İndeks
Bir Başlangıcın Gölgesi | Lacivert | Bölüm 01
Karanlığa Açılan Kapı | Lacivert | Bölüm 02
Sırlar ve Suskunluk | Lacivert | Bölüm 03
Geçmişin İzleri | Lacivert | Bölüm 04
Yol Ayrımı | Lacivert | Bölüm 05
Sessiz Çatışma | Lacivert | Bölüm 06
Gölgeler Arasında | Lacivert | Bölüm 07
Görünmeyen Düşman | Lacivert | Bölüm 08
Kırılma Noktası | Lacivert | Bölüm 09
Hakîkatin Peşinde | Lacivert | Bölüm 10
Sınır Çizgisi | Lacivert | Bölüm 11
Adaletin Kıyısında | Lacivert | Bölüm 12
Faili Belli Cinâyetler | Lacivert | Bölüm 13
“Uğur”lar Olsun | Lacivert | Bölüm 14
Ateşkesin Gölgesinde Aşk | Lacivert | Bölüm 15
Laik Bir Düğün, Şer’î Bir Yangın | Lacivert | Bölüm 16
Kurşunla Kapanan Perde | Lacivert | Bölüm 17
Emine
19 Mayıs günü törenler bittikten sonra Avrupa ve Anadolu yakasından gelen öğrenciler Adalar’a akın eder. Burada piknik yapar ve okullarında ya da evlerinin yakınlarında yapamadıkları şeyleri, tanıdık kimse olmamanın verdiği özgürlükle yaşarlar. Yerel halkla neredeyse hiç karşılaşmaz, hatta onları yok sayarlar. Günlerini yalnızca kendi arkadaş gruplarıyla geçirip tamamlarlar.
Bugün ise yağmur çiseliyor. Ancak buna rağmen gelenler olmuş. Yağmurda ıslanmayı göze alamayanlar, çarşı içindeki kahve ve birahanelere doluşmuş. Kimileri okey ya da king oynuyor, kimileri ise henüz erken olmasına rağmen midye tava yiyip bira içiyor. Yetmezmiş gibi, ellerindeki kasetli teypler ve radyolardan yükselen gürültülerle tüm adanın huzurunu bozacaklar yine.
19 Mayıs 1980 sabahı, saat 11. Balıkçı barınağında bizim tayfa her zamanki gibi toplanmıştı. TRT, İnönü Stadyumu’ndan törenleri naklen yayınlıyordu. Sivil ve askerî öğrenciler, kendilerine ayrılmış bölümlerde birbirleriyle yarışır gibi gösteriler yapıyordu. Ancak herkesin üzerinde bir tedirginlik vardı. “İslamcı Gençlik” imzasıyla bir bildiri yayınlanmıştı:
“Müslüman namusuna sahip çık!
19 Mayıs gösterileri adı altında, yine bacılarımızın iffet ve hayasına kahpece ve haince saldırılacak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor. Yine Müslüman evladı, kâfir düzen tarafından soyularak en müstehcen ve kepaze kılıklarda teşhir edilecek.”
Bildiri bu sert ve kışkırtıcı sözlerle başlıyor, sonunda ise saldırgan bir üslupla Cihat ilan ediyordu.
Bu, Müslüman grubun ilk çıkışı değildi. 1978 yılında yaşanan Maraş Katliamı’nın anıları hâlâ tazeydi. Balıkçı barınağında Lacivert, Adem ve Hasan, bu bildiriyi kendi aralarında tartışıyorlardı. Yeni bir sağcı düşmanla daha karşı karşıya olduklarını düşünüyorlardı. Akıncı Gençlik, Kur’an’da yazdığı gibi “Mülkiyet Allah’ındır” inancı ile hareket edip kendilerini “mülkiyetsiz” olarak tanıtsalar da aslında Radikal İslamcı ve Cihatçı bir grup olarak görülüyorlardı. Hatta aralarından bazıları “Yeşil Komünistiz” diyerek sempati toplamaya çalışsa da bizim tayfa onların niyetini pekâlâ biliyordu.
Balıkçı barınağında, televizyon karşısında törenleri izleyip çaylarını yudumluyorlardı.
Hasan, “Öğleden sonra hava açacak” dedi. “Balığa çıkalım, yağmurun arkasından bol istavrit yapar.”
Emine, başını hafifçe sallayarak itiraz etti. “Boş ver, Hasan. Bugün balık yemeyelim. Biz de adaya gelen öğrenciler gibi yapalım. Hani şu Adaçayı gibi, Kadıköy’den çıkıp adaya gelir, eğleniriz. Bugün 19 Mayıs tatili, biz de kendimize bir tatil verelim” dedi.
Sema, hafifçe gülümseyerek, “Bizim evde yaprak sarma vardı” dedi. “Onu getiririm. Biraz da yumurta haşlarız, sirkeli ve biberli meze yaparız.”
Adem ve Hasan şaşkın bir şekilde birbirlerine baktılar. “İyi o zaman” dediler, “Livarda sabah tuttuğum istavritleri de getirelim.”
Emine, bu kez daha kararlı bir tonla, “Ama ben balık istemiyorum, demedim mi?” dedi. “Bugün balık lafı bile duymak istemiyorum! Ben de evden beyaz peynir ve salata getiririm. Zaten bu kadar şey yeter.”
Adem, cebini yoklayarak, “Lacivert, Hasan, sizde kaç para var?” diye sordu. “Şarap almak lazım. Kızlar var, rakı içmezler.”
Lacivert, ceketinin iç cebinden bozuk paraları çıkarıp sayarken, “Bende 450 lira var” dedi. “Şarapları ben alırım. Siz ekmek alın. Bir de Adaçayı’na haber verin, yoksa kırılır. Tabii Can’a da. Zaten muhtemelen beraberdirler.”
* * *
Şarapları ve kuruyemişleri çarşıdan aldılar, kızlar ise diğer hazırlıkları tamamlamışlardı. Dilburnu’ndaki tahta masaların üzerine evden getirilen her türlü meze ve yemek özenle yerleştirilmişti. Adaçayı ve Sema, şarapları kadehlere doldurmuştu.
Lacivert, elindeki kadehe çatalıyla hafifçe vurdu. Ayağa kalkarak kadehini kaldırdı ve konuşmaya başladı:
“Arkadaşlar, bugün diğer öğrenci arkadaşların adaya gelme eylemini, yani bu ‘kurtlarını dökme’ fikrini Emine’den aldık. Adaya bir yabancı gibi gelerek eğleniyoruz. Emine sayesinde, dışarıdan gelenlerin gözünden buraya bakmayı öğreniyoruz ve burada neler olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz.”
Emine, gülümseyerek konuşmaya katıldı:
“İşte tam da bunu istiyordum. Biz Adalılar, adanın bu yönünü pek yaşamıyoruz. Böyle günlerde bile bir yerlere gitmeyi tercih ediyoruz; oysa buraya pikniğe gelenler gibi yaşasak ne olurdu? Düşünün, tanıdık kimse yok diye istediğimiz gibi davranmak… Mesela o kızın eteğini kaldırıp dans etme özgürlüğü! Yanlış anlamayın; adada da istediğim gibi dans edebilirim, üstelik eteğimi toplayarak hepinizin önünde de dans ederim. Ancak adada yaşamak beni sıkmıyor, aksine burada yaşamaktan çok mutluyum.”
Bir an durdu, şarabından bir yudum aldı ve devam etti:
“Bakın, eylül ayında 18 yaşıma gireceğim ama ehliyet almak gibi bir derdim ya da hırsım yok. Araba almak istemiyorum. Zaten burada araba kullanamayacağım. Başka bir yerde yaşamak da istemiyorum, burada hepimiz birbirimizi tanıyor ve ne olduğumuzu biliyoruz. Geçen gün babamların köyünden insanları görmek için Suadiye’de büyük bir apartmana gittik. Babamın bir arkadaşı orada kapıcılık yapıyor. Apartmanda 24 daire var; her dairede 4 kişi yaşasa 100 kişi eder. Ama kimse kimseyi tanımıyor. Herkes sabah erkenden işe ya da okula gidiyor, akşam aynı şekilde geri dönüyor. Üç gün kaldım, dışarı bile çıkmak istemedim.
Sonra bana sordular, hiç diskoya gidip gitmediğimi. Ev sahibinin kızı, Reşat Kulüp diye bir diskoya gitmek için çıldırıyordu. Oysa ben hiç gitmek istemiyordum. Biz burada türküler söyleyip göbek atmıyor muyuz? Bize bu yetmiyor mu?”
Sözlerinin devamında yüzüne biraz ciddiyet geldi:
“Üniversite okumak da beni pek heyecanlandırmıyor. Mesela Lacivert her gün adadan ayrılıp büyük şehre kursa gidiyor. Belki de üniversiteyi başka bir şehirde okuyacak. Sonra ne olacak? Bitirince adadan ayrılacak, büyük şehre taşınıp iş kurmaya çalışacak. Ve tüm kazandığı parayı emekli olduğunda adaya dönmek için biriktirecek. Sizce bunun ne anlamı var?”
Bir an sessizlik oldu. Emine gözlerini yere indirdi, sonra tekrar konuşmaya başladı:
“Abim Turgut, geçen yıl 1 Mayıs gösterilerinde yaralandı, sakat kaldı. İlk başta Lacivert’i suçladım, çünkü abimi Taksim’e kutlamalara gitmeye o teşvik etmişti. Ama sonra Turgut bana şöyle dedi: ‘Onu suçlama. Ben zaten gitmek istiyordum. Babamla konuştum, o da işleri olmasaydı kutlamalara katılmak isterdi. İnsanlar bu adada sınıfsal ayrımı pek hissetmiyorlar ama adanın dışında korkunç bir sınıfsal çatışma var. Lacivert bunu biliyor ve bunu değiştirmek için çabalıyor. Onun ailesinin maddi durumu iyi ama bizi de düşünüyor. Unutma ki o, anne ve babasını bu yolda kaybetti. Benimki sadece kötü bir şanstı. Bu yüzden üzülme ve Lacivert’ten nefret etme.’”
Emine’nin sözleri sona erdiğinde Lacivert’in rengi solmuştu. Gözleri nemlenmiş, ağlamak üzereydi. Şarap kadehini sonuna kadar dikip masaya bıraktı ve kadehi Can’ın önüne itti. Can, şişeyi alıp kadehi yeniden doldurdu.
Emine, konuşmasına devam etti:
“Bugüne kadar hep sakin ve huzurlu bir hayat yaşadım. Babamı hepiniz tanıyorsunuz, çarşıdaki balık restoranının aşçısı. Yaz aylarında geceleri iki buçuk, üç gibi eve gelir. Kışın ise genellikle cumartesi geceleri çalışır. Sabah on gibi işe gider ve bugüne kadar hiç yakınmadı. Adada olmaktan memnuniyetini hep dile getirir.
Annem ve babamın, buraya romantik yemek yemeye gelen çiftler gibi bir yerlere gittiklerini hiç görmedim. Ama ikisi de bunu asla bir sorun etmez. Biz evin önünde ayçiçeği çitlerken bambaşka şeylerden bahsederiz. Romantizm mi diyorsunuz? Hasan, beni geceleri tekneyle denizin ortasına götürüyor. Oradan hem adanın ışıklarını hem de İstanbul’un ışıklarını görüyorum. Sonra bana sımsıkı sarılır ve der ki: ‘Tüm dünya bir araya gelse, tüm güzellikler birleşse, senin kadar güzel olamaz.’
Söyleyin bana, buraya insanlar neden geliyor? Işıldayan ışıklar, sakinlik, sessizlik ve mutluluk için geliyorlar. O zaman ben neden burada mutlu olmayayım? Neden burada çocuklar doğurmayayım? Neden o çocuklar bu sağlıklı havada büyümesin?”
Hasan’ın göğsüne yaslanarak devam etti konuşmaya:
“Elbette yaşım daha on sekiz, önümde uzun bir ömür var. Belki diyeceksiniz ki birçok insan tanıyacaksın, onlarla iletişim kuracaksın ve belki burayı aramayacaksın. Ama ben öyle düşünmüyorum. Şansıma razıyım. Hasan’la evlenebilmek en büyük isteğim. Ona çocuklar verebilmek, bir yuva kurmak, akşamları onu karşılamanın gururunu yaşamak… Sizlere karı koca olarak gelmenin gururunu yaşamak… İşte bunlar beni mutlu ediyor. Şimdi Hasan’ım var. Ben çok mutluyum. Neden başka bir erkeğe bakayım? Onu seviyorum ve hep seveceğim.”
Hasan, Emine’nin ellerini tutarak, “Ben de seni çok seviyorum, Emine” dedi. “Yeryüzü durdukça bu arkadaşlarımın önünde sana söz veriyorum: Seni hep seveceğim.”
* * *
Bir süre daha oturdular. Eski günlerden, aşklardan, âşıklardan konuştular. Adem ve Hasan türkü söyledi. Adaçayı, Sema, Can, Emine ve Lacivert ise türküler eşliğinde göbek attılar.
Bir ara Emine, gözleri dalgın, “Ama buraya gelen çocuklar, akşam olunca karşıya, evlerine dönüyorlar. Bizim dönecek bir yerimiz yok. Bakın, eylemimiz yarım kaldı” dedi.
Emine’nin bu sözleri üzerine Adaçayı onun üzüntüsünü fark etti ve gülümseyerek, “Hey çocuklar, buraya gelenler vakti geldiğinde adadan gidiyorlar. Madem biz de onlar gibi yaşıyoruz, hadi biz de adadan gidelim” dedi.
Hep birlikte iskelenin yolunu tuttular.
Ada’ya gelmeyen biri bunu bilmez ama İstanbul ya da Bostancı’dan geliyorsanız, tek bir bilet alırsınız ve onu orada kestirirsiniz. Adalar arasında geçiş ise ücretsizdir.
Hep birlikte Burgazada’ya gittiler. Ancak dönüş vapuru olmadığı için geceyi Adaçayı’nın anneannesinin evinde geçirdiler.
* * *
Gecenin ilerleyen saatlerinde Lacivert balkonda tek başına oturuyordu. Denizin tuzlu kokusu ve adanın sessizliği etrafını sarmıştı. Derin düşüncelere dalmışken, Emine elinde bir fincan kahveyle yanına geldi.
Emine, yumuşak bir sesle konuştu:
“Turgut abimin başına gelenler senin suçun değil, Lacivert. Sen çok iyi bir insansın. Biz hep buradaydık, burada yaşadık. Sen ailenle yaz tatillerinde gelirdin, yine de her zaman bizden biriydin. Seni özler, sana mektuplar yazmak isterdik. Şimdi senin başına daha büyük felaketler geldi ama yine bizimlesin. Sana sadece arkadaşlığımızı, dostluğumuzu verebiliriz. Sana olan sevgim Hasan’a olandan az değil, inan bana. Sen benim için Turgut abim gibisin.”
Lacivert, derin bir nefes aldı ve elini Emine’nin saçlarına sokarak nazikçe okşadı. Gözleri dolu bir halde, “Çok özür dilerim” dedi. “Hasan da Turgut da hiç yoktan yaralandı. Buna ben sebep oldum. Ben kime dokunsam o insan mahvoluyor. Bunu asla istemiyorum. Bak, senin için hayat bu ada ve Hasan’dan ibaret ama onu bile gelip mahvettim. Çok özür dilerim, ne olur affet beni.”
Emine, kafasını Lacivert’in omzuna yasladı. Alçak bir sesle, kulağına fısıldadı:
“Biz seni çoktan affettik.”
* * *
27 Mayıs 1980 günü, MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, saat 19.00 civarında Eskişehir’deki çiftliğinden Ankara’daki evine geldi. Ailesi eve girerken, o arabanın bagajındaki alışveriş çantalarını boşaltıyordu. Bu sırada, arkasından yaklaşan üç kişi kafasına ateş ederek onu öldürdü. Gün Sazak, hükümette Gümrük ve Tekel Bakanı olarak görev yapıyordu. Türkiye’de ilk kez bir bakan suikast sonucu öldürülmüştü. Haber, ülke gündemine bomba gibi düştü.
Suikastla ilgili çeşitli iddialar ortaya atıldı. Kimileri, olayın yabancı sigara şirketleri tarafından azmettirildiğini söyledi. Amaçlarının, Türkiye’de tütün üretimini daraltarak yabancı sigaraların pazara daha rahat girmesini sağlamak olduğunu öne sürdüler. Dönemin kuralları gereği, vatandaşlar üzerinde yabancı sigara ile yakalanırsa para cezasına çarptırılıyordu.
Ülkücüler, bu iddiayı kabul etmek istemedi. Onlara göre olay, Sovyetler veya Çin gibi komünist ülkelerin taşeronu olan sol örgütler tarafından gerçekleştirilmişti. Gün Sazak’ın cenazesinin cuma günü kaldırılacağı açıklanınca, tüm ülkede üniversitelerde ve liselerde boykot çağrıları yapıldı.
Üç gün sonra, Dev-Sol ve TKP/ML suikastı üstlendiklerini açıkladı. Bunun ardından, Ülkücüler ülke çapında bir “komünist avı” başlattı.
Lacivert
Cuma günü, Adem ve Hasan’la birlikte İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri Necmi ve Engin’le buluşacaktık. Okul zaten kapalıydı. Planımız, Aksaray Laleli’deki Platin Bilardo Salonu’nda bilardo oynayıp ardından Çiçek Pasajı’nda bira içmekti.
Aralarındakş en küçük bendim; henüz 16 yaşındaydım. Bana bira vermezlerdi ama uzun boyum ve iri yapım sayesinde genelde kimlik kontrolünden hep sıyrılırdım. Onlara kimlik sorulurken bana hiçbir şey sorulmazdı.
Bilardo masaları doluydu. Herkes 3 bant oynuyordu ve tek boş masa Amerikan bilardosuydu. Biz beş kişiydik, bu yüzden birimiz hep dışarıda kalırdı. Adem ve Hasan bir takım, Necmi ve Engin bir takım oldular ve oynamaya başladılar. Öğlen vakti yaklaşmıştı, karnımız acıkmıştı ama onlar oyuna o kadar kaptırmışlardı ki yemek düşünmüyorlardı. “Yolun karşısındaki Pehlivan Büfe’den sandviç alıp geleyim, kahvede sadece kaşarlı tost var” dedim. Hepsi, “Tamam, sen git getir” dercesine kafalarını salladılar.
Tam kapıdan çıkacakken, içeriye ellerinde tahtadan coplar olan on kişilik bir grup girdi. Yüzlerini mendillerle kapatmışlardı. İçlerinden biri bağırdı:
“Herkes dışarı çıkacak! Yasımız var, siz hâlâ eğleniyorsunuz! Dışarı komünistler! Moskova’ya gidin, orada oynayın!”
Salondaki herkes ellerindekileri bıraktı. Derin bir sessizlik çöktü. O an, yalnızca benim sesim duyuldu:
“Babamız, abimiz ölmedi ya! Ne yası bu?”
Sözlerim gruptan iki kişiyi çileden çıkardı. Ellerindeki coplarla üzerime geldiler. Duvara doğru kaçtım, duvardaki iki isteka sopasını sağ ve sol elime aldım. Bu sırada bizim çocuklar da arkama geçtiler. Salondakiler ellerine ne geçirdilerse aldılar ve grubun önüne doğru yürüdüler. Bu durum karşısında Ülkücüler geri adım atarak dışarı, Laleli’nin caddesine çıktılar.
Peşlerine düşmek büyük bir hataydı ama içimde öfke vardı.
Yıkma, yakma ve devirme duygusuyla doluydum. Onları caddeye kadar kovaladım. Ancak kimse arkamdan gelmemişti. Arkadaşlarım, grubu tamamen uzaklaştırdıklarını düşünmüşlerdi.
Cadde ortasına kadar onları kovalarken, birden sağ baldırımda keskin bir yırtılma hissettim. Sustalı bir bıçak, sag bacağıma birkaç kez saplanıp çıkarıldı. Acıyla yere düstüm.
Ne oldugunu anlamaya çalışırken, yaralandığımı gören arkadaslarım hızla dışarı çıktılar. Bu sırada Ülkücüler, Aksaray yönüne doğru kaçmaya başladı.
Bıçağın kot pantolonuma takılması sayesinde yaralar çok derin degildi, ancak yine de kanıyordu. Adem ve Hasan yoldan geçen bir aracı durdurdu ve beni Çapa Hastanesi’nin aciline götürdüler. Doktor, kanamayı durdurup yarayı iki-üç dikişle kapattı.
Tam hastaneden çıkacağımızı düşünüyorduk ki kapıda ellerinde Thompson tüfekler taşıyan iki polis ve onların önünde bir komiser yardımcısı belirdi. Komiser yardımcısı doktora, “İşlem tamam mı?” diye sordu.
Doktor, müdahalesini anlattı. Bunun üzerine komiser yardımcısı, polislere dönerek, “Götürün bunu” diye emir verdi.
Adem ve Hasan araya girmek istediler ancak komiser yardımcısı alaycı bir tavırla, “Bunlar da gelmek istiyor anlaşılan” dedi. Onlara bakarak, “Geri çekilin” dedim. “Levent abiyi arayın. O beni alır. Siz adaya dönün.”
Polisler, yaralı olduğum için kelepçe takmadılar.
Koluma girip sürükleyerek beyaz bir Toros marka araca bindirdiler. Arka koltuğa oturtuldum, iki polis öne geçti, komiser yardımcısı ise yanıma oturdu. Dirseği ile böğrüme sertçe vurdu. Midem bulandı, kusacak gibi oldum. Alaycı bir sekilde, “Kay lan kenara, pis komünist” dedi.
Kıs süre sonra Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü’ne girdik. Hiçbir kayıt yapılmadan bodrum katına indirildim. Koridorlarda yankılanan sesler tüylerimi ürpertti. Bir sorgu odasından genç bir kadının çığlıkları geliyordu. Bir diğerinden ise kahkahalar ve bir erkeğin boğuk ağlama sesleri duyuluyordu.
Beni en arkadaki karanlık bir odaya iteklediler. Oda soguktu ama üşümüyordum. Daha çok korkuyordum. Kendi başıma bir saat kadar bekledim. Hiç kimse yanıma uğramadı. Bu süre boyunca aklıma her türlü işkence şekli geldi. İçimde derin bir korku büyüyordu; buradan sağ çıkamayabileceğim düsüncesi içimi kemiriyordu.
Bir saat sonra, odaya beni buraya getiren komiser yardımcısı girdi. Yüzünde alaycı bir ifadeyle, “İt oğlu it, arkan sağlammış. Kim bilir hangi kodamanın yeğenisin? Niye sokaklarda komünistlik yapıyorsun, yavşak? Git karı kız peşinde koş, diskolarda eğlen. Nedir bu işçi, köylü sınıfı mücadelen?” diye bağırdı. Ardından emredercesine, “Kalk hazırlan, Gayrettepe Emniyet Müdürümüz seni bizzat bekliyor. Düş önüme” dedi.
Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğümde, müdür beni odasına almadı. Sadece yaralamayla ilgili ifademi aldılar. Yaralayanı tanımadığımı söyledim, bu yüzden şikayetçi olacak kimse yoktu.
* * *
Levent Abi’ye ulaşan Hasan ve Adem, olan biteni ona anlatmışlardı. Pol-Der üyesi bir komiser, durumu öğrenince bana kefil olmuş. Aksaray’daki Pol-Bir üyesi polislerin elinden beni kurtarması kolay değildi ancak emniyet müdürü devreye girip bizzat kendi yanına getirilmemi emretmişti.
Yaklaşık bir saat sonra, bana kefil olan komiser yanıma geldi. Babacan bir tavırla yaramı kontrol etti ve alaycı bir tonla, “Aferin, iyi halt ettin! Sana ne lan Gün Sazak’ın öldürülmesinden? Az kalsın sen de onun yanına gidiyordun” dedi. Ardından ekledi: “Bugün adaya dönme. Çocuklar büyükannene haber verecekler. Seni bizim mahalleye götüreyim. İki-üç gün ortalıkta görünme.”
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum. Arkasına bile dönmeden, “Cehennemin dibine” dedi. Belli ki çok kızmıştı. Daha fazla konuşmadım, sessizce arkasından yürüdüm.
Beni, Gazi Mahallesi denen bir yere götürdü.





3 YORUMLAR
Canım benim, Lacivert’in dördüncü bölümüyle bizi 1980’lerin çalkantılı atmosferine taşıdın. Karakterlerin derinliği, olayların gerçekçiliği ve duygusal yoğunluk o kadar etkileyici ki her satırda hem nefesimi tuttum hem de karakterlerinin iç dünyalarına dokundum.
Hikâyenin akıcılığı ve atmosferin gücü, okur için unutulmaz bir deneyim sunuyor. Bu emek dolu çalışman için seni yürekten tebrik ediyor, yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum canımcığım ❤️
Canım benim güzeller güzelim, hasta hasta uğraştın bu bölümle, çok teşekkür ederim canım 🙏
Öncelikle konu fotoğrafına bayıldım. Nereden buluyorsun bu güzel fotoğrafları. Fotoğrafta ki gölge polisler ve başlarındaki şapkaları, tam da anlatmak istediğim şeydi. Polis bile ikiye bölünmüştü o zamanlar.
Öyküyü beğenmen bana çok motivasyon veriyor. Aslında konu uzadıkça okur sıkılır diye düşünüyordum. Ama gençlere anlatmak istediğim böyle yaşanmış bir tarih de var.
Hasta halinle bir de yorum yazmışsın. Seni seviyorum biliyorsun 💕
Ben de seni çooook seviyorum 😁 Ve bu yaptığının çok değerli olduğunu düşünüyorum. O yılları anlatmak lazım yeni nesile ve bunun öyküden daha iyi bir yolu olabilir mi 😉👌🏻