İndeks
Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17
Pazartesi günü ofise gittiğimde, Esma Ablayı gördüm, her zamanki gibi küçük mutfağında çay, kahve işlerine bakıyordu. Uzaktan “Günaydın Esma abla” dedim. O da el salladı bana. Girişte kıdemsiz avukatların yan yana sıralanmış masalarından, Nenehatun Caddesi’ni gören pencerenin yanındaki masama oturdum. Esma abla, çay ve küçük bir tabakta 2 adet muska böreği getirdi. Şaşırdım, “Sen mi yaptın bunları?” dedim. O da biraz gururla bana döndü ve “Nilay yaptı bu sefer, dedi ki ofisteki abilerim ablalarım için, afiyetler olsun” dedi.
Nilay, Esma ablanın Ankara TED’te okuyan kızı. Şirket onun her türlü ihtiyaçlarını, okul masraflarını karşılıyor. Hatta yaz aylarında ofiste ona çevirmenlik işleri falan ayarlıyorlar. O da yıl içindeki harcayacağı harçlığını karşılıyor. Annesine yük olmadan okuyor.
Hava yağışlı olunca Ankara’ya bir karanlık çöküyor, Nenehatun Caddesi’nin yokuşu yüzünden yağmur suyu aşağıya doğru akarken kara asfaltın üzerinden kayan bir muşambayı andırıyor. Kapının zili çaldı, Esma abla kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açınca, elindeki siyah şemsiyeyi Esma ablaya uzattı, sanki içeride de yağmur yağıyormuş gibi elini saçlarının üzerine tuttu, ikinci bir kararla saçlarına dokunmadı.
İçeri giren Tülin’di.
Tülin benden 2-3 yaş büyük bir avukattı, miras ve boşanma davalarında bu genç yaşına rağmen ünlenmişti. Onun ne kadar feminist bir kadın olduğunu, kadın hakları aktivisti olduğunu herkes bilirdi. Zaten boşanmak zorunda kalan kadınlar, haklarını ondan daha iyi savunacak biri olmadığını düşünür, onun müvekkili olurlardı. Erkek avukatlar eğer karşılarında Tülin varsa, kendi müvekkillerine genellikle uzlaşmayı, diretmemeyi tavsiye ederlerdi.
Masanın yanından geçerken bana döndü, günaydın bile demeden “Sabri’yi duydun mu?” diye sordu. Ben de ona “Evet, duydum. Dünden beri berbat haldeyim” dedim. Tülin, “Odama gel konuşacaklarım var” dedi. Masamın arkasında duran odasına geçtiğimiz anda, Esma abla hemen içeri girdi Tülin’in masasına çay ve muska böreklerini bıraktı. Tülin de böreklerin kimin tarafından yapıldığını sordu, Nilay’ın adını duyunca, “Nilay’a söyle, hafta sonu Devlet Opera Salonu’nda Carmen Operası var. Cumartesi, saat 20.00’de ama öncesinde Kavaklıdere yemek yiyeceğiz. Ben onu saat 16.00’da alırım” dedi.
Kadın şaşkınlık içinde avucunun içine bakarak tüm söylediklerini aklında tutmaya çalışıyor, her aklında tuttuğunu avucuna koyar gibi yapıyordu. Onun kafasının karıştığını anladım, “Esma abla, Tülin cumartesi günü saat dörtte Nilay’ı evden alacak, akşam da tiyatroya gideceklermiş” dedim. Kadın rahatladı, her şeyi anlamıştı. Eliyle sol kolumu tuttu, kolay anlattığım için teşekkür edercesine baktı.
Tülin gülerek “Otur Lacivert, sana söyleyeceklerim var“ dedi.
Oturdum, biraz çayından yudumladı, bir parça da muska böreğinden ısırdı. Sonra diğer muska böreğini almam için bana uzattı. “Sen ye, ben kahvaltı yaptım” dedi. Esma abla bana da çay getirdi.
Tülin önündeki bilgisayarı açmak için masanın altına eğildi, düğmesini açtı, ekrandan durumu takip ederken “Yahu Sabri neden intihar edersin? Sen tertemiz bir adamsın, yıllardır senin maçlarına gelirdik, efendiliğin, yakışıklılığın bizi daha da Beşiktaşlı yapıyordu. Abidin Dino’dan bize mirastın. Ne diyorsun? Aşk meselesi mi? Yoksa alacak verecek işi mi?” diye sordu.
Benim de düşüncelerim aynı Tülin gibiydi, en sevdiğimiz kalecimizdi, dürüstlüğü ile, yakışıklılığı ile tam bir beyefendiydi. Futbolu bıraktıktan sonra “Sabri Dino“ markası altında gömlek işi ile uğraşmaya başladı. Ancak gazete yorumlarında tekstil işinde başarılı olamadığı ve iflas ettiği, bu yüzden de köprüden atladığı inancı vardı.
“Aşk meselesi olduğunu sanmıyorum. Gazeteler tekstilde başarılı olamadığını, borçları yüzünden intihar ettiğini söylüyorlar. Cesedi bulunamamış. Umarım kurtulmuş bir yerlere saklanmıştır. İçimden aynen bu geçti.”
Tülin gülümseyerek; “İnşallah dediğin gibidir. Kurtulmuştur bir yerlere saklanmıştır. Ortaya çıkmasın. Sana sormak istediğim şey şu; geçen ay girdiğin Adalet Bakanlığı Savcı yardımcılığı sınavın nasıl geçti. Sınavdan 70 üzeri alabilecek misin?” dedi.
“Sanırım tam not alacağım. Bana göre yanlış işaretlediğim bir cevap yok. Kazanırım yani.”
“Sana tavsiyem, birden Doğu Anadolu’ya gitmeyi tercih etme. Orası şu an bir sürü oluşum içinde. Bir taraftan Kürtler her gün olay çıkarıyor. Hizbullah o bölgede söz sahibi olmaya çalışıyor. Aşiret reisleri kaçakçılık ve uyuşturucu ticareti ile o eski görkemli güçlerine geri döndüler, kendi mafyalarını oluşturmaya başladılar. Kumarhanelerin bu sene yasallaşacağı konuşuluyor. Bu kumarhanelerin bu tip adamların ellerine geçmesi olası. Sana tavsiyem; olursa Trakya olmazsa, Ege ya da Akdeniz. İç Anadolu ve Karadeniz bölgesini dahi tavsiye etmiyorum.”
“Bu benim elimde değil ki. Biliyorsun atamaları Adalet Bakanlığı yapıyor, ben onlar neresi derse oraya gitmek zorundayım.”
“Adalet Bakanlığı’nı dert etme sen, hangi bölgede yapmak istiyorsun onu söyle. Geri kalanı biz ayarlarız.”
“Ege olsun o zaman.”
“Tamam, Ege denince hemen aklına İzmir’e falan gitmesin. Uşak, Banaz, Aydın Çine gibi yerler olacaktır. En nihâyetinde sen çömez bir savcı yardımcısısın.” Güldü ama birden ciddileşerek, “Bu ülke adına, Cumhuriyet adına ihtiyaç duyulan savcı sensin. Sayımız o kadar azalıyor ki bu yüzden ofis olarak senin savcı olman için her türlü kaynağı kullanacağız. Sen herkese örnek olacaksın. Biz buna inanıyoruz. Çok kısa zamanda da cumhuriyet savcısı olarak görev almanı da bekliyoruz” diye ekledi.
“Teşekkür ederim. Bu güvene layık olmaya çalışacağım. Bu operaya ben niye davetli değilim, Carmen’i ben de izlemek isterdim.”
“Sen o gün Antalya’ya gideceksin. Pazar günü HSYK başkanı orada olacak, onunla görüşmen var. Sonrasında Manavgat Mahkemesi’nde yolsuzluk yapılan bir konut kooperatifi davasına gireceksin. Dosyayı birazdan sana veririm. Yönetim kurulu şerefsizlerin önde gidenleri, zavallı insanların paralarını almışlar, bir daireyi 4 kişiye satmışlar. Üstelik inşaat ruhsatları falan bile yokmuş. Sen onların canına okursun biliyorum. İstersen dava bitince bir iki gün Antalya’da takıl, eğlencesi iyidir.”
“Antalya’ya gitmeyeli çok oldu. Eğer uygun olursa 2 gün orada kalabilirim. Burada öbür hafta davam yok. Bana da iyi gelecektir. Masrafları kim karşılıyor? Şirket mi? Kendim mi?”
“Merak etme, sen faturaları al, ben şirketten ödetirim. Bu sene şu maaş işlerini de konuş, artık onlar ne verirlerse deme. Sen geleceğin cumhuriyet savcısısın, onlar senin önünde eğilecekler.”
“Valla haklısın, konuşurum bu hafta.”
“Hadi git artık, çalışmam lazım, Sabri’ye Allah rahmet eylesin.”
“İnşallah kurtulmuştur, bir yerde saklanıyordur.”
Antalya’daki dava aslında zor bir davaydı.
145 davacı vardı. Kooperatif yönetim kurulu üyeleri mafya tipli adamlardı. Dava sırasında karşı tarafın avukatı, hâkime “Kooperatif üye sayısı 145 ama yapılacak konut sayısı 70 adet ancak belediye ile yapılan görüşmelerde ek olarak 100 konut yapmak için gerekli izin alındı. Yani bir konutun 2 veya 3 kişiye satılması olayı çözüldü” diye yeni imar iznini sundu. Bu yeni durum yüzünden hâkim davayı öğleden sonraya erteledi. Benim yanımda olan 30 kadar davacı üye bu yeni durum karşısında birden taraf değiştirdiler, artık herkes bir daire sahibi olacaksa o zaman davaya gerek yok demeye başladılar.
“Yahu siz şaşırdınız mı? Bu yeni yapılacak 100 yeni konutun maliyetlerini de siz karşılayacaksınız. Davadan niye vazgeçiyorsunuz? Sahip olacağınız ev daha yüksek fiyata size mal olacak.”
Bunları söylememe rağmen, oradaki kişiler ısrarla, “Olsun, mahkeme kaç yıl sürecek bilmiyoruz, en azından evlerimizi alabileceğiz, bizim için başımızı sokacak yer olsun” dediler.
Merkezi arayıp durumu sordum, onlar da bana “İnisiyatif sende ama zorlama bizce. Davayı bırakmanı istiyorlarsa bırak gitsin” dediler.
Öğleden sonra davaya geri döndüm. Hâkime, davalıların verdiği belgenin yürürlükte olup olmadığını sordum. Hâkim “Geçerli, davayı nereye taşımak istiyorsunuz?” dedi. Ben, kooperatifin yeni bir genel kurul yapmasını, yeniden seçim yaparak yönetim kurulunun tekrar belirlenmesini ve bu yeni imar değişikliği için yeni dağılımın tescil ve ilan edilmesini istedim. Bir sonraki duruşmada bu durum hakkında karar vereceğimi söyledim. Hâkim önerimi yerinde buldu, dava kararını açıklamak için 3 ay sonraya erteledi.
* * *
Mart ayında sınav sonuçları açıklanmıştı. Yardımcı savcı olarak tayin olmak istediğim Ege Bölgesi’ndeki Aydın Çine’ye tayin edildim. Hukuk şirketimizin tayinim konusunda etkisi olduğundan adım gibi eminim. Haziran ayında tayin olacağım Çine’ye gitmeden önceki hafta sonu, müzikli bir lokantada veda yemeği verildi.
Tüm yaz ayı boyunca Aydın bölgesinde, yerel insanlar hakkında izlenimlerim oldu. Aslında merkez sağ görüşlü olan bu insanlar, Kemalist düşünceye daha yakındılar. İrticai tipler bulunmuyordu. Zaten Söke, Kuşadası daha çok sol görüşlü insanlardan oluşuyordu. Yerel halk tarımdan geçiniyordu, incir ve pamuk geliri yüksek ürünlerdi. Söke Ovası, Germencik, Nazilli her ilçe oldukça verimli topraklara sahipti.
O sıralarda hükümet, özelleştirme kapsamında, ülkedeki atıl gördüğü tüm Kamu İktisadi Teşekkülleri’ni (KİT) elden çıkarıyordu. Aydın Koçarlı’da, Derdim Kimya Sanayi A.Ş.’de bir KİT idi, aslında 200 işçi ile çalıştırılacak bir fabrika, 1400 işçi ile çalıştırılıyor, üretilen ürün işçilerin ücretlerini ve kıdem tazminatlarını dahi karşılamıyordu. Özelleştirilme kararı çıkmış ve İstanbul’da yeni kurulmuş bir firmanın bu tesisin alımı için ihâleye girerek burayı satın aldığı bilgisi elimize ulaştı. Aradan geçen bir ay sonrasında, işçi çıkartmaları sebebiyle Koçarlı’da sokak kavgalarının arttığı ve mafya kılıklı insanların insanları tehdit ettiği haberi geliyordu. Fabrikanın bulunduğu ilçenin SHP ilçe başkanı İlhami Bozbey odama geldi. Çay ikramı ve sohbetten sonra, bana bu ilçedeki özelleştirmeyle ilgili sıkıntıları anlattı.
“Sayın savcım, hükümet kasayı doldurmak, günü kurtarmak için miras kalmış bu güzide tesisleri, üretim yerlerini üç otuz paraya elinden çıkarıyor. Devletin kurmuş olduğu bir sürü fabrika ve üretim yerleri var, bunlar elden gidince kim üretecek? Kim sanayi tesisi kuracak? Aldıkları paraları hiç üretim yapmayan insanlara, hayali ihracat yapan insanlara, KDV iadesi diye aktarıyorlar. Yani KİT özelleştirmelerinden devletin kasasına giren bu paraları yandaşlarına sermaye aktarımı yapıyor.”
İlçe başkanının dedikleri doğruydu. Ülkenin merkez bankası çok zor durumdaydı, enflasyon her geçen gün artıyor ve indirilmesi için alınan IMF paraları, hayali ihracata, lüks tüketim ve şatafata gidiyordu. Televizyonların renkli yayına geçmesi yüzünden bile her evde TV alımı artmıştı. Ülkede bozuk bir düzen vardı, bunun karşısında alınan bir önlem de yoktu.
İlçe başkanına sordum:
“Sizinle aynı fikirdeyim, gerçekten de stratejik olan birçok üretim yeri ve fabrika olan KİT var, bunlar sonrasını gözetmeksizin elden çıkarılıyor. Sanırım TARİŞ ve ona bağlı tesisler de yakında satılacak. Bu konu hakkında bir sıkıntınız olmalı ki bana geldiniz. Sıkıntınız nedir?”
İlçe başkanı koltuğundan öne doğru eğilerek, kollarını bacaklarının üstüne koyarak bana bir gizli sır verecekmiş gibi masaya yaklaştı.
“Sayın savcım, bu Derdim Kimya’yı uyuşturucu kaçakçısı ünlü bir adam aldı diyorlar. Onun sağ kolu İsmail Arslan şirketin sahibi. Adam 10 silahlı adamını fabrikaya güvenlik diye koydu. Hiç kimseyi içeri sokmuyor. Tabii ki bunlar yüzünden kimseye suçlamada bulunamayız, en nihâyetinde adam bastırmış parayı, satın almış. Benim sizden ricam, sanki hayırlı olsun der gibi fabrikaya bir ziyarete gelseniz, oradaki adamlar da biraz hizaya gelse. Kim iş durumu hakkında bilgi almak için fabrikaya girse, yaka paça dışarı atılıyor. Polis, duruma pek de müdâhale etmek istemiyor. Sizin haksızlığa pabuç bırakmayan bir savcı olduğunuzu duyduk. Bakın baş savcıya uğramadım, hemen size geldim” dedi.
Aslında ilçe başkanının dediklerini ben de duymuştum. Mafya para aklama için özelleştirme yapılan bu tesisleri alıyor, sisteme paralarını sokuyor, tam üretime geçileceği zaman da bu tesisleri ellerinden çıkararak parayı sisteme temiz bir şekilde sokuyordu. Hükümet para gelsin de nereden gelirse gelsin diye bakıyordu. Yalnız bu benim hemen kalkıp gideceğim bir olay değildi. Baş savcı ile görüşmeye gidip, ondan izin almam gerekiyordu.
İlçe başkanına; “İlhami Bey, siz şimdi Koçarlı’ya geri dönün, ben baş savcımıza durumu anlatacağım, eğer o bir görevlendirme verirse hemen çıkıp gelirim, durumu tespit ederim. Ancak biliyorsunuz ben üstüm izin vermezse bu ofisten çıkamam. Telefon numaranızı buraya yazınız, sizi bilgilendireceğim” dedim.
İlhami bey kartvizitini bana uzattı, vedalaştı.
* * *
Akşamüzeri Baş Savcı odasına girdim, bana günlük olanları sordu. Bu durumu anlatınca, “Bu olaydan uzak dur Özgür. Koçarlı nere Çine nere. Adam niye Koçarlı adliyesine gitmiyor da buraya bize şikâyete geliyor. Büyük ihtimalle, Derdim Kimya’yı alanlar oranın savcısını, hakimini ayarlamışlardır. Birden oraya gidersen başına bela alırsın, bu adamlar gözünü kırpmadan adam vuruyorlar. Ayrıca bizim bölgemiz bile değil. Bırak adli bir olay olmadan oraya hareket etme. Eğer böyle bir şey olursa zaten ben de seninle oraya gelirim. Ben yarın sabah HSYK toplantısı için Ankara’ya gideceğim, sen buraları bırakma.”
Ertesi gün, Koçarlı’dan ilçe başkanı İlhami beyden bir telefon geldi. Yaklaşık 1.000 kadar işçinin işine son verilmiş, geri kalan 400 işçi de bir sonraki ay işten çıkarılacakmış. İşçiler eyleme hazırlanmışlar. Ona baş savcının bana anlattıklarını anlattım, bizim bölgemiz dışında olduğu için müdâhil olamayacağımızı söyledim. Ancak öğlen yemeğinde Koçarlı’da olacağımı söyledim, orada buluşursak konuşabileceğimizi de ekledim.
İlçe başkanı işgüzarlık yapmış, restorana daha önceden gidip benim geleceğimi söylemiş, restoran sahibi beni kapılarda karşıladı. Cumhuriyet savcısı olmadığım halde, herkese benim Aydın’ın en iyi cumhuriyet savcısı olduğumu söylemiş. Sendika temsilcileri, mühendis ve ustabaşılardan oluşan bir gurup sanki sempozyum varmış gibi dizilmişler, yemek yediğim masanın karşısında bana sorunlarını anlatıyorlardı. Orada bulunanlardan bazıları ellerinde bir kağıtla gelip, yakını olan işçilerin yeniden işe alınması için isimlerini bana veriyorlardı. Aslında herkes kendi çıkarlarını gözetiyordu. Diğer insanların durumu onları ilgilendirmiyordu.
Yemek süresince, herkes sorunlarını anlattı.
Bu durumun bizim bölge ile ilgili olmadığını benim burada olmamın resmi bir görev olmadığını anlattım. Ama herkes kurtarıcı gözüyle bana bakıyordu. Yemek bitti, Çine’ye geri dönmek üzere aracımı lokanta kapısına getirsin diye şoför arabaya gitti. Kapıdan çıkan ilk gurubun başındaydım, birden bir silah sesi duyuldu. Sağ baldırıma bir sancı girdiğini hissettim, arkasından sol omuzumdan arkaya itilmiş gibi oldum, sırt üstü yere düştüm. Silah sesleri daha da arttı, o bölge yakınındaki polisler ile beni taşımakla görevli şoför belindeki silahı çekerek ateş etmeye başladılar. Bir süre sonra silah sesleri durdu. Sağ ayağımdan kan yukarı doğru fışkırıyordu, ceketimin altında kan sıcak ve yapışkan haliyle gömleğimi ve ceketimi yapış yapış yapmıştı. Etrafımdaki insanlar elleriyle, masa örtüleriyle kan gelen yerleri bastırıyorlardı. Bir süre sonra gelen ambulansa yerleştirdiler, gözlerim kararıyordu.
Aydın devlet hastanesinde gözlerimi açtım, üzerimde yeni alınmış çizgili bir tişört ve altımda deniz mayosu vardı. Omuzum ve sağ bacağım sargılar içindeydi. Kolumda bir serum yolu ve tepemde koca bir torba serum vardı. Baş savcı yan tarafımda oturuyordu. Bana doğru bakışlarını yana kaydırdı, kızgın olduğu belliydi. Büyük ihtimalle herkes beni onun gönderdiğini düşünüyordu. Şimdi Adalet Bakanlığı, Aydın Mahkemesi, benim ve onun hakkında soruşturma açacaktı. Bana tekrar geri baktı “Ah benim eşek evladım Özgür, ben sana ne dedim? Bulaşma şu it takımına, sana mı kaldı işçilerin haklarını savunmak! Onlar diğer işçi işten atılsın ama bana kimse dokunmasın diyecek insanlar, güvenme şu insanlara, seni hep kullanırlar. Demedim mi ben sana?”
Baş savcı gerçekten haklıydı, bana verilen isimler torpil yapmamı, yönetimle görüşmemi ve o isimleri tekrar işe almaları için mevkimi kullanmak istemişlerdi. Ayrıca benim bölgem dışında boy göstermem de beni vuranlar tarafından verilecek en büyük gözdağı idi.
* * *
Yaralarımın iyileşmesi 10 gün sürdü.
Hakkımda soruşturma açılmıştı ama çok önemli değildi. Bu bir süre görevden alınıp sonra sürgün bir yere gönderilmem demekti. Ankara’daki şirket bu işten çok zarar görmemem için elinden geleni yapıyordu.
Ankara’daki evime gelmiş, sonuçları bekliyordum. 4 Eylül günü, daha önceleri müftüyken ateist olan, 2000’e Doğru Dergisi baş yazarı Turan Dursun’un evinin önünde suikasta uğradığı haberi duyuldu. 7 kurşun vardı vücudunda. Vuran 2 kişi yakalanamamıştı. Polis olay yerine 45 dk sonra gelmişti. Ama birileri evine girip ona ait ne kadar kitap ve evrak varsa talan etmişti.
Eskiden müftü olan Turan Dursun, müftülüğü sırasında yaptığı yeniliklerle herkesin dikkatini çekmişti. Çalıştığı yere müftü lojmanları yapılacaktı. “Lojmana gerek yok, hastane yapsak daha çok faydası olur” demişti. Açtığı kurslarda verdiği eğitimin, milli eğitim tarafından denetlenmesini istemişti.
Daha müftü iken hurafelere karşı geldiği için adı komünist müftüye çıkan Turan Dursun için ağzına hiç içki koymadığı halde, “Sabahlara kadar şarap içerdi” demişlerdi. Büyük tufanın, Gılgamış Destanı’nda olması, yenecek, yenilmeyecek hayvanların Sümer yazıtlarında yazılı bulunması, Hammurabi kanunlarının çok az değiştirilerek Tevrat ve Kur’an da olması, onun kutsal kitapların kaynağı hakkında şüpheye düşmesine sebep oluyordu. Bu durum yüzünden yazılı olanlara inanmadığını söylüyordu. Bu faali meçhul cinayet, benim düşünceme göre radikal İslamcı bir örgütün işiydi.
Ülkenin güneydoğusundan durmadan şehit haberi geliyordu. Batısında ayrı bir saray hayatı yaşanıyordu. Osmanlı sanki geri gelmişti. İstanbul yeniden başkent olmuş, sultan İstanbul’da yaşıyordu. Papatyalar artık resmi çiçekti.





8 YORUMLAR
Öncelikle elinize ve yüreğinize sağlık. Yazının sonunda tokatı indirmişsiniz, zaten gerçekten de Osmanlı’nın hastalandığı son birkaç yüzyılı yaşıyoruz maalesef ki.
Doğu karmakarışık Batı ise saraylarda ne olanı biteni görüyor ne de duyuyor. Ülkede “Bal tutan parmağını yalar” sözünü ilke edinmiş herkes. Yaşadığımız dönemi kaleme aldığınız konu isterim ki tez elden kitapta bütünleşsin. Kitaplığımın en güzel köşesinde saklayıp ileride çocuklarıma “Bizim dönemimizi anlatan bir eser” diye keyifle uzatacağım okumaları için.
Eskiden bazı mecmualar alırdım, belli başlı köşeler için heyecanla beklerdim yeni ay girsin de sayı çıksın diye. Bu yazının devamı için de aynı telaş içindeyim hocam yahu. Var olun✨
Selincim nasıl mutlu ettin beni, var olasın 🙏
Bu öykünün amacı (artık roman), sen yaşlarında olan gençler ve eğer kitap olursa da sizin çocuklarınızın okurken “Vay be böyle olaylar olmuş” diyecekleri bir öykü olmasıydı. İlk okuyucular sizlersiniz. Öykü sanırım 30 bölümde bitecek. Bu da kitap olabilmesi için yeterli bir uzunluk.
Cadı editörümle bu konu hakkında bir araya gelip konuşmamız lazım. Eğer o da kabul ederse, tekrar elden, gözden geçirilip kitap haline gelecektir.
Çocukların belki “Bu kitabın yazarı dayımız olur” der. 😂😂
Sevgiler 🌹 🌺 💕
Metin Hocam dört gözle beklediğim bölüm gelmiş. Bol aksiyonun olduğu bir bölüm olmuş. Heyecanla okudum sonuna kadar. Özgür adı gibi herkesi özgür kılmaya çalıştıkça kendi özgürlüğü tehlikeye giriyor fark ettiğim kadarıyla. Ve o ateist müftü gibi soruları ben de soruyor soruşturuyorum. Gerçekten çok benzerlik var birkaç ufak farklılıklar dışında. Devamını sabırsızlıkla bekliyoruz hocam. 👏🏻
Yasincim her bölümü okuyup, yorumunu bıraktığın için çok müteşekkirim. 🙏 Seni gibi edebiyat düşkünü bir öğretmenin fikirleri benim için çok önemli.
Ateizm, İslamiyet, Hristiyanlık, Musevilik tamamen insanları yönlendiren kavramlar, sen şuna inan, buna inanma, herkesin kendince Allah’ı, Babası, Rabb’i var. Önemli olan bilimdir. Bilim her şeyi kesin sonucuyla açıklar, zamanla sonuçlar güncellenir. Ama 2 bin yıl, 3 bin yıl değişmeyen kurallar ancak dönemin efsaneleri kalır. Tıpkı Gılgameş, Sümer yazıtları, Hammurabi kanunları gibi.
Tekrar teşekkür ederim 🙏
Yine harika ve akıcı insanı içine çeken bir bölüm…
Tebriker üstad. 👏
Fundacım yorumun için çok teşekkür ederim. Bu arada o Koçarlı’da yapılan özelleştirme olayında biraz rolüm de vardı. Zaten yaşanmadan yazılmaz. Bunu en iyi sen bilirsin.
Sevgiler 🌹 🌺
Canım benim yorum yazmada akşama kaldım, affet lütfen 🙏🏻 Aslında yayına hazırlarken büyük bir heyecanla ve tek solukta okudum bu bölümü. Muhteşem olmuş 👌🏻 Anlattığın bu son dönem artık benim de hafızamda yeri olan yıllar. IMF, hayali ihracat, Jet Fadıl gibi kooperatif dolandırıcıları… Sanırım Susurluk’a doğru ilerliyoruz 😉
Tarihi gerçeklerin öykü tadında anlatılmasını çok seviyorum ve sen bunu büyük bir ustalıkla başarıyorsun. Okuru bir girdaba tutulmuşçasına içine çekiyor öykü.
İdealler ve gerçekler arasındaki gerilim, toplumsal çarpıklıkların katmanlı bir şekilde işlenmesi, hepsi olağanüstü. Tebrik ediyorum arkadaşım, hârikasın 👏🏻
Kucak dolusu sevgiler 🤗❤️
Editörlerin en güzeli 🌹
Tüm anlattıklarım kurgu olsa da bazı olayların içinde bizzat yaşamışlığım da var tabi ki. Bu yüzden yaşananları biraz da anılarım olarak anlatıyorum. Sanırım öykünün ayağı yere basınca okuyucuyu da etkileniyor. Bundan sonraki bölümlerde daha da etkileyici sahneler olacak. Genel olarak öykü belgesel gibi görünse de konuları hayatın içine çektiğimi düşünüyorum.
Okuyucular bu romanın artık kitap olmasını istiyorlar. 😃 Bölümler bitince bunu bir konuşalım.
Sen ve ben güzel işler yaptık, daha güzelleri de olacak. ✌️
Sevgilerimle 💕 ❤️ ♥️