova 25 Şubat 2025 at 12:13

        Üstad, bakan gözlerinizin naifliği…
         
        Bu acılar yazılırken ruhunuzun halini düşünmek bile istemiyorum.
         
        Sevgiler

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 24 Şubat 2025 at 22:16

    Canım benim, 1990’ların siyasî ve toplumsal karmaşasını ustalıkla işlediğin bu bölümü yine hayranlıkla okudum. 👌🏻💯 Yazdıkların, dönemin ruhunu hissettirirken, geçmişte alınan kararların bugünümüzü nasıl etkilediğini sorgulamamıza da vesile oluyor.
     
    O yıllarda göz göre göre örülmüş tuzakların bugün sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalmamız sinirlerimi zıplattı. Şimdi bu karmaşadan kurtulmak neredeyse imkânsız gibi. Geçen gün Efekan’ın şiirine yaptığımız otosansür gibi, kendi sesimi kısıyor ve devam etmiyorum. Oysa ki inan içimdeki öfkeyi dindirmek çok güç.
     
    Yine hârikaydın, eline ve kalemine sağlık. Tebrik ederim canım. 👏🏻

    • Yanıtla Metin Çoban 25 Şubat 2025 at 08:00

      Didemcim güzel yorumun için çok teşekkür ederim 🙏
       
      Bu öykü dizisi sanırım amacına ulaşacak, okuyucu gençler Lacivert ile birlikte yolculuk yaparak yakın tarihin bu güne etkilerini görmeye başladı. Biz yaştakilerin de hatıraları canlandı.
       
      Bu öykü dizisi bittiğinde büyük ihtimalle kitap olacak. En azından kızım Eser’e anı olarak bırakmak isterim.
       
      Dergimizde yayımı bitince, sen ve ben bir röportaj yapalım. Genel olarak bölümlerin üzerinden geçelim. Bu röportajı da sonsöz olarak koyalım.
       
      Efekan’ı o gün Lacivert’in ilk zamanları gibi gördüm. Hoşuma da gitti. İnşallah evrilmez, gerçeklerin ve adaletin peşinden ayrılmaz.
       
      Sevgiler canım benim ♥️

    Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan